Kalbi, O’na yaşam ısısı veren ateşgâhı soğuyordu an an. İçinden bir ses kısacık bir ânın ardından uyuyacağını ve bir daha uyanamayacağını söylüyordu kendinden emin bir tonla. Uyumak istemiyordu. Bilincinin yerinde olması acısını yoğunlaştırsa da böyle olmak istiyordu. Bilincini yitirmek istemiyordu. Ne yaşıyorsa, aynı yoğunlukta hissetmek istiyordu. Yaşamının son anlarına yerleşen yaşantıları anımsadı. Kum saati ters çevrilmişti ve tanecikler o kısa an’a yetişmek istercesine hızla koşuyorlardı iki zamanı birbirinden ayıran daracık koridora. Ve akıyorlardı.
Mazlum’u düşündü. Adını aldığı yiğit delikanlıyı… Ölmenin bir yaşama biçimi olduğunu anlamaya başlaması böyle bir zamanla kesişmekteydi. Bir dağ olup yükseliyordu O’nun sözleri yüreğinin orta yerinde. Ömrünün son demlerinde miydi? Bu an mıydı o son soluk dedikleri? Hep bahsedilen film şeridi bu muydu?
Susuyordu.
Susuyor ve sessizliği dinliyordu.
Sessizliğin hükmü sürüp gidiyordu asırların ağırlığını omuzlamış zamanlar boyunca. Bunu tanrıların bir utanç susuşu olarak alıyordu. Sorusunun cevapsızlığını önceden bildiğinden cevap niyetine hiçbir karşılık beklemedi. Sadece susuyordu. Susmanın böyle zamanlarda bir güç olduğunu ilk kez bu kadar derinden duyumsuyordu. İlk öğrenmelerinin verdiği alışkanlıkla sorgulayarak düşünüyordu.
Gülümsemek istiyordu, düşünceler girince içine yapamıyordu. Gülüşler geliyordu kulağına. Ama O, gülemiyordu. Kirli bir ağızdan dökülen zehirli artıkları andıran gülüşler içini bulandırıyordu. Kusmak istiyordu. İçine zorla giren bu kirli gülüşler birer fazlalıktı ve o fazlalıkları atmak, onlardan kurtulmak istiyordu. Bu gülüşler, insanın yüzünde güneşler açtıran gerilla gülüşlerine hiç mi hiç benzemiyordu. Onların yanından bile geçemezdi bu gülüşler. Bu gülüşler kapkaraydı. Bu gülüşler hiçbir gülüşe benzemiyordu. Bu gülüşler, gülüşe benzemiyordu. 
Çıplaktı.
Çıplak bedenini inceliyordu. Bacaklarına baktı. 26 yıldır O’nu taşıyan bacaklarında usanç yoktu, bıkkınlık yoktu. Yaptıklarından utanmak yoktu. Yapamadıklarına öfkeliydi biraz. Öfkesinin yaşama sevinci oluşunu, böylesine kirletilmiş bir zamanda dahi anladığı bu öfkeyi sevdi, sevindi. Sonra başını hafif yana kırıp omzuna bir baktı. Dağlarda geçen sekiz buçuk yılın yükünü paylaşan omuzlarına bakarken taşıyamadıkları geldi aklına. Bir tamamlanmamışlık esintisi duyumsadıysa da yaşadıklarının taşıdıklarıyla kazandığı anlamların derinliği yüreğini ferahlattı. Yıllar boyu omzunda taşıdığı çantasının hafif kızarık izleri bu ferahlığı memnuniyetle mühürlüyordu. Bedeni O’na yabancı değildi. Bedeniyle arasındaki bu ilişki, son yıllarda edindiği öğrenmelerden ve yürekten katıldıklarına bedeninin ortaklık etmesindendi.
Bir yaz günüydü. Birkaç kadın gerilla arkadaşı yanlışlıkla onların yıkandığı derenin yanından geçmişlerdi. O zaman yaşadığı utanma duygusunu, yerin dibine girmeyi şiddetle arzulayışını dün gibi hatırlattı ona çıplak bedeni. O anda, uzaya fırlatılmış olmayı bile dilemişti. Uçurumların koyu karanlığında kaybolmayı arzulamış, utanmıştı çıplaklığından. Bedeninin varlığından değildi bu utanma, bunu biliyordu. Belli ölçüler ve sınırlar içerisinde gelişen ilişkilerde, yanlışlıkla da olsa bir sınır ihlaline benzer bir şeydi bu. Bir anı olarak yer edinmişti o gün belleğinde.
Başını yana çevirdiğinde hafiften omzuna değen sakalları altı yedi gündür tıraş olmadığını hatırlattı. Kesmeye zaman bulamadığı saçlarından simsiyah bir tutam kaşlarının üzerine düşmüştü. Yağan yağmur altında ıslanmış olan siyah saç tutamı kıvrılarak uzanmıştı. 99 Şubatında beyazlayan bir kısmı dışında hala simsiyahtı saçları.
Elbiseleri üzerinde değildi ama çırılçıplakken daha çok kendisi olduğunu hissederek soğuğun etkisini biraz kırdı. Dün öğleden sonra banyo yapmadığı için kızdı kendisine. Keşke dinleseydi dereye inen arkadaşlarının ısrarlı çağrılarını. Dinlememişti. Sonbaharlarda özlenen öğlen güneşini kaçırmak istemiyordu. Bu değerli zamanı banyo ile harcamayı hele hiç yapamazdı. Özlediği güneş ışınları altında Güneşin oğlunu okumayı tercih etmişti.
Ve geçirdiği bu saniyelerin O’nu tüm kirlerinden arındırdığını, ve bu arınmanın hiçbir suyla gerçekleşmeyeceğini bilememişti, bilemeyecekti. O sadece bunu yaşayacaktı. Arkadaşları, o anları yaşamayanlar, O’nun yaşadıklarını bilecek, hissedecek ve anlatıp yazacaklardı. 
Sadece susuyordu.
Haykırma istemi doğdu bir iki kez içinde ama bir an düşünüp sustu yine.
Susmak…
Dilin doğumundan önceki ifade biçiminin keskinliğini bir kez daha gördü. O sustukça yüreği konuşuyordu. Yüreğini bastırma gibi bir ihaneti yapamazdı kendine. Konuşmadı. Sadece yüreği konuştu o anlarda, O sustu. 
Soğuktu.
Ölüm kadar kara bir soğuk vardı havada. Bu ölümcül soğuğa direndiğini fark etti. Zaman durmuş muydu? O’nun yaşadıklarının zamanın durmadığını gösterdiğini biliyordu. Hangi aydaydı? On iki ayın hangisiydi böyle bir günü bağrına alan? On iki ay vardı. On iki havari, on iki imam. Gündüz on iki saatti, gece on iki saat. İkisi birleşip seher vaktinde ve akşamın alacakaranlığında, bir gün oluşturuyorlardı. On iki rakamının bir sırrı var mıydı yoksa bir tesadüf müydü? Çocukluğunda katıldığı cem törenlerini hatırladı. On iki imama atfedilen deyişleri, sazın ritmine ayak uydurarak başlayan ve sazı aşıp giden coşkulu semahları düşündü. Semahta, ellerin havalanışı hiçbir zaman O’na tanrıya yakarışı anımsatmamıştı. Eller yavaş yavaş havalanırken, kanatlanan bir kuşu anımsardı her defasında. Bir iki kanat çırpışı, sonra uçmaya başlardı kuşlar. Semah dönenleri seyrederken de öyle oluyordu.
Bir keresinde semaha durmuştu. Küçüktü ama uçmayı öyle çok istiyordu ki, biraz daha çabalasa uçacaktı. Semaha başlarken ritme göre olmak bir uyum yaratıyordu ama ilerleyen anlarda kendi kanatlanışının ritmini yakalamak, yürekte derinleşen bir uyumu hissettiriyor, bir huzur veriyordu. Kanatlanıyor gibiydi semah dönenler. Kanatlanmayı bilememişti ama güzel olmalıydı. Kendi çıplak kollarına baktı. Uçmak istedi. Uçsuz bucaksız göğün yüzünde dolaşmayı özlüyordu. İnsan sadece tanıdığı arkadaşlarını, sevdiklerini ya da yaşayıp uzağına düştüğü yaşamları mı özlerdi… Düşler, insanın özlemleri değil miydi? Ve düşler, ulaşılmayanları konuk etmez miydi? Uçmayı özlüyordu işte, bu bir kanıttı özlemlerin düşüne.
Gökler sınırsızdı. Göklere sınır konulamamıştı henüz. Oksijenin dahi birilerinin tasarrufuna girdiği zamanlar henüz başlamamıştı. O uğursuz yaşamlar yoktu henüz. Göklerde bir başına kalmak isterdi.
Uçmak… Bir başına, uçsuz bucaksız, ıssız göklerde...
Şimdi bir başınaydı işte. O çok istediği yalnızlığın yanlış zamanda geldiğini düşünüyordu şimdi. Oysa birçok şeyi birden dilediğinde hepsinin birlikte gerçekleştiği hiç olmamıştı. Hep biri var biri yoktu. Şekerle çay gibi. Bunu biliyordu ama şimdi bu gerçeğin böyle ağulu bir zamanda karşısına çıkması, O’nun bildiklerinin ötesine geçiyordu. İlk kez bir başına kalmıştı. Toprağa, insana, evrene, kendisine yabancılaşmış ceset suratlı yaratıkların ortasındaydı.
Zamandan azadeliğini duyumsadı. Bu çağın insanları mı böyleydi, yoksa insanlar tanrılar öldüğünden beri hep mi böyleydi? Cevapsızdı. Bir başınaydı. Bir başınalığı ıssızdı. Yalnızlığın ıssızlaştıran derinliği O’na çaresizliği anımsattı. Üşüdü biraz. İlahi yalnızlık yaşayanları anımsayınca ısınmaya başladı. Mezopotamya’nın Sesi radyosunun fon müziği geldi kulaklarına. Arkadaşlarının O’na armağan ettiği şarkıyı duyabiliyordu.
“Tirejên rojê çiya dide,
ava çem û kanî, ji zinar diherike…”
Tek bir şey vardı o güne kadar korktuğu: Yatağında sessiz sakin ölmek... Ya bir hastalıktan ya da öylesine bir sebepsizlikten… Eceliyle ölmek düşüncesi kalbinde korkulu bir sızıya yol açıyordu.
Şimdi o korkusunu çoktan aşmış olmanın huzuru vardı yüreğinde.
Mazlum’un bedeni soğumaya başladığında, etrafa kirli artıklar saçarcasına gülen düşman askerlerinin gülüşleri de donmaya başlamıştı. O’nun bedeni yavaş yavaş donarken askerlerin yüreği yağmur sonrası çıkan ayazda unutulmuş bir mendil kirliliğinde lekeleriyle donakalmıştı. Soğuk giderek artıyordu. Saniyelerin bile uzun sayılacağı zaman aralığında hücre hücre bedeni soğuyordu ve her seferinde kalbinden yola çıkan kan biraz daha yorularak, biraz daha az mesafe alarak, biraz daha tembellik ederek geri dönüyordu.
Sonra büsbütün kesti yolculuğu.
Kalbinden başlayan yolculuğun sonuna gelmişti. Isınmıştı kimi hücreleri şimdi.
Derininde bir sıcaklık hissetti.
Sıcak bir kurşun, saatte … km/sn hızla yol almıştı beynine doğru.
Şakağından sızan ılık kanı görememişti.