Binlerce faşist kolluk gücünün saldırısına, baskına, hakaretine rağmen annelerin barışçıl duruşlarını direnişe dönüştürmeleri, direnişin dışarıya taşınması anlamına geliyor. Annelerimizle, kardeşlerimizle, halkımızla, direniş köprüleri oluşturduk. Onlarla bir direnme kültürü oluşturduk.

BARIŞ BALSEÇER / STRASBOURG

Tecride karşı 146 gündür Strasbourg’da süresiz–dönüşümsüz açlık grevinde olan Kürt siyasetçi Nimet Sevim ile direnişin geldiği aşamayı, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla 8 yıl sonra gerçekleşen görüşmesini, görüşmenin kendileri açısından ne anlama geldiğini, direnişin gün itibariyle kazanımlarını ve tekrarlanan İstanbul seçimini konuştuk. Nimet Sevim, direnişin Kürdistan ve Türkiye gündemi üzerindeki etkilerini gazetemize değerlendirdi.

Geldiğimiz gün itibarıyla cezaevlerinde 30 siyasi tutsak ölüm orucuna başladı. Direnişin yarattığı etkiler nelerdir?

Tarihi günler yaşıyoruz. Direnişimizin başında öngörülerimiz ve sonrasındaki gelişmeler, tarihi anlarla dolu. 14’ıncı gündeyiz. Ölüm oruçları var ve zindanda yeni katılımlarla direniş, farklı bir aşamaya evrilmiş durumda. Ayrıca annelerimizin görkemli karşı koyuşu, direnişi var. Alanlarda direniyorlar. Tüm toplumda duyarlılık var ve direnişe katılmış durumda. Şu anda toplumsallaşan, giderek ulusallaşan ve dostlarını da içerisine katan kıyasıya bir mücadeleye tanıklık ediyoruz. Bu bir tarih yaratıyor. Bunu her açıdan görmek mümkün.

Direnişin başında, direnişin kapsayıcılığı ve sonuçları için konuşmanın, abartı olabileceğini söylemiştik. Direniş gelişerek kendi anlamını oluşturacaktı. Nitekim böyle de oldu. Direniş toplumsal bir karakter alarak, Kürt toplumsallığını ve direngenliğini açığa çıkartarak, tekrardan kendi içeriğini kazandı. Biçimini ve kendi rengini oluşturdu. Uluslararası faşist dayatmalara ve soykırıma karşı, öznede ise tecride karşı bir barikat örmeyi başardı. Gün geçtikçe de bu barikatı pekleştiriyoruz.

Bugünlerde, direniş etrafında yaşadığımız gelişmeleri ileriki tarihlerde sıkça anımsayacak ve içerik kazandırmaya çalışacağız. Öyle günlerdeyiz. Bu açıdan direnmenin güzelliğini ve mutluluğunu yaşadığımızı tekrardan belirtelim. Politik bir özne ve mücadele gücü olarak, mücadelede var olduğumuzu ispatladık ve bugün hiçbir gelişme direniş dışında, direnişin açığa çıkardığı gelişmeler dışında ele alınamıyor.

Nitekim Önder Apo ile yapılan görüşmede de, Önder Apo kendi misyonuna, Önderlik ruhuna uygun özgürlük için tekrardan çağrıda bulundu. Başta da söyledik, Önder Apo özgür bir insandır ve özgürlük mücadelesini direniş tarzında sürdürüyor. İmralı bir direniş kalesidir. Onlar İmralı’yı tecritle hapsederek, Kürtlerin soykırımının tamamlandığı bir yer, dipsiz bir kuyu olarak planlıyor ve bunu da uyguluyorlardı. Ama Önder Apo İmralı’da özgür yaşamı oluşturarak onun direnme gücünü açığa çıkardı. Bizim, yoldaşlarımızın ve bir bütün halkımızın direnişi ile bu varolma, özgür olma tutumu şu anda tüm Kürdistan’a yayıldı. Uluslararası güçleri de bu süreçte harekete geçirdi. O nedenle birçok gelişmeyi içinde taşıyan bir süreç içerisindeyiz.

Açlık grevi direnişi ne tür evrelerden geçti ve şu an nasıl bir aşamada?

Öncelikle bütünlüklü bakmamız gerekiyor. Nereden, nereye geldiğimize bakmamız gerekiyor. Bundan 5 ay önce AKP iktidarı ve faşizmi kendisine çok güvenerek 21.yy'da Ortadoğu haritasını oluşturacağından emindi. Bunu da soykırım üzerinden tamamlamak istiyordu. Sadece Bakure Kürdistan’da değil, Rojava ve Başure Kürdistan’da da özgür Kürt varlığına dönük projelerle yola çıkmış ve saldırılarını yoğunlaştırmıştı. Bu çerçevede uluslararası güçleri de kendisine muhtaç hale getirmişti. Özellikle Rusya-ABD çelişkisini ve İran’ın bölgedeki pozisyonunu kullanarak pazarlıklar konusunu gündemde tutuyordu. Bu pazarlıklarla Kürtleri soykırıma uğratacağına inanıyordu. Öyle ki kelle avcılığına başlamışlardı. Kürtlerin varlığına tahammül bile ciddi bir sorun haline gelmişti. Kayyumlar, saldırılar, Kürt varlığını tanımama ve bunu açıktan ifade etme tutumu belirgindi.

Direnişimiz tecridin giderek derinleştiği ve sonuç almaya çalıştığı bir dönemde, bunlara karşı gelişti. Hesaplayamadıkları, Özgürlük Hareketi’nin bu dinamik gücüydü. Kendilerince “Toplumun örgütsel yapısını dağıttık, kurumsal yapılarını parçaladık ve ele geçirdik, öncülerini, kadro ve çalışanlarını zindana attık, yurtdışına sürgün ettik” diye düşünüyorlardı. Rahatladıklarını düşündüler, geçmişte olduğu gibi “bitirdik” dediler. Efrîn işgali sonrasında Rojava’da ise planlarını Fırat havzası üzerinden geliştirerek, Rusya–Suriye rejimiyle, ABD ile pazarlıklar yaptılar.

Tam da böyle bir süreçte “bitirdik” dedikleri noktada, hesaplayamadıkları direniş başladı. Önderliğin direnişinin toplumsal bilinç ve güç oluşturduğunu göremediler. Önderliğin direnişi, binlere, yüzbinlere ve şimdi milyonlara ulaşan direniş gerçeğini açığa çıkardı. Direniş en başında beri kazanmıştır. Süreci değiştireceğine bizler inanıyorduk. Nitekim, Newroz’da direnişin niteliği, toplumsal refleksi açığa çıktı. Önce geçmişe benzer bir tekrar olabileceği yanılgısı vardı. Herkesin sokağa çıkması bekleniyordu. Ama Kürdistan toplumu, yaşadığı koşullar içerisinde direnmenin rengini oluşturdu. Newroz’un yeniden varolma ruhunu, direnişle birleştirdi. Kürdistan toplumu örgütsüz olduğu halde, seçime girdi. Öyle herkesin sandığı gibi çok büyük örgütlülüğü yoktu. Toplum ve toplumu oluşturan bireylerin, demokratik çevrelerin, faşizme karşı olan çevrelerin hepsi, birey olarak da faşizme karşı cephe aldılar. Seçim böyle gerçekleşti. Direniş bu köprüleri kurdu, ruhunu ve bilincini oluşturdu. İtirazlarını sese dönüştürdü. Buna katılan toplum pratikte sandığa giderek, AKP’nin garanti baktığı kaleleri birer birer düşürdü.

AKP iktidarının ve faşizmi şahsında soykırım, tecrit, inkara dayalı politikalarını yenilgiye uğrattı. Bu seçim bu açıdan stratejik bir seçimdi. Demokratik, sosyalist ve ulusal mücadelede önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Tüm oyun ve hilelere rağmen İstanbul’da, Ankara’da, Amed’de kaybetmesi, iktidarın yenilmesi anlamına geldi. Bu açıdan biz direnenler rahatlıkla AKP–MHP faşist bloğunu yendik diyebiliyoruz. Bu mücadelenin bittiği anlamına gelmiyor. Mücadelenin başarıya inancını açığa çıkarttık. Faşizm artık başaşağı gidiyor. Faşizmin yenilebileceğini kanıtladık. Çok önemlidir bu. Bu önemli bir politik gelişmedir. Bütün politikaları belirleyen en önemli hususlardan bir tanesidir.

İkincisi toplumda, öncülerde, çalışanlarda tecrit duvarlarını yıktık. Toplumun içerisinde oluşan olumsuz ruh halini yerle bir ettik. Anı anına sığdırılan bir mücadele ile -deyim yerindeyse abartılı olmayacaksa- tırnaklarla söke söke bunu başardık. Bu önemli bir güç oluşturdu, Türkiye’de ve Ortadoğu' da. Özellikle Deyrezor zaferinin direnişle bütünleşmesi bu başarının tarihsel boyutlarını açığa çıkardı. Bir kez daha, 12 Eylül faşizmine karşı gelişen direniş gibi, 90’lı yıllarda Ağar – Çiller iktidarı döneminde faili meçhul cinayetlere, soykırıma, köy yakmalarına, sürgünlere toplumun gösterdiği refleks gibi, Önder Apo’nun toplumsal diyalektiği işledi. Önder Apo’nun diyalektiği yani direnerek varolma diyalektiği, Önder Apo’nun ısrarı ve duruşuyla dışarıdan içeriye değil, içeriden dışarıya duvarları yıkarak, direnişi dışarıya taşırmayı başardı.

Anaların direnişinin anlamı budur. Binlerce faşist kolluk gücünün saldırısına, baskına, hakaretine rağmen annelerin barışçıl duruşlarını direnişe dönüştürmeleri, direnişin dışarıya taşınması anlamına geliyor. Annelerimizle, kardeşlerimizle, halkımızla, direniş köprüleri oluşturduk. Onlarla bir direnme kültürü oluşturduk. Özgürlük Hareketi Ortadoğu’da politik gelişmelerin önemli bir momenti haline geldi. Bundan dolayıdır ki, Önder Apo ile avukatlarının görüşmesine, olanak tanıma mecburiyetinde kaldılar.

Elbette bu, tecridin kırıldığı, soykırım politikalarının tümden durduğu anlamına gelmiyor. Böyle bir yanılgı içerisine asla girmemeliyiz. Konjonktürel vaatler ve sözler, birçok defa bizi yanıltmış, bizi iyi niyetimizin mağduru haline dönüştürdü. Fakat bu direnme tutumu, politik bir öngörü oluşturarak, bizlerin toplum olarak artık kandırılamayacağımızı da açığa çıkardı. Bu görüşmede bizler bunu gördük. Özellikle Önderlik ile avukatlarının görüşme açıklamasının, İstanbul’da seçimlerin iptali ile aynı güne denk getirilmesi, AKP–MHP faşizminin samimiyetsizliğini ortaya koymuştur. Ayrıca şunu da gördük, bu görüşmeye mecbur kaldılar. Artık şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Faşist iktidar ve cephesi Türkiye’ de -bırakalım Ortadoğu planlarında- iradi olarak kırıldı. Önder Apo’nun avukatlarının Hill Otel’de üç maddelik çağrı metnini okuması, iktidarın kırıldığı ve yıkıldığı anlamına geliyor. Ama bu tecridin bittiği, barışçıl bir ortamın oluşacağı anlamına asla gelmiyor.

2011 yılından sonra ilk defa avukatların İmralı’ya gitti ve Öcalan'la görüştü. Öcalan'ın avukatları aracılığıyla gönderdiği mesajı nasıl nasıl okumak gerekiyor?

Öncelikle biz mücadele etme imkanlarını, mücadele edebilmenin inancını oluşturduk. Bu direnişin önemli bir anlamı da budur. Direniş, tıkanan politik süreci kırarak, her açıdan mücadele edebilme olanaklarını oluşturdu. Esas mücadele ve bu anlamda Önder Apo‘nun çizgisinde direniş, bütünlüklü ve bütün sahalarda özgürlük için direnme, yeni başlıyor.

Mücadele ederek faşizmi yenebileceğimizi, demokratik ve barışçıl bir sistem inşa edebileceğimizi, Ortadoğu’yu halkların birlikte özgürce yaşayabileceği, bir mekan haline getirebileceğimizi gösterdik. Uluslararası güçleri de bir denge sistemine koyduk. Ama bu daha da fazla mücadele etmeyi, daha fazla safları sıklaştırmayı, daha fazla politik öngörüde bulunmayı ve uyanık olmayı, insiyatifi elde tutma ve kararlı olmayı zorunlu kılıyor. Bu bir direnme tutumu açığa çıkarttı. Yani kararlı, insiyatifi elde tutarak, güçlü öngörülerle yaratıcı direniş biçimlerini ortaya koyarak Önder Apo’nun yaptığı gibi, özgürlük alanlarını genişletmeliyiz.

Önder Apo’nun bütünlüklü tutumu, direniş açısından üreticidir. Politik anlamları derinliklidir. Önder Apo yanında bulunan dört arkadaşla birlikte bir deklerasyon açıkladı. Bir yaklaşım belirliyorsa onu da yanındaki dört arkadaşla yapıyor. Topluma da önemli bir mesaj veriyor bu tutumu ile. Topluma “birlikte karar verin, birlikte direnin” diyor. Aynı zamanda kendi yaklaşımını da ortaya koyuyor.

Bazı çevreler ise bunu yanlış değerlendiriyor. Deniliyor ki “Önder Apo, kimse fiziki ve ruhsal olarak çok ciddi rahatsızlıklara ulaşmasın. Kimse ölmesin” dedi ve bunu hemen direniş bitsin anlamına yoruyorlar. Tecrit tamamen kırılmadan, kırılma noktasına gelmeden bitirme biçiminde yorumlar yapıyorlar. Bu yanlış bir değerlendirmedir. Önder Apo’nun dile getirdiğinin özü şudur: ”Çok önemli tarihi bir aşamaya geldik. Direnme tutumu doğrudur. Ancak direnme tutumu, genelleşmelidir. Fakat bu ortak bir akılla, ulusal bir akılla özgürlük alanına dönüşmelidir. Sizler bunun kararını, insiyatifini, cesaret ve yaratıcılığını gösterebilirsiniz”.

Önder Apo’nun bize gösterdiği tutum, direnişimizi, bütün olarak destekleyen bir tutumdur. Bizler de bu temelde açıklama yaptık. Bu temelde dedik ki, “Direnişimiz tecrit sistemini kıracak noktada olmalıdır.” Kırabildiğimiz kadar kırdık. Önemli oranda gelişmeler açığa çıktı. Biz devletin bu pragmatist politikalarına, oyunlarına da gelmeyeceğiz. Halkımız bu konuda artık kandırılmayacaktır. Özgürlük Hareketi bu noktada artık bu iktidara yıllardır sunduğu fırsatları, olanakları bir daha sunmayacaktır. Önder Apo da bu konuda elbette temkinlidir. O nedenle Önder Apo çağrısında, İmralı’da avukatların gidiş gelişini çok önemli olarak ortaya koymuyor. Diyor ki, “Rojava’da demokratik ve kalıcı bir çözüm olmalıdır.” Bakure Kürdistan’da da 2013 Newroz’unda deklere ettiği hususların arkasında olduğunu belirtiyor. Hepimiz biliyoruz ki o deklerasyon Türkiye’ye demokratik bir ortam sunan, en önemli fırsatlardan birisiydi. Bunu bozan AKP’nin faşizan saldırganlıkları, hile ve komplolarıydı. Şimdi Önder Apo’nun bu çağrısı AKP’ye yeniden bir ortam sunuyor. Uluslararası kamuoyu da bunu deklere ediyor. Şu anda uluslararası kamuoyunun temel gündemi, Önder Apo’nun çağrısıdır. Bütün bu koşullarda Önder Apo yine Türkiye’ye, barışçıl bir ortam ve çözüm için bir olanak sunuyor.

Faşist iktidar ve onun temsilcileri buna akıl erdirip, öngörülü davranıp, konjonktürel çıkarları bir yana bırakıp, uzun vadeli, kalıcı, halkların birlikteliğine dayalı çözüme yanaşacaklar mı, bunu da mücadele gösterecektir.

Gelinen aşamayı değerlendirirseniz, direniş ne tür sonuçlar yarattı? Nasıl bir sürece giriliyor?

Faşizmden, demokrasi beklemiyoruz. Faşist devletten, kaskatı kesilmiş ulus–devletten, halklar için özgürlük beklemiyoruz. Bunun ancak mücadele ile sağlanacağına inanıyoruz. Özgürlük Hareketi yönetimi ve Önder Apo bunu her seferinde dile getirdi. Bu aşamada da Önder Apo’nun ifade ettiği hususlar, mücadeleyi yükseltme çağrısıdır. Şunu da net olarak gördük ki, bu direniş kazanım olarak, bütün Kürdistan’ı, Ortadoğu’yu içine alan çözüm zemini yaratmıştır. Bu çözüm zemini politik olarak yeni süreçlere evrilecektir. AKP ve onun faşist kliği bunu istese de istemese de sonuç buna evrilecektir. Bu nedenle sadece “faşizm yıkıldı” demiyoruz. Bizler topluma dönüyoruz. Önemli oranda kazandık ama kazanımlarımızı somut zafere, özgürlük alanına dönüştürmek için, herkesin ayakta olması, direnmesi gerektiğini söylüyoruz.

Önder Apo’nun son açıklaması ve Özgürlük Hareketi’nin genel yönetiminin yaptığı açıklamalarla birlikte rahatlıkla, demokratik, sosyalist mücadelemizin önemli bir başarı zemini yakaladığına, finali yaşadığımıza inanıyorum. Bu açıdan böyle bir sürecin öznesi olmaktan, içerisinde yer almaktan, bunu yaşamaktan mutluluk duyuyoruz. Onun maneviyatını yaşıyoruz ve kendimizi daha çok sürece ve mücadeleye katılmış, sonuç alan konumda yaşamımızı, anlamlandırıyoruz. Bunun ötesindeki bir yaşam, anlamsız bir yaşamdır. Aslında mücadelesiz bir yaşam, boşa harcanmış bir yaşamdı. Yanlış kararlar aldığımız ya da eksik kararlar aldığımız, doğru kararlar alıp uygulamadığımız, zamana yaydığımız, ertelediğimiz anlardı. Bu da tecridi derinleştirdi. Şimdi bu ruh halinden çıktık. Artık kararlar alabilen, aldığı kararları yaratıcı bir şekilde planlayıp uygulayabilen, bunda ısrar eden bir konuma geldik. Şimdi Önder Apo’nun bizden beklediği budur. Bu direnme tutumunu, bir yönetim aklına, yaratıcı bir akla, kararlı ve uygulayabilen bir akla dönüştürmemizdir.

Bu tutumumuz ABD’nin, Rusya’nın İran ile birlikte Ortadoğu planlarını, Türkiye ile çıkarcı politikalarını deşifre edecek ve biz Kürtleri ve Özgürlük Hareketini dikkate alır noktaya getirecektir. Bunu başarırsak, bütün bir tarihe sığacak bir dönemeç sağlamış olacağız. Biz tarihsel bir dönemecin içindeyiz. Artık hiçbir şey, eskisi gibi olmayacak. Özgürlük, Kürdistan’ın dört parçası açısından olanaklı hale geldi. Dengeler yeni yeni yerine oturdu. Biz de bir güç olarak bunun içinde yer almayı başardık.

Erken bir söylem olabilir ama bizi yok etmek isteyenler, böyle bir süreç tartışılırken kendi bencil çıkarları temelinde kullanmak isteyenler, “ondan sonra istediğimi yaparım” diyen güçler ve onların konseptlerine karşı şunu ispat ettik: 21.yy’da siz halklara rağmen – özellikle Kürt Halkına rağmen- Ortadoğu’yu şekillendiremezsiniz. Özgürlük politikası bu sürecin öznesi olarak varolacak, hakkını alacaktır. Bu gerçekten yüzyıllık soykırım rejiminin yenilgisidir. Bu bir propaganda, ajitasyon değildir.

Önderliğin açıklaması sonrasında, direnişimiz bir ivme kazandı. Annelerimizin direnişinin, çektikleri eziyetlerin boşa gitmediği, bir sonuca ulaştığı anlaşılıyor.

Ancak biz her açıdan Önder Apo’nun ve zindandaki yoldaşlarımızın içinde bulundukları koşulların iyileştirilerek garanti altına alınmasını, uluslararası insani standartlara uygun hale getirilmesi gerektiğini söylüyoruz. Bu tutumumuzda, bedeli ne olursa olsun ısrar ediyoruz. Biz bundan vazgeçmeyeceğiz. Faşizm bu politikasında ısrar ederse, sadece almış olduğu darbelerle kalınmayacak, daha büyük darbelerle toplum karşısında darmadağın olacaktır. O nedenle çok hassas, çok kırılgan bir zaman dilimi içerisine girmiş bulunuyoruz.

AKP, direniş karşısında zorlandı. Önderlikle görüşmeyi fırsata çevirmeye çalıştı. Ortadoğu ve özellikle Rojava politikasında zorlandı. Bunu aşmak için de tekrardan İstanbul merkezli, seçime dönüştürmek istiyor. İstanbul seçimi ve AKP diyalektiği için çok şey söylenebilir. Ama bunun çokça bir anlamı yoktur. Yani ”İstanbul’da seçimi kazanan, Türkiye’ de seçimi kazanır, kaybedenin ise Türkiye’de de kaybeder” önermesini herkes biliyor. Mesele sadece AKP ve kirli savaş politikalarının rantının, İstanbul merkezli sağlanmasının ötesindedir.  AKP eğer -mecbur kaldığı için- yeni dönem siyasetine girmek istiyorsa, bunu İstanbul’da kazanarak, sağlaması gerektiğini biliyor. Seçim iptali ve tekrarını görüşme sonrasına denk getirmesinin temel mantığı buydu. Ona seçimi kaybettiren, CHP’nin direnişi değildir. Ona seçimi kaybettiren bizim direnişimizdir. AKP’ye İstanbul başta olmak üzere birçok yerde kaybettiren, Kürdistan toplumu ve Özgürlük Hareketinin, politikalarıdır. Ayrıca Önder Apo’nun direnişi karşısında kaybetti. Seçimi tekrar etmekle bunu kabul etmiş oldular. CHP’nin içerisinde bazı bireylerin ısrarla, suçlayıcı bir dil kullanması ve bir anlaşma varmış gibi göstermesinin arkasında yatan gerçeklik de budur. Özgürlük Hareketi ve direnenlerin AKP ile yaptığı bir anlaşma veya bir uzlaşma söz konusu bile değildir.

Seçim nasıl olur, o ayrı bir konudur. Faşizmi tanıyan, faşist iktidarın Kürt halkına dönük politikalarını bilen ve bunu hisseden toplumumuzun, kendi kararını vereceği aşikardır. AKP’ye şu da gösterilmiştir: Oyun ve hile ile yapamayacaksın. Daha ağır kaybedeceksin. Yeniden kazanır mı, o ayrı bir tartışma konusu. Ama daha ağır kaybedeceği ortadadır. Bunu görüyoruz.