En yüksek perdeden konuşuyorlar. Kürde, akıl verme sırasına girmişlerin yazdıkları, söyledikleri, çizdikleri ne varsa, alın okuyun, paylaşın seferberliği içerisinde atılıyor önümüze. Anlamadığımız, bilmediğimiz çok şey var-mış! Tüm akıllılar cehaletimizi bize göstermek için sıraya girmiş vesselam…
Öyle yapılsaymış iktidar böyle yapamazmış, şöyle yapılsaymış iktidar öyle konuşamazmış… Akla gelince hepsi taktik, strateji uzmanı oluveriyor. İyi de paşa, kırk yıldır sahada kavgasını veren bir halk var, yakmışsın, yıkmışsın, kaybetmiş, katletmiş, parçalara ayırmış, yerinden yurdundan, toprağından etmişsin ve hala onlar direniyor. Di-re-ni-yor-lar.
Kulağa nasıl geliyor bu ses? Cızıltı mı, anlamsız mı, uzak mı? Onların yaşadığının binde birinin muhatabı olmadığımızdan, algılamakta zorlanıyor olabiliriz ama bilin ki mesele algılayamıyor olmamızda değil, algılarsak üzerimize düşecek olan sorumluluğun neye tekabül ettiğini biliyor olmaktan.
Nasıl savaşılacağının, nasıl barışılacağının, nasıl müzakere edileceğinin, nerde nasıl davranılacağının, hangi perspektifle yaklaşılacağının aklını verirken, hiç mi düşünmez insan?
Direnenlere söylev çekmek yerine, bulunduğumuz, faaliyet yürüttüğümüz, yaşadığımız yerlere dönüp baksak, en fazla savaş çığırtkanlığının kendi çevremizden çıktığını da görürüz. İktidarı asıl ayakta tutan şeyin, Batıdaki sessizliğin, kımıltısızlığın kendisi olduğunu anlarız. Kürt canını dişine takmış, yaşlısı genci, kadını çocuğu, erkeği, kadını ile devletin zorbalığına, DAİŞ ve kopyalarının saldırılarına, bölge üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan uluslararası güçlere, işbirlikçisine, uğursuzuna, talancısına, yağmacısına kadar çok geniş bir alanda direniyor, politika belirliyor ve en önemlisi, bölgenin nabzını sürekli kontrol ederek, halklardan yana bir yaşamı örmeye, var etmeye çalışıyor. Hayatında bir dernek bile yönetmemişlerin, tüm bunlar olup biterken, kalkıp Kürtlere üst akıl çaktımcılığı yapması, şuursuzluğun koşturması değil mi?
Her gün bombaların patladığı, tank ve topların, binaların, evlerin duvarlarını çökerttiği, öldürülmenin, infaz edilmenin artık sıradanlaştığı bir şehirde, her şeye rağmen Newroz alanını korkusuzca dolduran bir halkın, bunu nasıl başardığını hiç düşünmeyecek miyiz? Batı’da en ufak direnişi bile yücelten bizler, bu korkusuzluğun adını koymakta, anlamlandırmakta ve nedenini idrak etmekte, neden bu kadar cimriyiz diye kendimize dönüp sormayacak mıyız?
Öte yandan;
Eleştirimiz, Kürt direnişçilerini yalnız bırakmaya çağırıyor, olmazlar üretip, yan yana durmamanın politik bahanelerini üretiyor ve bahaneler zincirine yeni halkalar ekliyorsa, bu objektif olarak devletin şiddetine ve zulmüne göz kırpmak değil midir?
Sokak arasında, katledilmiş bir Kürdün cesedinden parçalar koparan o kedi, hayvani bir güdüyle açlığını gidermektedir ama o gencin özyönetim talebini, bombalarla parçalayıp, sokağın içinde öylece bırakarak, kurda kuşa yem edilmesine "vicdanınızı uzak tutun, aldanmayın, kanmayın" diye diye insansızlığa çağırmanın açlığı var ya açlığı… İşte o başka bir şeydir…
Barış masasına oturulunca "öyle barış olmaz", "rezil uzlaşı", masa ters dönüp savaş başlayınca "iktidarın istediği bu", "şimdi hendeklerin sırası mı?" gibi söylem ve sorularla, her koşul ve şartta Kürt hareketine yüklenirken; Yahu biz güçsüz ve zayıf olduğumuz, kitleleri harekete geçirecek doğru örgütlenmeler yaratamadığımız, kırk parça olmuşluğumuzu bir araya getiremediğimiz ve doğru politikalar belirleyip, memnuniyetsizliği örgütlemeyi başaramadığımız ve başarısızlığa sürekli bahaneler ürettiğimiz için, bütün yük Kürtlerin üzerine kalıyor, demeye neden hiç yanaşmıyoruz?
Sol, muhalif, demokrasi güçlerinin, alternatif ve umut olması, olabilmesi için, hangi şartların olması, olgunlaşması gerekiyor? Daha açık sorarsak, hangi şartlar yok? Olanlarla, olmayanları sayarsak, kendi gerçeğimizi daha açık görürüz ve o zaman anlarız ki eğer bir "suç", bir yanlışlık varsa bunun büyüğü "sende be kardeşim."