Kavramlar, tabii ki insanlaşmayla birlikte zihnimizde oluşan ve hayatı onlarla bağlantılandırıp algıladığımız metafizik yaratımlardır. Yüzleşmek kavramı da bu ortak gerçekten dolayı birçok anlamı çağrıştırmaktadır. Nedir yüzleşmek? Kişisel olarak kaçtığımız ya da kaçma eğilimimizin ağır bastığı ve de bizimle oldukça ilintili bir gerçekle karşılaşmak, kaçma olasılığının kalmaması anlamı anlaşılır. Birçok kavram yaşadığımız zaman ve mekânın kesişmesi olan şimdimizle, bugünümüzle birleşerek yeni anlamlar kazanmakta, çağrışımları giderek değişmektedir. Yüzleşmek kavramı da böyledir. Kişisel olarak yüzleşmenin anlamından ziyade bu gün bu kavramdan anladığımız, tarih karşısında durabilecek cesareti gösterebilmek, eksikliklerimizi görmek için gözlerimizi, duymayan kulaklarımızı açmak, yanılgılarımızın tam karşısına geçip „Evet, bunlar bizim yanılgılarımız, bu eksiklikleri bizler yaşadık, bu yetersizlikleri aşmak için onların karşısına geçmeye karar verdik“ demektir.
Yüzleşmeye hazır olmak, geçmişe bakabilmek için önce yüzünün tutması demektir. Yüzleşmek için yüz gereklidir yani. Yüzü olmayanın yüzleşmesi zordur. Yüzleşmenin kendisi de zordur ama en zor olan, yoğun yüzsüzlükler ardından yüzleşmek zorunda olmaktır. Önce kendine bir yüz yaratmak gerekmektedir. Bunun da ilk şartı güncel olarak yaratılan yüzsüzleşme-yüzsüzleştirme harekâtına bir son verilmesidir. Hükümetten beklenen somut adımların siyasal anlamı kadar ahlaki, sosyal ve insansal anlamları vardır. Bu kadar söylemlerinin uzağında, tersinde olan, yalan ve hileyi ustalıkla yapmayı iyi siyaset sayan ve topluma bu anlamda çürümeyi dayatan başka bir hükümet yok gibidir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın salt son yıllarda geliştirdiği somut önerilerle ve Kürt özgürlük mücadelesinin talepleriyle dünyanın birçok ülkesinde fazlasıyla radikal dönüşümler gerçekleştirilebilir, toplumsal devrimler yapılabilir ve barış-demokrasi ortamı sağlanabilirdi.
Ne yazık ki, bu tarihi imkânlar değerlendirilemediği gibi bir sarraf inceliğiyle gelişen çözüm çabaları da engellenmeye, inkâr ve yok edilmeye çalışıldı. Fikir ve zikrin, zikir ve amelin en fazla birbirine düşman olduğu dönem de bu dönemdi. Bu tezatlıklar, AKP hükümetinin kendine bir yüz yaratmasının temel engellerindendi. Aslında bugün, yüzde ellilik seçim başarısında, böyle bir ahlaksal başarısızlığı da görmek mümkündür. Öyle ki, bir televizyon  programında gördüğüm manzara tam da AKP’nin yüzsüzleştiren tarzını anlatıyordu. Bir izleyici mesaj göndermişti, solcu olduğunu söylüyordu ama gariptir ki AKP’liydi. Bu tarz, liberalizmin farklılıkları kendinde eriterek kendini yüzsüz bir sistem olarak inşa etmesinin sonucu olarak somutlaşmaktadır.
Egemen erkek tarzı hâkim kılınmıştır ki, başbakan başta olmak üzere AKP’li vekiller meclisi futbol sahası sanmakta ve siyasetle futbol oynamayı çoğu zaman karıştırmaktalar. Verilen mücadeleyi top koşturmak diye adlandırmakta, kazanmaktan söz ederken gol atmak fiilini kullanmaktalar. Hatta meclisteki kendi sıralarına bir futbolcu koyarak bunu resmileştirdiler ve ilginçtir bu kişi de ilk açıklamasında „artık ben bu takımda oynayacağım” diyerek TBMM salonunu futbol sahası olarak gördüğünü ilan etti. Bu eksendeki birçok deyim de bu vekillerin literatüründe sıkça yer almaktadır. Faşizmle futbolun erkek kardeşliği de burada bir kez daha kendini AKP şahsında görünür kılmaktadır.
Faşizmin en büyük eylemi zindanları ve mezarlıkları çoğaltmaktır. Bu gerçekten yola çıkarak AKP hükümetinin en faşist hükümet olduğunu söyleyebiliriz. Böyle devam ederse dışarısı ile içerisi birbirinin yerine ikame edilecektir. Zindan ve mezarlıkları çoğaltmak, insanları tutuklamak ya da yok etmeye yönelmek, o insanlardan korkunun göstergesidir.
Ölümü göze alanların zindanlardan korkmayacağı bilinmelidir. Korku, yüzleşmenin de en büyük engelidir. Yüzleşmek için önce korkuların aşılması gerekir. Kürdistan gerçeğinden, özgürleşen kadınlardan, kendi kimliğine ve geleceğine sahip çıkan çocuklardan, irade olmaya başlayan ve özgür yaşamaya cesaret eden Kürt gençlerinden korkan, korktukça kaçan ve kaçtıkça kendi yüzünü de kaybeden bir hükümet gerçeğiyle karşı karşıyayız. Türkiye devletinin her hükümeti bilmelidir ki, Kürdistan gerçeği, Anadolu ve Mezopotamya halklarının bir gerçeğidir. Hiçbir hükümetin gücü bu gerçeği aşmaya yetmeyecektir. Ve eninde sonunda tarih karşısındaki hüküm süzlüğüyle yüzleşme gerçekleşecektir.
Öncelikle AKP hükümetinin şu sorulara cevap vermesi gerekmektedir: Sokağa taşıdığınız işkencenin bir sonucu olan Vecide ananın başındaki dikişlerle yüzleşebilir misiniz?
Kendi katliamlarınıza, hırsızlıklarınıza ve daha birçok ahlak dışı eylemlerinizin serbestliğine rağmen, taş attığı için rehin tutulan çocuklarımızın gözleriyle yüzleşebilir misiniz?
Hükümetiniz süresince sokakta, savcı ve polisinizin gözleri önünde katledilen kadınların yaralı cesetleriyle yüzleşebilir misiniz? Yaktığınız onca Alevi insanının aileleriyle yüzleşebilir misiniz?
Kirli gülücüklerle kollarını kırıp o anlarını kameraya kaydettirdiğiniz çocukların aileleriyle yüzleşebilir misiniz?
Çocuklarının dağdan getirilen cenazelerinin parçalanmışlığıyla yüreği parçalanan analarımızın yürekleriyle yüzleşebilir misiniz?
Bu soruları yanıtlamak ve yüzleşmek için, AKP önce kendine bir yüz yaratmalıdır. Çünkü yüzleşmek fiili, en az iki yüzün karşı karşıya gelmesini anlatır. Bir illüzyonist edasıyla kendisinde kurumsallaştırdığı yüzsüzlüklerle, değil Kürt halkıyla, kendi tarihleriyle dahi yüzleşmeleri mümkün değil. Bu durumda kendi tarihleri dahi AKP’nin bu konudaki çevikliğiniz karşısında onları tanıyamamaktadır.
Bu tanımsızlık, bu yabancılaşmanın sonu çürümektir, sonu gün gün ölmektir. Bu kendi ölümlerine son vermek için acilen kendilerine bir yüz yaratmalılar. Ki önce kendileriyle, sonra da bizlerle yüzleşebilsinler.
AKP hükümetinin yüzleşme ve hakikat komisyonlarını kurmaya hazır olmaması, halkların buna hazır olmadığını göstermez. Toplum, her zaman en demokratik, özgür ve komünal seçeneğe hazırdır. Yeter ki doğru anlatılsın ve doğru yaşansın. Hükümetin kendini buna hazırlaması için görüşmeleri engellemenin bu tarihi zamanları gerçek olmaktan çıkarmayacağını bilmesi gerekir. Görüşmeleri engelleyerek zaman kazanmaya çalışmak yanılgıdır. Bu yolla ancak zaman kaybedilir. Kendisiyle yüzleşebilmek, bizlerle de yüzleşebilme cesaretini yaratacaktır. Bunu yapamamak ise devrimci halk savaşının kaçınılmazlığıdır. Korkuların kaçınılmazlıkları biz insanları yönetmemelidir. Eğer korkular AKP hükümetini yönetirse, akıbetinin Sayın Öcalan’ın belirttiği şekilde, Saddam diktatörlüğü gibi olması da kaçınılmazlık noktasıdır.