Hacı Bektaş Veli ve Mevlana gibi devrin ünlü tasavvuf önderleriyle yakın ilişkisi olduğu saptanan Şeyh Edebali (1206-1326), Osmanlı devletinin kurucusu, 1. Padişahı, aynı zamanda eniştesi olan Osman Gazi’ye (1299-1326) yazdığı manifesto niteliğinde bir nasihat-nâmesi var. Tabi o yılların şartlarında dile getirilen bu düşüncelerin, sanki günümüzde yazılmış gibi bir öneme sahip olduğu asla gözden kaçırılmamalıdır. Bakınız sadece bir kaç cümlesinde Edebali nasıl seslenmiş;
„En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir! (…) Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar! İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz! (…)“ derken, bugünlerin siyasi atmosferini görmüş gibidir. Yine bir Alevi özdeyişinde ise; „Nefsini bilmek, kendini bilmektir, kendini bilmek ise hak’kı bilmektir!“ der. Açılım analizleriyle kitap sayfalarını dolduracak bu cümlede ise vicdan önplandadır.
Bir devletin yönetiminde hak ve hukuk yoksa, artık orada zalimin zulmü iktidar olmuş demektir. Bunun karşısında ezilenlerin, kendi demokratik direnişlerini örgütlemeleri kaçınılmaz olur. İşte bu noktadan haraketle bir hususu hatırlatmalıyız; Osmanlı devleti, Anadolu’daki, özellikle Alevi Türkmen göçebeleri için zorunlu sürgün-iskan politikaları uygulamıştı. Bu politikalara karşı duran 18.yüzyıl halk ozanlarından Dadaloğlu Nur ve Toros dağlarını işaret edercesine; „Belimizde kılıcımız kirmani/ Taşı deler mızrağımızın temreni/ Hakkımızda devlet etmiş fermanı/ Ferman padişahın dağlar bizimdir!“ demişti.
Tekçi zihniyetle kendisini donatan iktidarların mantığında, güç paylaşımı yoktur. Somut insana rağmen; soyut-merkeziyetçi devleti kutsayan yönetenlerin çeperinde duran İslami hassasiyetleri sözde ağır basan reaya, bu yöneticilerine hep kutsiyetle yaklaşırlar. Onları sorgulamaz ve uygulamalarına koşulsuz tabbî olurlar! Oysaki Şeyh Edebali; Osman Gazi‘ye „İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!“ demişti. Ama anlaşılan o ki, Osmanlı enkazı üzerine kurulan Cumhuriyet devletinin gizli acentasında; „dindar ve kindar bir gençlik“ projesi hep varmış! Bu „dindar ve kindar gençlik“ ise ne hazindir ki bugün devleti-ülkeyi, Kur’an’i olmayan kinle-kibirle yönetmekte. Kendine benzemeyenleri, yörüngesinde yer almayan başta Kürtleri, Alevileri ve demokratik güç katmanlarını ezip-yoketmeye yemin etmiş gibi haraket etmekte! Zira bunun sinyalleri, yaklaşık 4 yıl öncesinden meğerse açıktan-açığa verilmiş de, fakat üzerinde fazlaca durulmamış!
Şubat 2012 tarihinde „Dindar ve kindar bir gençlik yetiştirilecek“ türünden yaptığı konuşmalarını, yine AKP gençlik kolları kongresinde devam ettiren Erdoğan; dindar ve kindar gençlik savunusunu sürdürmüştü. O günlerde şunları dile getirmişti; „Bu ülkede geçmişte yapılan hatalar milletimize de, ülkemize de çok ağır bedeller ödetti. Bu bedellerin tekrar tekrar ödenmesine, millete yeniden ağır faturalar ödetilmesine biz razı olamayız. İşte onun için biz gençlik diyoruz. En önemlisi de milli manevi değerlerine sahip çıkan, onları yaşatan, geleceğini geçmişinden aldığı güç, gurur ve ilhamla şekillendiren bir gençlik tasavvur ediyoruz. Altını çiziyorum modern, dindar bir gençlikten bahsediyorum. Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum“ demişti.
Cemaat ile kendi yetiştirdiği bu „dindar ve kindar gençliği“ arasında çekilen kılıçlar sonucu, arada ezilmesi gerekenlerin çarşaf çarşaf listeleri her geçen gün biraz daha netleşiyor! Devletin içinde mağlubiyet alan Cemaat taraftarlarının yanı sıra „Kurt sisli havayı sever!“ misali, AKP’ye muhalif olan 11 binden fazla Alevi, Kürt, demokrat öğretmen/memur açığa alındı. Sadece Dersim’de 500‘den fazla kamu çalışanı görevden uzaklaştırıldı. 15 Haziran’dan bugüne kadar; silahlı kuvvetlerinde, yargıda ve devletin farklı organlarında görev yapan (-bilinen resmi rakamlara göre), 100 bine yakın memur tasfiye edildi. Şimdi ise farklı demokratik sendikalara bağlı öğretmenler/memurlar, devletten uzaklaştırılıyorlar. Neden mi? Çünkü „Dindar ve kindar bir gençliğin yetiştirilmesi!“ projesi hızlandırılacak da ondan! Kaldı ki günümüzdeki bütün AKP kadroları, daha düne kadar Gülen cemaatinin birer dindar ve kindar gençliği değil miydi? Bu seyir trendinin; özellikle öğretmenlerin görevden uzaklaştırılmasıyla daha da doruklara çıkarılması hedeflenmektedir. İşte bütün bunlar yapılırken de „Kemalizm“ cilası altında beslenen, büyütülen „İslami Cumhuriyet“ projesi güçlendirilmektedir.