Türkiye ve bölge çok önemli bir dönüm noktasına gelip dayanmış bulunuyor. Hem bölgenin hem de Türkiye’nin 100 yıllık statükosu temelinden sarsılıyor. Kaçınılmaz çöküş ve yeniden kuruluşun dipten gelen dalgasını herkes hissediyor. Bu nedenle hem çöküşün korkusu, endişesi, paniği, hem de yeniden kuruluşun hayali, heyecanı, coşkusu iç içe yaşanıyor. Eskiye alışmış olanların hepsi de yeniye geçişin tedirginliğini yaşıyor. Büyük hayallere, umutlara rağmen belirsizlikler de şu ya da bu biçimde bir korkuyu besliyor. Ne mevcut durumu sürdürmek, ne de geriye dönmek mümkündür. İleriye gitmek kaçınılmazdır. Ama ilerisi de meçhuldür.

Yaşadığımız basit bir değişim değildir. Eski egemenler, egemenliklerini değişik biçimlerde de olsa sürdürmek, hatta egemenlik sınırlarını arttırmak, hiç olmazsa fazla bir kayba uğramamak derdindedir. Ezilenler ise özgürlüklerini kazanmak istiyor.

Türkiye’nin hem iç yapısı hem de bölgesel konumu değişmek zorunda. Bugüne kadar askeri-polisiye önlemlerle kanla bastırarak sürdürdüğü TEK’çi yapı iflas etmiş bulunuyor. Değişen bölge ve dünya şartları da eskiyi sürdürme olanağı bırakmıyor. Aslında Türkiye bu sıkışmışlıktan eşitlik-demokrasi ve özgürlük temelinde bir reformlar hamlesiyle kurtulabilirdi. Böylece bölgeye de önderlik edebilirdi. 2013 Newroz’unda başlayan demokratik-siyasi çözüm süreci bu olanağı da yaratmıştı. En son 28 Şubat 2015 Dolmabahçe mutabakatıyla kamuoyuna yansıyan bilgilere bakarsak, bu yolda büyük mesafe alınmıştı. 7 Haziran seçimlerinde halkın tercihi de bütün farklılıkların eşit-özgür ve barış içinde yaşayabileceği bir ortak vatan, ortak ülkeydi. Ne var ki Erdoğan’ın açıktan müdahalesi ve yönlendirmesiyle bu süreç boşa çıkarıldı. 1 Kasım seçimleriyle halkın tercihi yok sayıldı. Yeniden TEK, TEK’çi güvenlik politikalarına dönüldü.

Gözünü Kürt korkusu ve düşmanlığı bürümüş olan Erdoğan ve geleneksel devlet bu amaçla birleşti. Kürtlerle eşitlik-özgürlük temelinde anlaşıp bütün halklara önderlik etmek yerine, DAİŞ, El Kaide, El Nusra gibi örgütlerde ifadesini bulan Sünni İslamcılıkla, Türk İslam sentezi formülüyle Kürtlere karşı birlik ve savaş tercih edildi. Bu tercihin açık uygulaması Rojava ve Kobanê halkına karşı yürütülen saldırılarda görüldü. Ardından Amed, Suruç ve Ankara katliamları geldi. Bunlar da yetmeyince hem halka hem de temsilcilerine yönelik hukuk dışı saldırılar başladı. Bugün onlarca seçilmiş yönetici zindanlardadır. HDP’yen en çok oy veren Cizre, Lice, Varto, Şırnak, Amed-Sur, Silvan, Nusaybin başta olmak üzere birçok şehir yeniden işgal edilmiştir. Sokağa çıkma yasaklarıyla, bombalarla, gazlarla, göçertmelerle halk canından bezdirilmek ve diz çöktürülmek isteniyor. Halka yapılan vahşi zulüm medyaya da yansımış bulunuyor. Aç-susuz bırakılan halk her gün çoluk-çocuk katlediliyor. Halkın buna karşı destansı direnişi sürmektedir.

AKP diktası, Türkiye’de pek uygulanmasa da, çok vurgulanan Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sloganını açıkça tam tersine çevirmiş “Yurtta savaş, dünyada savaş” haline getirmiştir. AKP’nin Suriye’de ve Rojava’da somutlanan çatışma politikası bölgesel ve global bir savaşı kışkırtma potansiyeline sahiptir. Rus uçağının düşürülmesi olayı bu tehlikeyi açık olarak göstermiştir.

Bu şartlarda ezilenler de, birleşip örgütlülüklerini ve direnişlerini her alanda geliştirmek zorundadır. AKP diktasının zulmüne karşı basın açıklamaları ve protestoların yetersiz kaldığı zor bir döneme girmiş bulunuyoruz. Kürdistan’da özyönetimlerle bir direniş cephesi oluşuyor. Bütün ezilenler de kurtuluşları için yeni direniş odakları ya da cepheleri oluşturmak zorundadır. AKP diktasında somutlanan tekçi statükoculuğun ağır saldırılarını püskürtmek ve bozguna uğratmak için başka yol yoktur.

Bu durumda AKP diktasının tekçi-ırkçı-dinci-mezhepçi saldırganlıklarına karşı tüm ezilenlerin birleşmesi ve mücadeleyi yükseltmesi aciliyet kazanmıştır. Kendisini özyönetimlerle örgütleyip özsavunmasını yapan Kürdistan halkına paralel olarak, bütün ezilenler de kendilerini savunabilecek örgütlülükleri yaratmak zorundadır. AKP diktasını durdurabilmenin ilk adımı budur.

Ancak bundan sonra savaşa son verilebilir ve birikmiş bütün sorunların demokratik-barışçı-siyasi çözümü için yeni bir süreç başlayabilir.