Sanat ve dinin çıkışı ve gelişimi, kriz anlarının eseridir. Ağır toplumsal bunalımlardan çıkışta sanat ve din, toplumun büyük moral kaynağıdır. Bir toplumsal işin iyi ve güzel nasıl yapılacağını ortaya koyarak toplumsal sürekliliğe büyük katkı sağlarlar. Toplum için politikada, yani toplumsal işlerin yapılamaz olduğu bir ortamdan kurtuluşta da önemli rol oynarlar. Zaten tarihte toplumu ağır bunalımlardan tutup çıkaran, genellikle biçimi din ve sanat olan manevi kültürel hareketlerin çıkışları olmuştur. Bu hareketler bir felsefeye ve ideolojiye dayanan manevi anlamlar bütünüdür. Kültürel hareketler her zaman olduğu gibi bu kriz dönemlerinde de sanatsal ve dinsel bir tarzda, anlamsızlığa karşı her şeyleriyle anlamı savunmuşlardır. Bu kültürel hareketlerin yaşam biçimleri, örgütselliği, bu manevi alanların kutsallığından beslenmiştir. 

Maneviyat olarak din ve sanat, toplumu bir arada tutan ahlaki özelliğe sahiptir. Metafiziktirler. Kutsallık içerirler. Manevi kültürel hareketlerin ve çıkışların inançsal ve estetik yanlarıdır. Bu yüzden toplumsal rönesanslar veya büyük manevi boşluklar üzerine yükselen dinsel çıkışların bin yıllar boyu süren etkileri çok büyüktür. Yarattıkları ile derin ve kalıcı özelliktedirler.


İkisinin de özü devrimci

Özel yeteneklerin, bilgelerin, ozanların açığa çıktığı bu devrimsel zamanlarda din ve sanat, ortaya koydukları eserlerle düzensizlikler içerisinden yeni düzenlere geçişi sağlamada öncülük yaparak toplumsal tüm alanları etkileyişleriyle köklü zihniyet değişikliklerine neden olmuşlardır. Köklü zihniyet değişikliklerine uğrayan toplumsal sistemler, çoğu zaman bu tarz öncülükle yeniden inşa edilmişdir. Kriz anında ahlakın erimesiyle dağılmakla yüz yüze kalan toplum, dağılmaktan, tamamen parçalanmaktan bu yeniden inşa yöntemi ile kurtulmuştur. Böyle inşa edilmiş gerçekliklerin eski sistemi ne kadar aştığı elbette her zaman tartışılır; fakat köken itibariyle iki yaratım alanı olarak sanat ve din, birbirinden çok uzak olmayan, özünde manevi kültürün iki temel dayanaklarıdır. Din ve sanat, devletleşmemiş halleriyle, bu krizli anlara yanıt olma gereksinimiyle ilgili olarak gelişmiştir. Sonradan devlet tarafından ele geçirilişleri onların yozlaştırılmasından başka bir şey ifade etmez. Özleri itibariyle din de sanat da öncü ve devrimcidir. Özgünlüklerinin kaynağı da devrimci oluşlarıdır.

Sanat ve sanatçının arayışı bu anlamda dinde de olduğu gibi hakikatler dünyasına bir girişi ifade eder. Bunun için devletlerin din ve sanatla yapmak istedikleri şey, halkın din ve sanatta bulduğundan farklıdır. Darbeler ve devrimler kadar birbirinden farklıdır. Artık iki farklı anlam yükü, dinin ve sanatın sırtındadır. Birincisi, manada derinleşen, bir sorumluluk yükümlülüğüne dönüşen din ve sanat arayışçılığı; diğeri ise anlamsızlığa giden, sorumsuzluğu geliştiren ve insanlığa yüke dönüşen bir arayıştır. Hatta halkı devlet dışı tüm kesimler olarak tanımlayınca bu fark, taban tabana zıtlığı ifade eder. Birbirini yok ederler diyemeyiz ama biri çoğaldıkça diğeri azalır, birinin hacmi büyüdükçe diğerininki küçülür. 

Devlet ister feodal ister kapitalist olsun, dine ve sanata yaklaşımında, onları egemen sınıflara yamama, iktidara ait kılma çabasındadır. Sadece devletler değil, halkların özgürlük mücadeleleri içerisine sızmış devlet anlayışları da din ve sanatla tarih boyunca hep aynı şekilde sınıflaşmaya, kastlaşmaya zemin olarak bu sınıflaşmayı beslemiştir. Sınıflaştıran, egemene hizmet eden din ve sanatla, özü gereği topluma ait olan ve toplumsal krizlerin aşılmasına katkı sunan devrimci din ve sanata anlam verme, ikililik diyebileceğimiz bir durum oluşturur; bu tarihsel bir şey olduğu için bugün de bu alanda yaşanan bir toplumsal uyumsuzluk ve manevi-ideolojik savaş durumudur.


Anlam kavgası olmadan olmaz

Ciddi bir demokratik değerler savunucusu, kavgacısı olmak ve bu kavgayı yürütmek, dine ve sanata gereken anlamı verme kavgası verilmeden başarılamayacaktır. Ellerle ve yüreklerle yürütülen kavgaların güçlü ve kalıcı olması için anlam kavgası kaçınılmazdır. Ne için savaştığını bilmek gerekir. Dinlerdeki nefs savaşının mübarekliği, nefs-i müdafaanın meşruluğu, ruhu koruma ve anlam vermedeki doğruluğundandır. Demagoglar tarafından yaratılan anlam karmaşaları da bu anlam kavgalarıyla aşılır. Gerçek uyum/ahenk ve barış ortamları da ancak böyle doğar. Bunun için din ve sanatın toplumsal krizlere yanıt olmadaki rolü, birbirleri aralarındaki manevi bağ, birbirini tamamlayan, bütünlük içerisindeki duruşlarındandır. İyinin güzelliği, güzelliğin iyiliği bu ilişkiden beslenir. İyi ve güzel bu ilişki sayesinde tek ve yalın kalmaz, çoğalır. Güzellik ve iyilik uyumlu ve barış içinde yaşar. Toplumsal uyum ve barış, büyük anlam sanatları ve dinleri arasındaki barış ve uyumla sağlanır. Çünkü her güzellik ve iyilik toplum için vardır. 

Egemenler, soyunu devam ettirmek isteyen bir virüs misali, nereye gideceklerini, nereye yerleşeceklerini çok iyi bildiklerinden, yaşamsal olarak bunu çok iyi sezdiklerinden, her zaman toplumsal yarıklar arasına sızarak yerleşip toplumun parçalanmasından nemalanırlar. Toplumsal bütünlüğü parçalayarak uyumsuzluğu geliştirmek isterler. Girdikleri her yeri kendilerine benzetmek isteyerek çeşitliliği öldürür; aynılaştırarak uyumsuzluğu çoğaltırlar. Çirkinliği ve kötülüğü yayarlar. “Toplumsal kanserleşme” de diyebileceğimiz bu ortamlarda egemenler, toplumsal barışın temel kaynaklarından din ve sanatı da çok kötü kullanırlar. Çünkü fiziki kapatma ve yok etmeden daha kötüsü, tüm toplumun manevi kültürünün işgali, tecavüzü ve bu biçimde teslim alınmasıdır. Çirkinliğe ve kötülüğe mahkum olmak kadar korkunç bir mahkumiyet durumu olamaz. En kabul edilmezi de bu mahkumiyetin meşruiyet araçlarının en çok da sanat ve din olmasıdır. Egemenlerin bunlara dayanmasıdır. Dinin ve sanatın egemenlerce yo(ba)zlaştırılmasının sıradan, normalmiş gibi gösterilmesi istemidir. Toplumdan ve tarihten kopuşun doğallaştırılmasıdır. Oysa bir tek anımız dahi bir çoğulluğu, her belleksel faaliyetimiz toplumsallığı ifade eder.


Hedefte ‘insan’ var!

Yaşatılmak istenen bu mahkumiyet, “İnsanlıktan çık!” demekten başka bir anlam taşımaz. İnkar ve imhanın da, tecrit ve asimilasyonunda asıl hedefi bu yaklaşım altında başkalaştırmak ya da yok etmektir. İnsan(lığ)ın ortadan kaldırılmak istenmesidir. Bu, din ve sanatla yapılmak istendiğinde de din inkarcılığı ve sanat afyonlaması demektir. İnsanın kendi virüsü, kendi kurdu olması, toplumsal hücrenin, insanın ölümü ya da esareti olmaktadır. Egemenlerin din ve sanatın içini boşaltmasıyla yaptıkları da bu ölüm ya da esaret anında “Oh ne güzel, oh ne iyi” dedirtmektir. Bu durum köleliğin içselleştirilmesi, gönüllü kabulüdür. Maneviyatın ölümünü özüne ters olarak dualarla ve halaylarla karşılamadır.

Çağımızda da yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz üzere hiçbir sömürgeci güç yöntemi ve sistemi kapitalizm kadar dağıtıcı ve bozucu, kriz içinde, çözümsüz bırakıcı olmamıştır. Kapitalizmde çözümsüzlük ve tutuculuk yaşam tarzı halindedir. Son egemen sömürgeci kapitalist çağda din ve sanat, misyonunun tamamen zıddına dönüştürülmüştür. Krizlerin devamlılığını sağlama da kullanılmaktadır. Sanat ve din, kendisi kriz olan kapitalizmin işine geldiği gibi değerlendirilmektedir. Fiyat konularak değersizleştirilmektedir. Para ediyorsa “piyasa” olmaktadır. İnsan duygularının yüceltilmesi, güzelleştirilmesi ve barışçıl kılmayla rolünü oynayan, oynaması gereken din ve sanata kapitalizm, toplumun boğdurulmasında, zihinlerin işgalinde, egemenlerin kişisel ihtiraslarının tatmininde ihanet rolü vermek istemektedir. Toplum ve insanlığın eriyip gitmesine dur diyen din ve sanatın istismarı, bu temelde yapılmaktadır. İnsan kazanmak, toplumu kazanmak unutturulmuş; sadece para kazanmak hatırdadır. 

Güzellik, yücelik, barış, sevgi, arkadaşlık, ahlak parayla alınıp satılabilir mi? Dinin ve sanatın ücreti olabilir mi? Tabii ki insanlık değerleri satış konusu olamaz. Bunların istismarı dinin ve sanatın kendisiymiş gibi hiçbir biçimde yansıtılamaz.


‘Maneviyat ticareti’ ahlaksızlığı

İster muhafazakar demokratlık, ister sosyal demokratlık kisvesi altında olsun, vaat edilen iktidar koltuğuna oturmak, ödülleri kapmak, değerleri gasp etmek için adeta hipodromlardaki atlar misali koşmak, insanlığı bunun peşinde koşturmak, bu temelde rekabet etmek ve yarışmak, insanlığa bir şey kazandırmaz. Burjuvalığın ya da küçük burjuvalığın üzerindeki etkisiyle hareket edenler, istedikleri kadar ezilenlerin, fakir ve fukaraların, mazlumların adına hareket ettiklerini iddia etsinler, bu halk düşmanlığını içeren satıcı etiketi üzerlerinde olduğu sürece kapitalizmi tanımlama, aşma ve toplumu savunma temelinde mücadele etme gücünü sergileme yeteneğinde olamazlar. Yapacakları tek şey, toplumu, vatanı, insanı satmak ve yine satmak olacaktır. 

İnsanın kendisi demek olan din ve sanatın satılması ise daha acıdır. “Maneviyat ticaretini” içerdiği için büyük bir ahlaksızlığı da içerir. Arkadaşlık, sevgi, dostluk, yurtseverlik, iman, bağlılık satılır mı? Toplum böyle bir şeyi kabul eder mi? Bunu yapanlar insan içine çıkabilir mi? 

“Maalesef burası Türkiye” diyorlar ya... Maddi ve manevi kültür değerlerinin satılması, toplumun tüm alanlarında endüstrileşme, ulus devlet çılgınlığı, sadece tükeniş değil aynı zamanda bu maddi ve manevi değerlerin demokratik topluma, “Gel beni kurtar” çağrısı ve çığlığıdır. Bugün Türkiye’de din ve sanat tüccarlığını yapan bu anlayış, sadece medyası ve propaganda araçlarıyla değil, “ılımlı İslam” gibi adlarla, model ortaklık kavramlarıyla Ortadoğu ile uyumsuz ve savaş halinde olan uluslararası egemenlik kültürünü kendi egemenliğiyle pekiştirerek “uyumlu ve barış içinde” kılmaya çalışmaktadır. Karşılığında ise aldıkları “Anadolu kaplanlarının” kükreyişi anlamına gelen, orta sınıf palazlanmasını sağlayan siyasal İslami sermayenin yükselişidir. Kürt sorunun çözümsüzlüğü bu çevreler için daha fazla iktidar, daha fazla para demektir. Çünkü kapitalizm, Türkiye’de de krizli halde kazanmaktadır. 

Bütün bunları yapabilmek için gerekli olan esas güç, ideolojik bir güçtür. Toplum üzerinde kurulan bu ideolojik hegemonyayla, homojen dil ve kültür anlayışıyla, vatan-millet nidalarıyla, devlet sınırlarıyla büyük bir gözaltı süreci başlatılmıştır. Tutuklananlar sadece cezaevine doldurulanlarla sınırlı değildir. Sadece davranışların değil, düşüncelerin dahi kontrol altında olma durumu söz konusudur. Olağanüstü bir hal mevzu bahistir. Fiziksel ve metafiziksel sınırların katılığı, insan yüreğine ve beynine, iradesine pranga misali bağlanmış, görünen ya da görünmeyen kölelik zincirlerinin gücünü simgeliyor. Kafada kurulan karakollar ve zindanlar, ülkesel boyutu olan karakol ve zindana dönüşümü anlatıyor. İnsanın nesneleştirilmesi, metalaştırılması, kullanılacak mal pozisyonuna sokulması genelleştirilmiş hapishaneden farksız oluyor. Dinin ve sanatın kutsallığı kisvesine sokulan bu sömürgeci politikalar, sahte din ve sanat insanları eliyle ve diliyle meşrulaştırılmaya çalışılır. Oysa bu egemen ideolojik kılıf altında sağlanmaya çalışılan meşruluk, devlet sınırları gibi yapay, coğrafya gerçeğine ters, insanlığın çeşitliliğine ve hareketliliğine karşı düşmancadır.

Aynı vatanın milleti ya da aynı ümmetin unsurları olmak, vatandaşın tek tip oluşu, toplumsallığa zıttır. Onu bir arada tutan ahlakla uyumsuzluk içerir. Bu uyumsuzluk, bir bütünün parçaları arasındaki uygunsuzluk/ahenksizlik konumu, içi boş teneke misali ve at gözlükleri ile dünyaya bakan yurttaş yaratma girişiminden başka bir şey olamaz. Modernitenin yurttaş dediği, kalbi ve beyni işgal edilmiş devlet kölesinden öte bir şey değildir. Bu vatandaşı yaratmak, çeşitliliği arz eden kültürel zenginliği öldürmek değil de nedir? 

Kültür gibi zengin bir maneviyatı ve maddiyatı içeren bütünlüğün, din ve sanat yoluyla bu biçimde ideolojik olarak çarpıtılarak yok edilmesi ya da tekleştirilmesi, açık ki gerçekleri saklamak içindir. Takiyyedir.

Gerçeklerin açığa çıkması için özgür bir din ve sanat anlayışı her zamankinden daha fazla yakıcılığını hissettirmektedir. Böylesi bir kriz anında din ve sanatın özgür insanlar tarafından korunmasına ve yaşanmasına oldukça ihtiyaç vardır. 

Türkiye’de din ve sanat istismarcılığının bu zamanda gelişimi de rastgele değildir. Uluslararası kapitalist sistemin Ortadoğu ile “uzlaşma” isteminin sonucudur. İktidar İslam’ının siyasal alandaki çıkışı da bu politikalar çerçevesinde olmuştur. Fakat Ortadoğu’nun bunu kabul etmediği gerçeği, her gün defalarca yüzlere çarpıyor. Kan uyuşmazlığı çok açıktır! Ortadoğu iktidara ve iktidarların yalanlarına doymuştur. 

Ortadoğu bugün her şeyiyle yeni insanlık kültürü olan Kürt devriminin kalp atışlarını hissetmektedir. Özgür din ve sanatın yeniden yeşerdiği bir Ortadoğu, sınırsızlığı, zenginliği, çeşitliliği ile bizi bekliyor. O gün mutlaka gelecek. Mutlaka.


EKİN KIZILDAÐ / Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi