Kadınlar her dönem özgür ve eşit bir yaşam için büyük bedeller ödemiştir. Kimi zaman cadı suçlamasıyla meydanlarda yakılmış, kimi zaman beyazlara ayrılan otobüs koltuğunda oturdukları için tutuklanmış, diktatöre karşı mücadele ettiği için tecavüz edilerek katledilmiş, bedeni çıplak teşhir edilmiş, köle pazarlarında satılmış, eşit koşullarda çalışma talebiyle grev yaptıkları için yakılmış ama hiçbir zaman mücadele etmekten vazgeçmemiştir.

Erkek egemen zihniyet ve kurmak istediği sistem, ilk saf dışı bırakılması gereken kesim olarak kadınları gördüğü için en ufak bir kıvılcımda kadınlara yönelik saldırılar ve baskılarla bastırmaya çalışmıştır. Bin yıllardır kadınlara biçtikleri rolün devamlılığının, köle toplumun devamlılığı olduğunun farkında olan egemenler, kadınların özgürlük mücadelelerini bastırmak için bütün yolları denemişlerdir. Tarih boyunca kadını özgür bir birey olarak bile tanımlamayan, eş, bacı, anne şeklinde erkek ve aile içinde tanımlayan, nesneleştiren bir anlayış benimsemişlerdir. Kadınlar dört duvar içine hapsedilmiş, bütün toplumsal alanlardan izole ederek iradesizleştirmeye çalışılmıştır. Bir taraftan minyatür devlet haline getirilen aile içinde her türlü baskı uygulanırken, bir taraftan da devletin baskısıyla sürekli olarak yüzyüze kalmıştır. Taciz, tecavüz, kadın kırımı bir devlet politikası olarak meşrulaştırılmış, mevcut durum “kadının kaderi” “fıtrat” ifadeleriyle geçiştirilmiş, daha da ileri gidilerek kadın suçlu olarak ilan edilerek toplumsal lince tabi tutulmuş, makul kadın rolüne geri döndürülmeye çalışılmıştır.

Kapitalist modernitenin argümanları kullanılarak, özgür kadın illüzyonu ve özgürlük kırıntılarıyla gönüllü köle kadın orduları kurulmaya çalışılmıştır. Ancak tüm bu iradesizleştirme, köleleştirme politikalarına karşı kadınlar büyük bedeller ödeyerek ve ödemeyi göze alarak, birçok kazanım elde etmiştir. Özelikle Rojava’da yürütülen özgülük mücadelesindeki öncü rolü ile Kürt kadını bütün dünyada bir simge haline gelmiştir. Egemen güçlerin her dönem savaş merkezi haline getirmeye çalıştığı Ortadoğu, kadın özgürlük perspektifiyle yeni bir yaşamın kurulduğu coğrafya haline gelmiştir. Köle pazarlarında satılıp köleleştirilmeye çalışan kadınlar büyük bir öncü güç olarak yeni sistemin inşacısı olmuşlardır.

Rojava’da yeni bir yaşam şekillenirken, Kürdistan’da on yıllardır büyük bedellerle elde edilen kazanımlara yönelik  tarihte görülmemiş bir saldırı dalgası geliştirilmiştir. 5 Nisan 2015 tarihinde itibaren Sn. Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmeler kesilmiş, müzakere masası devrilmiş, 20 yıldır süren tecrit mutlak bir hale getirilmiştir. Kurulan AKP/MHP ittifakı ile yeni bir konsept devreye konulmuştur. Bu yeni konseptte milliyetçi, dinci, faşist, kadın düşmanı politikalar arttırılarak devreye konulmuş, kadının sıyırmaya çalıştığı kölelik gömleği sımsıkı bir şekilde giydirilmeye çalışılmıştır. Savaşın istisnasız kaybedeni olarak kabul edilen kadınlar saldırıların ilk hedefi, kadın bedeni savaşın bir alanı haline getirilmeye çalışılmıştır.

Yükselen savaş tamtamlarıyla kadınların sesi, zılgıtı bastırılmaya çalışılmıştır. Bununla beraber kadın milletvekilleri, kadın belediye eşbaşkanları, kadın aktivistler tutuklanmış; kadının çıplak bedeni sergilenerek tehdit unsuru haline getirilmiş, gasp edilen belediyelerde kayyumlar ilk iş olarak kadın kurumlarını kapatmış, çıkarılan KHK'larla kadın derneklerinin kapılarına kilit vurulmuştur. Kadınlar en meşru talepleri için bile çıktıkları sokakta OHAL bahane edilerek yerlerde sürüklenmiş, devletin şiddetine maruz kalmışlardır. İmralı’da sürdürülen mutlak tecrit hali bir politika olarak genelde toplum ama özelde kadınlar üzerinde en ağır biçimde uygulanmıştır. Ancak kadınlar iyi tanıdıkları ve kendilerine dayatılan bu tecriti parçalamak için üç kişi de olsa seslerini, sözlerini, zılgıtlarını yükseltmeye devam etmişlerdir. Tek başına da olsa mücadele etmekten, mücadele ruhunu toplumsallaştırmaktan vazgeçmeyen kadınlardan biri de DTK Eş Başkanı ve Hakkari Milletvekili Leyla Güven’dir.

Leyla Güven Hakkari’den 24 Haziran seçimlerinde binlerce kişinin oyuyla milletvekili seçilmesine rağmen tahliye edilmemiş, 8 Kasım’da ise süresiz dönüşümsüz açlık grevine başlamıştır. Seçilmiş bir milletvekili olarak rehin tutulmasına rağmen kendi durumu ile ilgili hiçbir talebinin olmadığını, tek talebinin Sn. Öcalan üzerinde yürütülen haksız ve hukuksuz  tecritin kaldırılması olduğunu belirtmiştir. Tahliyesi, direnişi kırmanın bir yöntemi olarak gerçekleşen Leyla Güven, talebi karşılanmadığı için açlık grevine devam etmiştir. Bugün açlık grevi direnişinin 119. gününe girmiş bulunmaktadır. Yaktığı direniş ateşi bugün Türkiye’nin dört bir yanındaki onlarca cezaevinde binlerce tutsak ve dünyanın birçok yerindeki direnişçinin katılımıyla büyüyerek yayılmıştır. Tarih boyunca toplumdan, siyasetten, hayatın neredeyse her alanından tecrit edilen kadınların ilk adımı atması şaşırtıcı olmamıştır. Kadın mücadelesinin bir parçası olduktan sonra kadın özgürlüğü için büyük emekler veren ve her zaman mücadeleyi büyütmeyi hedefleyen Leyla Güven yoldaşımızın bu direniş ateşini yakması ise hiç şaşırtıcı olmamıştır.

Ortadoğu ve Kürdistan’da binlerce yıldır, kadının büyük tecrit hareketine karşı yüzlerce örneğiyle şahit olduğumuz büyük direnişlerden biridir Leyla Güven’in direnişi. 5 Nisan 2015 tarihinden bu yana yoğunluğu ve derinliği artırılarak uygulanan mutlak tecrit haliyle beraber gelişen süreç, 8 Mart'a giderken üzerinde daha fazla yoğunlaşma gerekliliğini ortaya koymaktadır. Tecritin bir insanlık suçu olmasının yanında savaş, yıkım ve yok etme politikası olduğu, sonuç olarak da faşist dikta rejimi kurma yönetimi olduğu olduğu açıktır. AKP/MHP ittifakı köleleştiremediği bir toplumda, faşizm inşa etmenin imkansız olduğunun farkındadır. Mücadelemizin mutlaka büyük kazanımla sonuçlanacağının bilincinde olarak ömrünü uzatma derdine düşmüştür. 31 Mart seçimlerini bir beka meselesine çevirmesi bunun en açık örneğidir. Ancak büyük bir hüsranla karşı karşıya olduğu ortadadır. Kadın öncülüğünde başlayan bu büyük direniş sadece tecriti kırmakla kalmayıp AKP/MHP ittifakını da 31 Mart’ta büyük bir yenilgiye uğratacaktır. Kurumsallaştırılmaya çalışılan bu faşizm ortamında biz kadınların görevi kendimizden başlayıp toplumu özgürleştirme iddiasını yükseltmektir.

Bu yılki 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününde Leyla Güven'in, Sebahat Tuncel’in, Selma Irmak’ın, Kibriye Evren’in ve isimlerini sayamadığım direnen bütün kadın tutsakların sesini yükseltmeye, meşru, haklı taleplerini haykırmaya devam edeceğiz. Direnenlere Selam Olsun!

* HDP Batman Milletvekili