“Hakkın Haksızlığa Dönüştüğü Yerde Direniş Bir Sorumluluktur!” demiş Rosa Luxemburg. Bu sözler Alman faşizmi karşısında barış, demokrasi ve insan kalma direnişini sergileme sorumluluğunu ortaya koyan bir devrimciye ait. İnsanlık tarihinin direngen damarlarından günlük olarak beslenmeden ve o damarların asi, inatçı ve özgür akışını yüreğinde hissetmeden bugünkü faşizan devletler karşısında direnmemiz çok zor.
DAİŞ ve benzeri yapılanmalar; tarihin gelmiş geçmiş tüm zalimlerinin öldürmede ve toplumu teslim almada kullandığı yöntemleri sentezliyorlar. Halkların direniş cepheleri ve öz savunma alanları bu faşist çetelerden çok daha yaratıcı bir şekilde düşünmezlerse, bu çetelerin şiddetin sentezlenmesi ile dayatılan toplum kırımı kıramazlar. Yine halk adına ‘direniş sorumluluğunu’ üstlenen tüm toplumsal direniş odakları, halkların tarihlerindeki direniş yol ve yöntemlerini tanımaz ve onlardan yararlanma yollarını yaratıcı bir tarzla yaratamazlarsa egemen güçlerin tuzaklarından kolay kolay kurtulamazlar.
Toplumsal akıl ve toplumsal hafıza unutulmayı affetmiyor. Halkların büyük zulümler karşısında uyguladıkları ve zafere gittikleri sayısız yol-yöntemi araştırıp bulmazsak, canlandırıp güncelleştiremezsek bizi de affetmez ve cezalandırır. Bence Rosa Lüksemburg’un bahsettiği sorumluluğun bir parçası da toplumsal hafızadaki direniş geleneğini canlandırmak ve güncelleştirmektir. Çünkü toplumun tümden kapitalistleşemeyeceği ve kapitalizmin kapitalistleşmeyen toplum olmadan ayakta kalamayacağı altın tespitiyle Rosa bize; direniş sorumluluğumuzu besleyeceğimiz kaynakları da işaret gösteriyor.
Direniş sorumluluğunu yaşamak demek, direniş geleneğini öğrenmek ve bilince çıkarmak demektir. Bu aynı zamanda direniş geleneklerinin güncel dilini, mekân ve zamanını, araç-yol ve yöntemlerini zengin, esnek ve doğru belirleyebilmek demektir. Direnmenin sorumluluğunu üstlenmek, topluma uzun soluklu ve sonuç alıcı bir direniş ve zafer sürecinde doğru öncülük edebilmeyi de içerir.
Toplumsal tarih boyunca egemen güçler halkların direniş odaklarını, araç ve yollarını tespit etmeyi ve onları kırıp dağıtmayı varlıklarını sürdürmenin temel stratejisi olarak belirlediler. Tersine bir tarih de, toplumsal tarihin önemli bir parçası. Yani halklar da egemen-devletçi güçlerin varlıklarına ve değerlerine yönelik saldırıların dilini, yöntemlerini ve araçlarını tanımış ve tanımlamışlardır. Bunlar karşısında tedbirlerini yaratmışlardır. Ama ezilen ve sömürülen halkların en temel zaaflarından ve yenilgi sebeplerinden biri, bunları unutmaya ve kaybetmeye, toplumsal hafızadan silmeye yatkın olmasıdır. Bu nedenle bugün toplumun demokratik-özgürlükçü dönüşümüne ve inşasına öncülük eden güçlerin direnişi güçlendirmesi gereken temel konu; bu unutuşu, kaybedişi durdurmaktır. Direniş geleneklerini sosyolojik analizle ele alıp bugünkü toplumsal mücadele alanlarına akıtmaktır.
Bugün Kürdistan’da tüm özel ve psikolojik savaş yöntemlerini, kontrgerilla taktiklerini kullanarak yürütülen faşizm karşısında da temel direniş önceliklerinden biri bu olmak zorundadır. Nasıl bir güçle savaştığımızın, hangi yol ve yöntemlerle katledildiğimizin her an ve her mekânda farkında olmaktır. Yine bugün belirlediğimiz direniş yol-yöntemlerinin zaaflarını, darlıklarını, kırılmaya ve tersine dönmeye açık bıraktığımız yönlerini sürekli gözden geçirmektir. Kürt halkını birlikte yaşadığı Ortadoğulu halklarla birlikte onurlu bir barışa ulaştırmak için bu şarttır.
Özellikle gençler ve kadınlar toplumsal aklın kaydettiği direniş geleneğinden daha güçlü öğrenebilirler, öğretebilirler. Direnme sorumluluğunun en önemli görevlerinden biri olarak bunu geliştirebilirler. Direniş de teslimiyet de önce zihniyette yeşerir. Ama yaşamsallaşması ve toplumsal demokrasi ve özgürlük temelinde köklü değişimlere uğratması doğru strateji ve özellikle doğru taktiklere bağlıdır. Bugün Kürdistan’da muazzam bir direniş yaşanıyor. Muazzamdır, çünkü Türkiye tarihinin en faşist hükümeti karşısında sergileniyor. Muazzamdır, çünkü DAİŞ’i yaratan bir zihniyet ve kurumlaşmaya karşı yaşanıyor. Muazzamdır; çünkü Rosa’nın Rus devrimi üzerine yazdığı makalede ‘’Troçki ve Lenin’in demokrasinin ortadan kaldırılmasını bir çare olarak görmeleri, tedavi etmeye kalkıştıkları hastalıktan daha tehlikelidir. Zira bu durum toplumsal kurumların tüm kısıtlamalarını düzeltmeye yönelik biricik kaynağın tıkanmasına yol açar. Bu kaynak geniş halk kitlelerinin aktif, sınırsız, politik yaşamıdır’’ diyerek tanımladığı halkın enerjisine sahiptir. Bu halk enerjisini layık olduğu direniş yol ve yöntemleri ile örgütlemek de direniş sorumluluğunun önemli bir yanıdır.
Yaşadığımız muazzam direniş süreci, bu yol ve yöntemleri de daha zengin ve çok yönlü yaratabilecek güçtedir.