Kant’a göre siyasal iktidarların ilk görevi, halkı “sersemleştirip, aptallaştırmaktır“. Halkın sersemleşmesi süreci diyebileceğimiz bu dönemi yaratırken siyasal iktidar en çok daha önce kendisi tarafından biçimlendirilmiş başta din olmak üzere dogmalardan, kurallardan oluşmuş geleneksel kurumlar uzerinden bunu başarmaya çalışır. Ve yine Kant’a göre, siyasal iktidarların, halkın sersemleştirme sürecinin bitirilmesinin ardından gerçek ikinci görevleri devreye girer: “İnsanın özgürlük olan birinci doğasını insana unutturmak“.
Günümüzde insanın özgürlük olan birinci doğasına yönelik sistemli, kurumsal ve yıkıcı politikaların birinci elden karşılığını kuruluşundan itibaren Türk devletinin somut politikalarında görebiliyoruz. Kendi kirli siyasal iktidarına hizmet etmeyen hiç bir düşünce, kimlik, inanca yaşama hakkını hiç bir alanda vermemektedir.
Daha önceden ulusal ve milliyetçi siyasi saiklere dayandırarak, dini yedeğine alarak yürüttüğü kimliklere ve inançlara yönelik fiziksel ve kültürel soykırım politikalarını bugün dini merkez yaparak ve yanına ulusal ve milliyetçi güçleri yedekleyerek yürütmektedir. Dini kendi şoven ve milliyetçi soykırımında ana gövde olarak modelleyen Türk devleti, kendi kirli siyasal iktidarının devamı için dinin gerçek ve öz ruhunu paramparça etmeyi çok rahat göze alabilmektedir. Dini değerlerin neredeyse tarumar edilmedik hiç bir yanı kalmamıştır.
Kendine bağlı diyanetiyle, din adamlarıyla, adeta topluma yeni bir din, yeni bir inanç modeli inşa edilmektedir. Özünü savaşın ve yıkımın oluşturduğu bu dinin tek bir amacı var: iktidarın kendi soykırımcı kirli siyasal düzeninin devam ettirilebilmesi.
İktidar, soykırımcı politikalarının devamı için sadece İslamın özünü değil, kendi mevcut sınırlarında bulunan, ulaşabildiği, biçimlendirebileceği bütün inanç değerlerinin içini boşaltabilmek için amansız bir çaba içersinde ve kendi soykırımcı politikaları için bütün din ve inanç güçlerini araçsallaştırmanın derdinde.
Efrîn işgali sırasında Türk devletinin baskıyla bütün inanç kesimlerine “yaptırmış“ olduğu açıklamalar hepimizin gözleri önünde gerçekleşti. Kendi dinsel öğretilerinin dışına çıkarak, Türk devletinin emellerine destek veren, savaşı ve katliamı destekleyen bu açıklamaları yapan inanç ve din önderleri, sadece kendi inanç çevreleri için değil insanlığın manevi dünyasını da apaçık yaralamışlardır.
Siyasal iktidarların şiddetini kendi üzerine çekmemek için gerçek öğretilerinden sapan, ona karşı gerçek inancı apaçık savunamayan inanç önderleri Efrîn özelinde yaşanan insanlık soykırımında suçluların safında yer aldılar.
Türk devletinin soykırımcı, kirli savaş politikaları güncel zamanların özelliği değil. Uzun zamana yayılan bu politika doğrultusunda, özellikle Alevi -Kızılbaş geleneğinin önderleri çoğu zaman sus pus olmakta, çoğu zaman bu politikalara gereken çıkışları sergileyememektedir. İnancın bütün değerlerinin ortaya serdiği geleneksel öğretiyi çiğneyerek ölümler ve vahşet politikalarının karşısında gerçek bir inanç önderliği sergilemeyerek, adeta siyasal iktidarın ikinci öğretisi gibi hareket etmektedirler.
Alevi-Kızılbaş öğretisini tepetaklak eden siyasal iktidarın çıkarlarına göre bütün değerleri alaşağı alan bu inanç önderleri, inanç sahiplerini, kana susamış sadistler ve iskencecilerle yan yana durmaya çağırmaktadırlar.
İnsanlığa ait ne kadar berrak ve güzel getiri varsa ona karşı düşmanlık sergileyen soykırımcı güçlere karşı açık ve net tavır alamayan ve bunun karşısında duramayan hiç kimse kendisinin Alevi-Kızılbaş öğretisinin devamı ya da temsilcisi olduğunu iddia edemez.
Alevi -Kızılbaş öğretisi her zaman bütün iktidarlara karşı mesafeli, şüpheci durmuştur. Bu öğreti mensupları, siyasal iktidarların yarattığı soykırım politikalarından en çok etkilenen inanç gruplarının basında gelirken, iktidarın ne olduğunu ödediği bedellerle bilmektedir. Özünde adaleti ve canlı-doğayla uyumun müthiş senfonisi barındıran bu inanç, egemenlerin kurduğu iktidar sınırlarına ne kadar temas ederse aynı oranda kirlenmekte, gerçekliğinden kopmaktadır.
Bu nedenlerden dolayı, iktidarların kendilerine benzetmek istemesinden kaynaklı bir inanç kadüklüğü ortaya çıkmaktadır. Alevi-Kızılbaş inancı, kendi gerçekliğinden kopmakta, iktidarın elinde paçavra edilmiş bir heyula olarak ortaya bırakılmış hale getirilmektedir. Keza, iktidarın çerçevesine göre kendini konumlandırmaya, iktidarın dayattığı duyguları yasamaya mahkum edilmekte ve iktidara yaranma çabası içine sürüklenmektedir. Bu, Alevi-Kızılbaş öğretisinin ötesinde bir durum olup, paganlaşmadır.
Ne yazık ki son zamanlarda Türk siyasal iktidarinin her alanında yaratmış olduğu tahribat özellikle bir virüs halini alarak toplumsal tahribata dönmüştür. İktidarın toplum üzerinde yarattığı tahribatlara karşı panzehir görevi olması gereken güçler yeterli ve etkili bir çaba sergilemediği gibi çoğu zaman bu tahribatın yarattığı akil-ruh halini taşımaktadırlar. Düşmana benzemek diyebileceğimiz ya da iktidarın kirli hali diyeceğimiz bu politikalara karşı Alevi-Kızılbaş öğretisinin içerisinde yer alanlar daha bilinçli olup kendi gerçeklerinden yola çıkarak hareket etmek zorundadırlar.
Kürdistan’da insana, canlılara, doğaya, kültüre yönelik en aşağılık saldırıları gerçekleştirerek varlık alanı açmaya çalışan soykırımcı iktidara karşı, Aleviler ve Kızılbaşlar daha yüksek sesle tepki göstermelidirler. Araç arkasına bağlanarak sürüklenen cenazelere, tahrip edilen mezarlara kadar aklın alamayacağı her türlü yıkımı sergileyen bu vahşete Alevi-Kızılbaş öğretisine sahip olanlar inancın emrettiği gibi dimdik karşı çıkılmalıdır.
Düşman gördüğü Yahudi’nin cenazesine taş atarak Hz Ali’nin yanına gelene kişiye Hz. Ali’nin şu sözü önemlidir: “Benim yönetimim altından bunlar oluyorsa ben bu dertten ölürüm.”
Kürdistan’da cenazeler sokaklarda bırakılmakta, cenazeler mezara konulmamakta (Aysel Tuğluk’un annesinin naaşı) mezarlık tahrip edilmekte ama bugün bu dertten ölebileceğini açıklayan bir inanç önderi neredeyse ortaya çıkamamaktadır. İktidarın dinine çağıranlara karşı unutmamamız gerekir ki Ali Şeriati’nin dediği gibi yaşadığımız “dine karşı din savaşı“.
Bu savaşın bir tarafında toplumsal şirki yaymaya çalışan, sınıfsal güçlerini korumaya çalışan egemenlerin dini varsa karşısında sınıfsal ve sosyal birliği yaymaya çalışan gerçeğin, aklın, bilincin, zulme karşı çıkmanın dini var.