Bir eğlenme biçimi değildir halaya durmak, direnişin bir ritüelidir buralarda. Serêkaniyê’ye gitmek için yola çıkan konvoy da bu geleneğin sürdürücüleri. ‘Olur mu hiç halaysız, ezgisiz direniş meydanına gitmek’ dercesine bir ibadet gibi önce ezgiler eşliğinde halaya durdular.

   

Toplanma yerindeyiz, Til Cuma köyü. Til Temir’e bağlı bir Süryani köyü burası. DAİŞ ile savaşın izleri hâlâ duruyor, insanların bir kısmı DAİŞ ile savaş sürecinde köyü terk etmiş. Geride kalanlar ise yaşlılar... Çatışmalardan dolayı kurşunların değmediği tek ev yok neredeyse. Köy viraneye dönmüş, gözü değende derin bir burukluk hissi yaratıyor. Geride kalan evler, eşyalar ve sokaklar şimdi kimsesiz. Derin bir sessizlik var etrafta. Koyu bir yas köyün üstünü örtmüş gibi. Terk edilmişlik duygusu tüm ağırlığıyla çökmüş bu köyün yalnızlığına. Bir yanı öfke, bir yanı sızı…  İşte şimdi tüm bu tabloya neden olanlar bir kez daha saldırıyorlar gaddarca.

Serêkaniyê ile mesafesi arabayla yaklaşık 37 dakika. 9 Ekim’de başlayan saldırılar hala devam ediyor.

Köyün okulu toplanma yerimiz. İki yüzü aşkın insan var; anneler, babalar ve genç kadınlar. Derîk, Qamişlo, Hesekê’den birleşip Serêkaniyê’ye, DAİŞ artıklarına karşı direnen çocuklarına, kardeşlerine, yakınlarına, savaşçılarına destek olmak için yola çıkmaya hazırlanıyorlar. En sevdikleri renkleri kuşanmışlar; YPG-YPJ bayrakları, sarı kırmızı yeşil flamalar, QSD bayrakları...

Söz, sadece direniş

Çok öfkeliler… Mikrofonu kime uzatsak, “hepimizi öldürseler bile teslim olmayacağız, direneceğiz. Savaşçılarımızla omuz omuza olmayı sürdüreceğiz. Onları yalnız bırakmayacağız. 11 bin şehidin kanıyla özgürleştirilen bu topraklara kolay kolay adım atmalarına izin vermeyeceğiz” diyorlardı. Bir anne alıyor mikrofonu ve “tüm dünya sırtını da dönse, biz yeteriz kendimize” diyor.

Herkes aslında tüm olan bitenin farkında. Çünkü politik bilinçleri oldukça yüksek, eğitimli insanlar. Kimlerin kimlerle kol kola girerek, geleceklerini baltalamak istediklerini biliyorlar. Tuzak kuranları ve oyunun parçası olanları çok iyi tanıyorlar. Ve bu oyunu bozacak olan çocuklarının, savaşçılarının direnişleri umut ve güven veren tek gerçek onlar için.

Barış ve huzur topraklarını terk edeli çok zaman olmuş. Bunu da biliyorlar ve en çok bunları diliyorlar. Çok fazla savaş görmüş, acının her türlüsüne tanıklık etmişlerdi ve yaşamışlardı. Başka bir acı ve savaş istemiyorlardı ülkelerinde. Ve yeni bir savaş kapıya dayanmıştı. Türk işgal saldırısının 5’inci günüydü. Süryaniler, Kürtler ve Ermeniler, Arapların büyük bir kısmı her şeylerini arkalarında bırakarak topraklarını terk etmek zorunda kalmışlardı. Kendi topraklarında şimdi mülteciler...

   

Kürt’ün ritüeli...

Bilirsiniz, Kürtler bu dünyada yasını ileriye erteleyen halkların başında gelir. Acıya ve yasa teslim olmayı kabul etmiyorlar şimdilik. Kürdistanî ezgilerle halay çekmek, bu acı ve yası dayanılır kılmanın tek yolu belki de. Bu nedenle dikkat ettiyseniz iyi zamanlarda da zor demlerde de halaya dururlar. Duygularını böyle tarif ederler. Bir eğlenme biçimi değildir halaya durmak, direnişin bir ritüelidir buralarda. Serêkaniyê’ye gitmek için yola çıkan konvoy da bu geleneğin sürdürücüleri. ‘Olur mu hiç halaysız, ezgisiz direniş meydanına gitmek’ dercesine bir ibadet gibi önce ezgiler eşliğinde halaya durdular. Kürtlerin, Arapların, Ermenilerin kol kola girdiği bir halay...

Risklerle dolu bir yolculuğa çıkıyorduk. Çatışmaların tüm şiddetiyle devam ettiği ve YPG-YPJ-QSD savaşçılarının büyük bir kararlılıkla direndiği ve saldırıları geri püskürttüğü haberleri geliyordu. İşgal saldırılarının üçüncü gününde Türk devleti ve ona bağlı çeteler kente girdiklerini duyurmuşlardı. Oysa bu büyük bir yalandı ve kentin büyük bir bölümü halen savaşçıların elindeydi.

Zalimin zulmü arşa vardı Ve hareket zamanı...

Arabalar yüzer metre aralıklarla konvoy oluşturdu. Serêkaniyê’ye doğru yola koyulduk. Yolda karşılaşabileceğimiz tatsız olayların tedirginliği yer yer belirse de, “ne olursa olsun Serêkaniyê’ye gidilmeli” kararlılığı daha ağır basıyordu. Hiçbir korku ve kaygı, orada yaşananlara tanıklık etmenin duygusundan daha üstün gelmiyordu. Ve devam ettik... Yol boyunca karşılaştığım tüm kareleri hafızama kaydetme çabası içindeyim; tabelalar, köy isimleri, pamuk tarlalarında çalışanlar... Alabildikleri eşyaları arabalara yükleyip göçebeliğin yoluna koyulanlar… Gözlerinde büyüyen korku ve öfke iç içeydi. Çünkü kentleri bombalanıyordu, çünkü evleri yerle bir ediliyordu. Haksızlıktı tüm bu yapılanlar, Kürt’e düşmanlık en barbar haliyle üzerlerine çullanıyordu. O insanlara bakınca feryatt tüm görebildiğim. Bu cehennem günlerinin niyesine, zulmüne, çirkinliğine karşı yükselen bir feryat…

   

Şervano bizim şarkımız... Konvoyumuz ilerliyor.

‘Şervano’ şarkısının o güzelim melodisi ve sözleri ulaşıyor kulaklarıma. Son ses çalıyor… Silahını omuzlamış, kentin sokaklarında ışıklı yürüyüşüyle umut tazeleyen ve anaların qadasını alan ay yüzlü, esmer tenli genç geliyor gözlerimin önüne. Bizden biri Şervano, içimizden biri Şervano, yakından tanıyor ve öyle seviyoruz. Kentin üzerine çöken ölümcül suskunluğu dağıtıyor ve coşkulu bir sese dönüşüyor. Şervano kardeşlik kentini bir arada tutan ve birleştiren en güçlü halka oluyor.

Hepimiz adına intikam alan, korkusuz direnişçilere adanmıştı Şervano. En özellere, en güzellere ve annelerinin gözbebekleri olanlara... Tertemiz alınlarında onuru parlayan bir yıldız gibi taşıyan halkımın çocuklarına adanmıştı. Biz böyle kabul ettik ve öyle sahiplendik. Şervano bu ülkenin kıblesi gibi. Ben gördüm, bir tek onlara secde ediyorlar, inanıyorlar.     

Kardeşliğin kenti: Serêkaniyê Ve kardeşlik kentinin kapısındayız…

Özerk yönetimin bayrağı hala dalgalanıyor ve ‘Biratiya Gelan Bingehê Avakirina Welatan e’ sözüyle hoş geldiniz diyor Serêkaniyê. İçimde ölüme dair tüm korkuları yendim o an. Kentin bağrında direnenler, bana bu korkuyu yenmeyi fısıldayarak öğütlemiş gibiydi.

Konvoya saldırı anı... Oradaydık, kentin merkezinde…

Araçlarımızdan indik, annelerin zılgıtları yankılanıyordu çarşıda. Anneler bir ülkeyi kucaklar gibi sarılıyordu savaşçılara. Herkes bir aradaydı. Hiçbir büyülü sözcükle ifade edemeyeceğim güzel bir kavuşma anıydı. O kucaklaşma anından sadece birkaç kare çekebildim.

Sonra, büyük bir basıncın beni fırlattığı an... Yerdeydim, sağ yanımda bir sıcaklık, yanma hissi, uyuşma. Yaşadığımdan pek emin değildim, ölüm ve yaşam arasındaki o ince çizgi dedikleri şey miydi yaşadığım an, bilmiyorum... Birkaç saniye içinde gözlerimi açtım. İlk gördüğüm kare parçalanmış üç beden oldu. Etrafımda hareket eden hiçbir şey yoktu. Kulaklarımda sadece bir uğultu... Boynumu yokladım önce, hafif bir ıslaklık hissettim, sonra hiç hissetmediğim sol bacağıma dokundum. Bütünlüğünü koruyordu. O an kendime “yaşıyorsun, kalkmalısın” dedim ve kalkmaya çalıştım. O anın yaşayan tek tanığı ben kalmışım hissiyle, telefonun kamerasını açmaya çalışıyorum, birileri o can pazarını kayda almalıydı. Başaramıyorum...

Birkaç metre önümde siyah elbiseli bir anne yüzüstü uzanmıştı. Sonradan öğrendim Aqîde Ana imiş düşen… Rêber APO’ya yönelik 9 Ekim 1998 yılında kurulan komplodan sonra hep siyahlar giyen ve Rêber APO özgürleşene kadar da karalar giymeye yemin eden Aqîde Ana…

Umut hiç terk etmedi bizi

Ölümün çok olağan hale getirildiği bir coğrafyada yazdım bu yazıyı. Araftadır burada insan hayatı, hem yaşama hem ölüme yakınsın, ikisinin ortasında o garip ikilemdesin.

Oysa 9 Ekim saldırılarından önce bu coğrafya umudun, özgürlüğün bayrak bayrak dalgalandığı topraklardı. Hem burada yaşayanlarda hem de geçici de olsa görmeye gelenlerde müthiş bir özgürlük hissi uyandırıyordu. Bu ülkenin çocukları karanlığın en çirkin yüzüyle savaşmış ve onları yenmeyi başarmıştı. Bir de görmeliydiniz, o aydınlığı tüm gökyüzüne işlemeye ne kadar hevesli ve istekli olduklarını. Öyle erdemli ve öyle büyüktü yürekleri.

Bedensel ağrı ve yaralar iyileşir zamanla ama hiç geçmeyen ve iyileşmek bilmeyen yaralar var. Hiçbir acı, kendi öz yurdunuzun barbarlar tarafından işgal edilmesi kadar ağır olamaz. Şimdi Rojava, bu barbarları yenmek için mücadele ediyor. Bu ülkede çaresizlikten ağlayan ve kaderini başkalarına teslim eden hiç kimse yok. En biriciklerini toprağa verirken bile, gözyaşlarını gizleyenler çoktur buralarda. Ellerinde kına tepsileri, halayla, zılgıtlarla çocuklarını uğurluyorlar. Onlar hala dimdik ayaktalar, umutlarını koruyor ve hayal ettikleri özgürlük için direnmeye devam ediyorlar.

 

YARIN:

Saddam zulmüne karşı direniş öyküleri / EVÎN NESRÎN: