13 Eylül 2011 akşamı, Nil uygarlığının kalbi, Mısır kültürünün başkenti Kahire’nin hava meydanı rengarenk, ışıltılı aydınlatılmış, düğün evi gibi süslenmiş; gökten inecek "o  şerefli misafir"i naralanıp alkışlayarak karşılayacak kalabalık da hazır edilmişti.

An gelip beklenen adam uçağın kapısında göründüğünde, yoksul Mısır halkının parasıyla meydana taşınmış kalabalık, işaret üzere dalgalanarak, tek ağızdan "İslamın kurtarıcısı, Allah’ın azizi" diye haykırmış, haykırma ürkütücü bir uğultuya dönüşerek gecenin içinde yayılmış, Kahire'nin üstüne serpilmişti.
"O şerefli adam"a ilgi büyüktü. Kendisi şanına, şerefine yaraşır biçimde şereflendiriliyordu.
Gezisini, naklen yayınla ülkesine ulaştıran televizyon spikerleri, kendilerini helak edercesine bağırıyorlardı:
 "Nihayet sayın seyirciler ve nihayet tarihi an yakalanmış, Allah’ın izniyle Başbakanımız bölge lideri olarak kalplerde yer etmiştir. Kahire halkı Başbakanımızı yakından görmek için sokaklara dökülmüş bulunuyor sayın seyirciler!..”
"Bölge lideri” Başbakan Recep Erdoğan’dı. Spikerlerin, aşağılık kompleksi sıvalı gururları ve mağrur kibirleri, Erdoğan’ın kişiliğinde kalıbından çıkmış uçuyordu adeta. TC emperyal ataklardaydı, çünkü…
 TC ilk defa AKP iktidarı döneminde, dünyanın gözü içine bakarak, en korkuncu da yer yüzünde vefa diye bir duygunun keşfinden habersiz bir hamleyle rejimini ihraç yoluna girmişti. AKP utanmazlığın zirvelerinde uçarak onun bunun içişlerine,  ülke yönetimine ağzı, burnuyla karışmakla da kalmamış; parası, eğitilmiş katilleriyle içerilere dalmış, Kuzey Afrika’da dinci darbelere her türlü katkıyı vermeye başlamıştı.
TC’nin Başbakanı Recep Erdoğan, şimdi kolunda eşi Emine, hemen gerisinde kızı Sümeyye, oğlu Bilal, onların ardında sıralanan bakanlarıyla az gelişmiş bir Sultan gibi, destek verdiği kanlı darbelerin yatağında, gördüğü sıcak ilgiyle yıkanıyordu.
Kuzey Afrika dinci darbelerin bayram mekanıydı. Zincirin en kirli, çirkin ve en kanlı halkası Libya idi. "Allahu ekber" naralarıyla şehirleri, kasabaları topa, tüfeğe tutan dinciler, bu arada kadınları ganimet bilip tecavüz etmiş, cinayetler işlemiş, talan ve hırsızlık yapmışlardı. Sonra, topraklarının petrol gelirini halkına sunan Kaddafi’yi yakalamış, kameralar karşısında işkence ederek, öldürülmüştü.
(Burada bir parantez açıp, vurgulayarak söylemek gerekiyorsa eğer, dindar başka, dinci başkadır. Dincinin dindarlıkla ilgisi ilintisi yok, inancı da kamil değildir. Din onun için kazanç, her türlü yalan, entika, münazara çürütmeciliği ve dolandırıcılıkla iktidara erişip, gücü ele geçirmede kullanılması mübah araçtır.
O nedenle, insanı insan yapan en yüce değer olan vicdandan habersiz, acımasızca vahşidirler. TC’den örneklersek, Kürt kırımında görev aldıklarında "Allahu Ekber” diye bağırıyorlardı.  6-7 Eylül'de talancıydılar. Yakın tarihte Maraş’da, Çorum’da "Allahu ekber" diyerek bebek katlediyor, Sivas'ta diri diri yanan insanları alkışlarla seyrediyor, Bosna için toplanan yardım paralarını aralarında bölüşüyor, Deniz Feneri soygununun üzerini kapatıyorlardı.)
Konumuza dönersek, Recep Erdoğan Kahire’de dincilerin lideri Mursi ile Suriye’yi yıkıntılara karıştırma programını da konuşup ayrılıyordu. Mursi bir süre sonra Cumhurbaşkanı oluyor; ta Londra, Washington’da yankılanan gözlemle TC modelini taklitle, her yere teşkilatının adamlarını yerleştiriyor, çağa yaban, yabancı bir yaşama biçimi dayatmaya başlıyordu.
Fakat, halk kendini yarı Allah yerine koyan bir düzenbaza pabuç bırakıp, teslim olmayacak kadar onurluydu. Darbeciliği boynunun altında kaldı. 
Madalyonun öteki tarafına gelince: AKP ve hempaları "darbe var" diye bağırıyorlar. Doğru da bir darbecinin öteki darbeciye "sen bir darbecisin" demesi de utantır. "Din" adına tecavüzcüleri, katilleri, talancı ve hırsız çeteleriyle kuzey Afrika'yı harabeye çevirerek, yönetimi ele geçirenlere ne demeli…
 "Etme kulum bulursun" cevabı yeterli mi bilemiyorum.