Kuzey Kürdistan’ın bir kentinde İdris Naim’in Gülenci buldoklarına taş atan Kürt çocuğuna, batıdan bölgeye gelmiş bir gözlemci sorar: "Polise neden taş atıyorsunuz, ne yaptı o size?"
"Ne olur ne olmaz, bir kurşunla Uğur gibi öldürülebilirim ve eylem yarım kalabilir" korkusuyla, önce elindeki taşı fırlatarak görevini tamamlayan çocuk, işin muhabbet kısmına bu "eylemden" sonra yanıt verir: "Taş atıyorum, çünkü, bizim teröristlerin cenazesini vermiyorlar bize?"
Aklıma hep polise taş atan Kürt çocukla ilgili bu "anekdot" gelir. Sıradan bir söylem değildir bu, yaşamın içinden, yaşama dair olanın, yaşamın içindeki bir dille en güzel felsefi tanımıdır sanki. "Kavramların içini yaşam doldurur" yani "kavramlar yaşamı değil yaşam kavramları yaratır" sözünün en filozofik açıklamasıdır bu anekdot. Felsefeyi var eden "madde mi, ruh mu?" sorusuna 2000’li yılların başında, Kuzey Kürdistanlı bir Kürt çocuğunun elindeki fırlatılmaya hazır taşıyla verilen bir yanıttır bu. Başka bir tanımla, Lao Tsu’ya, Çarvaka’ya, Anaksagoras’tan Demokritos’a yoldaşlığın, Herakleitos’la biçimlenen "hareket ve değişim esastır" akışıyla yeniden var edilmesidir, bu düşüncenin temeli. Kavramları gerçeğin yerine ikame etmeye çalışan Hegelci politik düşüncelerin (örneğin bizdeki sömürgeci statükocu her türden anlayışın) yaşama karşı sürdürdüğü mücadeleye, bir Kürt çocuğunun elinden fırlatılmış bir taşa altın harflerle kazılmış Marksçı felsefenin manifestosudur bu: "İnsan yaşadığı gibi düşünür. Kavramların içini de yaşam doldurur."
Değişmezlikte inat ederek yaşamın önüne çürümeyi yani ölümü koyan statükoculuğa karşı, büyüsünü yaşama gücünden alan, değişimi, gelişimi yaşamının merkezine koyan, yani kendini "yaşamak direnmektir" yaşam ilkesiyle var etmiş bir Kürt gerçeğiyle yüz yüzeyiz artık. Devlet, "terörist" sözünü nasıl kullanırsa kullansın; halklar, devletin "terörist" dediği kişilerin halkların dostu, özgürlüğün savunucusu olduğunu bilmekte ve resmi kavramların içeriğini alt üst etmektedir.
Artık hepimiz terörist’iz.
Şemdin ise, kendi tanımıyla "eski terörist!"
Yani Kürt çocuğunun taşıyla gelen onuru reddetmiş bir devlet adamı.
***
Şemdin, kendinde var olduğunu sandığı "kurnazlık" yeteneğini, aslında günümüz Kürt’ünü, "adına Türkiye Cumhuriyeti denilen ucube sistemin kadrolarından çok daha iyi tanıdığı" inancına dayandırmaktadır. Kürt toplumunu henüz yeterince bilmeyen devlet erkanına, "gazeteci" taifesine, "aydın" güruhuna, siyaset sınıfına "son kullanım tarihi en az on beş yıl öncesinde bitmiş olmasına rağmen" kendisini bu kadar pahalıya satmaya çalışmasının nedeni "devletin PKK’yi kendisi kadar bilmediği" inancıdır. Yanılgısı da buradadır. Devlet Kürt halkını da, PKK’yi de, itirafçıları da Şemdin’den daha iyi tanımaktadır. Kürt halkını ve PKK’yi teslim alamayacağını bildiği için Şemdin’i Kürt halkına karşı "kullanamamış", onu sadece kendi iktidar çatışmasının bir aracı olarak kullanmayı tercih etmiştir. Dün 28 Şubat için andıç listesi hazırlayarak özgürlüğün karşısında direnen kişiyi bugün 28 Şubat’ı yargılarken aleyhte tanık olarak kullanabilmektedir.
Şemdin yalancı tanıklığıyla Türk devletinin iktidar çatışmasında bir öneme sahip olabilir. Ama Kürt halkının özgürlük direnişinde devrimci direniş duygularının lanetli içinde çoktan boğulmuş birisidir.
***
İnanılabilecek gibi değil ama Şemdin, "onursuzluğun dibi" diye formüle ettiğimiz itirafçılığa ilişkin bütün söylemlerimizi alt üst etti. Artık itirafçılığın bile onursuzlukta "en" dip olmadığını; ondan daha derin seviyesizliğin ise maddenin karşıtı anti-madde gibi onurun karşıtı anti-onur olarak adlandırabiliriz.
Ve bir insanın bu duruma düşürülmesinin "derin" müsebbibinin bu kapitalist-sömürgeci Türk devleti, olduğunu hiç unutmadan, Şemdin’in seviyesizliğini "insan" için acıma duygusuyla gözlemlerken, geleceğe ilişkin umutlarımda bir daralma, geleceğe ilişkin bir korku yaşamıyorum. Çünkü öte yandan aynı toplumda her gün kendini katlayarak yükselen özgürlükçü insanlık dünyasının varlığı dayanma, direnme gücümü ve onurlu insanın zaferine inancımı tazeliyor. Bu duyguyu dünyaya yeniden hediye eden Kürt halkının mücadelesinin insanlık için önemi, artık bölgesel ya da ulusal sınırlarla tanımlanamayacak bir küresel boyut kazanmıştır.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin iradesiyle sürdürülen otuz küsur yıllık onurun direnişi, 68’den sonra insanlığın kendi gücüne ve geleceğine yönelik duyduğu umutsuzluğu parçalayan, insanlığını yaşadığı sonuncu sonbaharın içinden baharı gösteren yeşermenin müjdecisi değil midir?
Direniş, terörist, felsefe, Şemdin falan