Damla damla tükenen zamanın her anında, her insan kendi zihninde takılı kalan kimi soruların cevabını bulmakla meşguldür. Ne, niçin, neden soruları, yaşamın her alanında insanların karşısına çıkmakta. Birçok sorunun cevabı bulunurken, birçoğu da hakikat dışına çıkarılarak, safsatayla anlam yitimine uğratılmaktadır.
Büyük din adamı Dr. Ali Şeriati'nin "dünyada hiçbir insan inançsız değildir" vurgusuna bakıldığında, anlaşılıyor ki, inanç (din) konusu birçok insan zihninde bir soru işareti olarak bulunmaktadır. Bundandır ki, sorularla dolu olan bu dünyada birçok insan, "din nedir, neden doğmuştur" diye sormuştur.
Her şeyden önce, hiç kimsenin inkar edemeyeceği bir realite vardır. Tüm oluşumlar (din, dil, bilim vb.) ilk dönemlerinde insanlık ve toplumsallık için var olmuştur. Hiçbir oluşum beşeriyetten uzak olmadığı gibi, bağrında toplumsal hizmetliliği barındırarak ortaya çıkmıştır. Dinler tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Hatta denilebilir ki, insanlığın düşünsel gelişiminden günümüze kadar dinler var olagelmiştir. Din, insan düşüncesinin ilk basamaklarından başlayıp günümüze kadar süre gelmiştir. Toplumsal yaşamda din, ahlaki-politik ilkeler ölçüsünde var olan kültürel bir yaşam stili, hatta bir yaşam felsefesidir.
Dinlerin ilk çıkış dönemlerine baktığımızda (doğal toplum çağına) animizm, fetişizm, totemcilik ve tanrıçalık kültürleri, daha çok birer somut düşünüştür. Fakat uygarlığa geçiş dönemiyle birlikte, din artık soyut olmakla beraber "kadere" dayalı bir algı biçimi olmuştur. Yani insan alın yazısıyla doğan sorunları yenemeyeceğine inanan görüş ve inanç haline gelmiştir.
Böylece din öğretisi her zaman, bütünüyle kesin, sonrasız gerçekleri vermeye çabalayan bilimden ayrı durmuştur. Çünkü bilim, her zaman deneyci ve salt gerçeğe dayalıdır. Hatta devlet dinleri, tarihsel olarak kendilerini belli "bir öğreti, kurum ve kişisel töreler" etrafında var etmişlerdir. Bu üç öğenin önemi çağdan çağa, ayrı ayrı yerlerde büyük değişiklikler göstermiştir. Öğretileri şüpheyle karşılayanlar dinin yetkilerini sarsmışlar, din adamlarının gelirlerini azaltmışlar, ayrıca töreleri yıkmaya çalışmakla suçlanmışlardır.
Burada bir gerçekliğe daha işaret etmek gerekir ki, uygarlığın gelişimiyle beraber köleci devletin tekeli altına girmiş dini algıda, doğal gereksinimi karşılanacak olan hayatın öznesi erkektir ve onun cinselliğini sınırsız yaşamasının önündeki her türden engel fuhuş için maddi zemin olarak görülür. Dini hukuk yaklaşımında geçen (özellikle İslam gibi tek tanrılı dini inançlarda) "çok eşlilik erkek azlığı nedeniyle kadının fuhuşa yönelmesini engeller" gerekçesi, bir yalanın ve safsatanın ötesinde bir şey değildir.
Devletin din hukuku, erkeğin ihtiyaçlarınca belirlenir, onu temel alır ve bu çerçevede esas olarak erkeğin "fuhuşa" yönelmesini engellemek içindir ki, ona çok karılığı bir hak olarak verir. Bu tipik erkek bakışında, erkeğin birden çok kadın isteği, "tabii ve fıtri ihtiyaç" olurken, kadının birden çok erkek isteği en büyük "ahlaksızlık" olmaktadır.
Köleci devlet yönetimine hizmet eden dini hukukta, tanrının dünyadaki temsilcisi olarak her konuda erkeği muhatap aldığından, kadın da dahil tüm dünya nimetlerinin bu birinci ve üstün yaratığa "faydalanması" için verildiği anlayışına sahip olduğundan, bu çerçevede çok eşlilik de onun ekonomik gücüyle orantılı kullanacağı bir lütuf olmaktadır. Yani metanın kraliçesi olan parayla "toplumsal ahlaksızlığı" yaratmaktadır.
Burada da karşımıza çıkan iki soru vardır: Toplumsallığa hizmet eden din anlayışı mı? Yoksa toplumsal bütünlüğü parçalayıp, toplumu kaosa sürüp, ahlaki-politik ilkelerden uzaklaştıran devlet dini mi?
Bolu T Tipi Cezaevi