Suphi Nejat’ın annesi Nuran Ağırnaslı benim kırkbeş yıllık arkadaşım. Yeni Özgür Politika’dan arkadaşlar kendisiyle röportaj yapmamı istedikleri zaman severek kabul ettim.
“Sürekli araştıran ve her şeyi sorgulayan bir yapısı vardı” diyen Nuran’la, Kobanê’de yaşamını yitiren Marksist Leninist Komünist Parti (MLKP) savaşçısı, yiğit devrimci Suphi Nejat Ağırnaslı’yı (Paramaz Kızılbaş) konuştuk.

Sevgili Nuran, istersen 1965 yıllarına gidelim. Röportaja baban, hepimizin babası Niyazi Ağırnaslı ile başlayalım. TİP senatörü, devrimcilerin avukatı, insan hakları savunucusu olan Suphi Nejat’ın dedesine ilişkin neler söylemek istersin?

Babamın hayatımda hep özel bir yeri oldu. Bir yanıyla, otuzlu yaşlarımın sonunda, iki çocuk annesi bir kadınken misafir olarak gittiğim baba evinde gece üstüm açılmış mı diye kontrol edip üstümü örten ya da 12 Eylül döneminde ben gözaltındayken bir ay boyunca Gayrettepe’nin önünde –polislerin deyimiyle- sabah sekiz akşam altı mesaisi yapan “baba” Niyazi Ağırnaslı; diğer yanıyla ise kimi zaman farklı düşündüğümüz ama çoğu zaman da ortaklaştığımız siyasi kimliğiyle babam. Onun bizlerle paylaştığı bir anısını anlatmam sanırım siyasi kimliğiyle ilgili ipuçları verecektir.
Babam üç kez askere çağrılmış. (O dönemin erkeklerinin hemen hepsi aynı durumu yaşamış.) Sonuncusunu Sabahattin Ali’yle birlikte yapmışlar. Sosyalizmle tanışması da o yıllarda olmuş. İkinci paylaşım savaşının sonlarına denk düşen yıllar... Hitler orduları Moskova kapılarına dayanmış. Babam, “Asker koğuşunda bayram havası vardı. Koğuştakilerin çoğu Hitler bıyığı bırakmış askerlerdi. Sabahattin ile ikimiz dışarda, ay ışığında, atın üzerinde, gözlerimizden şıpır şıpır yaş akarken, “her şey bitti” diyorduk. Ama bir kaç gün sonra hava bizden yana dönmeye başladı ve sonunda Kızıl Ordu, Hitler ordularını püskürterek faşizme son darbeyi vurdu” diye anlatırdı.
60 sonrası TİP senatörlüğü döneminde, Türk Ceza Kanunu’ndaki 141-142. maddelerin Anayasa’ya aykırı oldukları gerekçesiyle iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Daha sonraki yıllarda hepimizin bildiği gibi Denizlerin ve birçok devrimcinin avukatlığını yaptı, onların “Niyazi Abi”si oldu.

 Kendi yaşadığın süreci anlatmadan sanırım Suphi Nejat’ı, oğlunu anlamak kolay olmayacak. Bu nedenle babandan sonra biraz da kendinden, siyasi düşüncelerinden, dün ve bugününden bahsedebilir misin?

Tahmin edebileceğin gibi komünizm, sosyalizm kavramlarıyla tanışmam çocuk denecek yaşlarda oldu. 68-70 yılları arasında devam ettiğim ODTÜ’ye girer girmez ilk işim Sosyalist Fikir Kulübü’ne üye olmak oldu. Çok kısa sürede Commer’in arabasının yakılması, Rektörlük binasının işgali gibi peş peşe gelen ve ses getiren eylemlerin ardından sanırım hepimizin hayatında bir kırılma noktası olan sevgili Taylan’ın (Taylan Özgür) katledilmesi geldi. İlk kaybımız. Belki de ilk kez acıyla bilenişimiz. Ardından 12 Mart; üç yoldaşımızın, Hüseyin, Deniz ve Yusuf’un yakalanması, Nurhak’ta Sinanlar’ın katli. Kızıldere, idamlar. Biri bitmeden diğeri ile yüreklerimizin dağlanışı. THKO Davası’ndan aranma, tutukluluk ve yargılanma. 12 Eylül. Metris Askeri Cezaevi; bu kez TDKP Davası sanığı olarak. Hakkımda 142’den açılmış basın davaları sürerken tahliye ve teker teker davaların sonuçlanmasıyla yeniden başlayan kaçaklık ve daha sonra da sürgün yılları, bu kez iki çocuğumla birlikte.                                         Bugünlere gelecek olursak, Kürt sorununa, Kürt Özgürlük Hareketi’ne bakışın, 1915’e, Ermeni meselesine yaklaşımın, bu topraklarda kendini sosyalist, komünist olarak adlandıranlar açısından belirleyici kıstaslar olduğunu, sosyal şoven olmakla enternasyonalist olabilme arsındaki farkın bu konulardaki tavırla belirlenebileceğini düşünüyorum. Ve bu çizgiye denk düşen faaliyetlere elimden geldiğince katılmaya çalışıyorum.

Suphi Nejat son mektubunda “Söke’de doğmuş, Türkiyeli bir Duisburglu, Claubergli...” diye anlatıyor kendini. Ne demek istiyor? Bilmeyenler için yaşam öyküsünün belli kesitlerini anlatır mısın?
Nejat 1984 yılının 22 Eylül günü Söke Devlet Hastanesi’nde doğdu. Kaçaktık ve kimliğim yoktu. Bu yüzden, kayıt yaptırmak zorunda kalmamak için doğumdan kısa bir süre sonra sabah erken saatlerde sessizce hastaneden ayrıldık. Nejat Almanya’ya gidene kadar “ne yaşar, ne yaşamaz” konumunda, nüfus kaydı yaptırılamadan yaşadı. Dört buçuk yaşına geldiğinde artık siyasi sürgün olarak Almanya’daydık. İlk ve orta öğrenimini Almanya’da yaptı. Almanya’ya geldikten kısa bir süre sonra başlamak zorunda kaldığı ve bu yüzden dil sorunu yaşadığı ilkokul dönemini saymazsak öğrencilik yaşamı başarılı geçti. Abitur’unu (üniversite için gerekli en yüksek lise diploması) mektubunda adı geçen Clauberg Gymnasium’da tamamladı. Almanya’daki eğitiminin son üç yılını geçirdiği bu okulun Nejat’ın yaşamında özel bir yeri oldu. Yüzde elli bir yabancı öğrenci kotası olan alternatif bir Gymnasium’du bu. Hocalarının çoğu Almanya’nın 68 kuşağından gelen ya da ondan etkilenmiş insanlardı. Nejat kısa sürede sevilen bir öğrenci oldu. Mektubunda “...Türkiyeli bir Duisburglu, Claubergli” demesi de sanrırım bundan. Hem Almanya’da hem de 13 yaşından itibaren gidip gelmeye başladığı Türkiye’de, politik çevrelerle ilişkiler geliştirdi.
Sürekli araştıran ve her şeyi sorgulayan bir yapısı vardı. Liseden sonra, üniversite eğitimini Türkiye’de yapmak istediğini söyledi. Marmara Üniversitesi İngilizce Sosyoloji Bölümü’ne kaydını yaptırdı. Birinci sınıfı orada tamamladıktan sonra yatay geçiş yaparak Boğaziçi Üniversitesi’ne girdi. Kısa sürede oradaki politik çevrelerle bağ kurdu. Uğur Kaymaz’ın katledilmesinin ardından “Kardeşime Dokunma” adıyla bir kampanya başlattılar ve kampanya kapsamında toplu olarak Diyarbakır’a gittiler. Hrant Dink’in katledilmesinin ardından da “Karanlığı Sorguluyoruz” adıyla bir inisiyatif kurdular ve ses getiren eylemler ve etkinlikler gerçekleştirdiler. Boğaziçi’nden dostlarının onun için kaleme aldıkları metin, kişiliği konusunda ipuçları verir sanırım.
Nejat’ın yüksek lisans tezi, “Tuzla Tersaneleri” üzerineydi. Bu arada 2011 yılında İstanbul’da KCK davasından gözaltına alınıp Diyarbakır’a götürüldü. Daha sonra tutuksuz yargılandı.

Kısa ve özlü son mektubunda umutlarının, özlemlerinin, hayat felsefesinin ipuçları var. Suphi Nejat, “Tek derdim asla büyümemek, büyüklerin dünyasının bir parçası olmamaktı“ diyor. Sen annesisin ve onun duygularını en iyi bilensin. Çocuk kalmaya niye bu kadar önem veriyor? Çocukluğun masumiyetini, naifliğini sevdiği için mi? Çocukluğunda nasıl biriydi Suphi?

Nejat bir yanıyla hep çocuk kaldı. Ama yaptığı her işi en iyi şekilde yapmak isteyen, baştan savmalara hayatında yer vermeyen, etrafında ve dünyada olup biten her şeyi kendine  dert edinen yanıyla da çocukluğundan beri de yetişkin bir insan gibiydi. Hep çocuk kalmayı isterken de sanırım “büyümenin” getirebileceği “hayal gücünü yitirmeyi” istemeyişinin yanı sıra duygu dünyasında bile olsa “kirlenmemeye” verdiği önem vardı.


Anlattıklarından, okuduklarımdan onun dar kalıplara sığmayan, biraz da sıra dışı bir devrimci olduğu anlaşılıyor. Mektubunun sonunda “Hayal gücü iktidara” diyor. Bu söylemini biraz açar mısın?
Ben anlatmayayım, en iyisi bana 11 Ağustos 2014’te yazdığı mektuptan alıntılar sunayım. Şöyle diyordu:
“Sevgili annem,
Bu mektup eline ulaştığında ben İstanbul’da olmayacağım. Umarım kusuruma bakmazsın ama sana yalan söyledim. Aslında söylediklerim tamamen yalan değildi. Bu son sene hayatımın en keyifli yılıydı diyebilirim. 
Fakat malum, artık 30 yaşına basmak üzereyim. (Hayatımın iş-güç ve benzeri dertler etrafında dönmesini istemiyorum; kısacası “adam” olmak istemiyorum; büyümek bana göre değilmiş.)
Bu yüzden ve ülkenin malum durumundan dolayı 2013 yılında Latin Amerika’ya gitmeyi kafama koymuştum. Yaklaşık 7 ay boyunca hafta içi her gün İspanyolca çalıştım. Geçen yaz Gezi patlamasaydı, şimdi Buenos Aires’teydim. Fakat olmadı. Bu kış daha fazla hazırlık yapıp hem de daha alternatif bir tarzda, gönüllülük hizmetleri üzerinden kıtayı gezmek istedim. Her şeyi hazırlamıştım, Karayipler’e gidiyordum! Tüm kış boyunca inanılmaz rahattım, kafam temizdi, yani depresif bir sürgün kafasıyla değil, meraklı bir gezginin ruh haliyle gidecektim. Bunların hepsi doğru, yalan değil.
Ancak cezamın çıktığını öğrenince aklıma birden başka bir ihtimal daha düşüverdi; başka bir yere daha gidebilirdim. Derken çerçeve yasa çıktı ve muhtemelen davam düşecek.
Fakat bu hayatta henüz tüketmediğim bir yol, denemem gereken bir alternatif daha var. Latin Amerika’ya her zaman gidebilirim ve en büyük hayalim hala bu. Lakin insan kaç kere şöyle canlı canlı bir devrime katılma fırsatı bulabilir ki? Bu fırsatı kaçırmak istemedim doğrusu. (...)
...tüm bir yaz boyunca kafam inanılmaz rahattı. Abartmıyorum, hayatımın en güzel yazını geçirdim, özellikle seninle ve arkadaşlarımla... Umarım sen de keyif almışsındır.
Ben şimdi muazzam bir keyif, heyecan ve merakla, kendi çelişkilerim ve korkularımla Rojava’dayım. Bunun senin açından zor bir durum olduğunun farkındayım. Ama sana söyleyemezdim.
Bu tercihimin sebepleri sanırım senin açından malumdur.
Uzun lafın kısası seninle vedalaşmak değil, randevulaşmak istiyorum. Önümüzdeki yazlardan birinde yine birlikte olacağız, tatil yapacağız, hatta belki birlikte Latin Amerika’yı gezeceğiz. (...)
Şimdi benim bu gidişimden arkadaşlarımın haberi yok, bu seninle benim sırrım, anlaşıldı mı? :)
O güzel gözlerinden ve yanaklarından öperim, geçici olarak verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim. :)
Güneşli günlerde keyiflice vakit geçirmek üzere...
Oğlun Nejat”


ATİLLA KESKİN



Paramaz’ın son mektubu

Ben bir hayat yaşadım ve hayatıma giren herkesten çok şey öğrendim; öğrendiklerimle bir tercih yaptım, hakikate veya hakikatlere şahit oldum ve hayatın diyalektiğinde öbür kutba geçtim, hayırlara vesile olmasını dilerim. Sıradan bir insan olarak doğdum, sıradan bir insan olaraktan da sizinle vedalaşıyorum. Sizi sıkça yarı yolda bırakmış olduğumu, bazen hoyratça davranmış olduğumu ve üzdüğümü, üzmüş olduğumu biliyorum. Beni son kez affedin.
Sıradan bir genç olarak sıradan çelişkilerden dolayı, sadece bir tercihte bulundum; her şeyden önce bu tercihi kendim için yaptım. Ulvi bir inanç için yola çıkmadım, ulvi olmayan insanlarla hayatı, büyüsüz bir dünyayı, şeyleşmiş bir dünyayı büyülemek istedim o kadar. Çelişkilerimin aşılamayacağını, zira bunlar toplumsal oldukları için ancak insanın çelişkilerini örgütlemeyi, daha üst bir mertebede toplumsallaştırmaya çalışabileceğini öğrendim. Hayatımda hakikate vardığım en yakın nokta budur.
Söke’de kaçak doğmuş, Türkiyeli bir Duisburglu, Claubergli; Türkiye’deyse her neysem işte o olaraktan hiçbir şeyden pişman değilim. Hayatta her musibet kazanımcı olduğunda insana katkılar sunan bir fırsatmış aslında. Tek derdim asla büyümemek, büyüklerin dünyasının bir parçası olmamaktı, hep çocuk kalmak yani... Şimdi tıpkı Peter Pan gibi Neverland’e gidiyorum, asla büyümemek üzere. Bundan daha çok beni mutlu eden bir şey olamazdı. (...)
Türkiye’nin batısında sıradan emekçi insanların hayatını büyüleyecek, sıradan kahramanlar çıkaracak büyük bir çıkışın tohumlarını, hakikat arayışçılığının öncü ve artçı örgütünü yaratmanız dileğiyle.
Her yürek devrimci bir hücredir!!! Hayalgücü iktidara!!!