
Bir arkadaşına yapılan yoğun işkenceden sonra Mazlum Doğan; “Burada, bu cezaevinde, Amed zindanında ya büyük kaybederek, Kürdistan halkı tarih sahnesinden silinip bir daha asla yaşama şansını elde edemeyecek, ya da büyük direnerek Kürdistan halkının makus tarihini değiştirip, Ortadoğu’da kızıl bir güneş gibi yeniden doğacağız” diye seslenmişti diğer tutsaklara.
Dayatılan kurallar, yapılan işkenceler, Esat Oktay Yıldıran’ın yapmış olduğu konuşma ve bu temelde oluşturduğu konsep Kemal Pir’i şu değerlendirmeye götürmüştü: “Bir zamanlar günün birinde düşmanın yapacağı baskı ve zulmünü tahminler üzerinde sohbet ederdik. İşte o yorumlar şimdi gerçek olmuştur. Şimdiki an tam da bir zamanlar sözünü ettiğimiz andır. O bizi yutmaya, bitirmeye, irademimizi kırmaya çalışacak, biz ise yutulmamak, bitmemek, irademizi korumak için direneceğiz.”
Ve gerçekten de 12 Eylül askeri darbesi ile birlikte Kürdistan Vietnamlaşmıştı, insan çığlıklarını yeri-göğü inletecek kadar derin ve acılarla dolu şaha kalkmış bir zamanın en keskin virajı haline gelmişti Kürdistan. Zaman donmuştu ve yaşam bu donmuş zamanda paramparça olmuş bir ibreye bağlıydı. Yani yaşam kırılmış bir ibrenin “göstereceği” yöne doğru ayarlanmıştı.
Bu, yeniden varoluşunu olıuşturan yaşamın, tarihin süzgecinden süzülerek son halini almış doğru düşüncenin, yeni felsefenin bitirilmesi, yok edilmesi ve dolayısıyla yeni insanın katledilmesiydi. Yeni insan yeni Kürt’tü. Evet, hedef tahtasına konulan bu yeni Kürt’tü. Eskiyi aşan, çağa göre varoluşunu ilan eden, ihanete karşı sert tavır alan, bunun için her şeyi yeniden oluşturup kendini yeniden yaratan bu yeni insan vurulacaktı Diyarbakır zindanında. Onun ruhu, beyni, düşüncesi ve duruşu hedefti.
Hayri bunun için “Donmuş zamana ruh olmalıyız, dayatılan Saygon vahşetine boyun eğmemeli, orada direnen devrimcilerin çağdaş yoldaşı olmalıyız” diyordu.
Kemal Pir, “Yarının devrimcileri bugün yaptığımıza bakarak yollarını çizecek, duruşlarımıza bakarak tutum belirleyecek, bu nedenle hem kendimiz adına, hem de geleceğimizi kuracak olan devrimciler adına direnmeliyiz. Yani hem bugün için hem de yarın için konuşmalıyız. Bu nedenle görevimiz büyük, yükümüz ağır. Ama unutmayın ki PKK’liyiz, eğer direnişe kilitlenirsek mutlaka kazanırız” demişti.
Ve Ali Çiçek ve Akif Yılmaz “Mademki Kürdistan Vietnamlaşıyor, mademki Diyarbakır zindanı Saygonlaşıyor, o zaman biz de Neguyen Duc Thuan’laşıp, direnme savaşı vermeliyiz” diyerek, önderleri Hayri Durmuş ve Kemal Pir’in başlatmış olduğu 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu eyleminde yer alırlar tereddütsüz bir biçimde.
Dirhem dirhem eridiler, ölüme doğru adım adım yürüdüler, eriye eriye menzile doğru yol aldılar. İradelerini ruhlarında döverek azraille vuruşa vuruşa zafer ipine doğru ilerlediler, ama büyük acılar içerisinde kıvrana kıvrana varoluşlarının en temiz ve en keskin hallerini korudular. Susuzluktan dudakları çatladı, dilleri paslandı, açlıktan mideleri delindi, gözlerini kaybettiler, bir deri bir kemik kaldılar, ama onları tarihleriyle birlikte yok etmek isteyen düşmanlarına taviz vermediler. “Bugün ölüyoruz ama yarın çoğalarak doğacağız, bugün hayata gözlerimizi yumuyoruz ama yarın meydanlarda Kürt gençleriyla birlikte halaylarda olacağız” dediler.
Ve öyle de oldu. Bugün binlerce Hayri, Kemal, Akif ve Ali meydanlarda, serhildanlarda, dağda ve dünyanın dört bir yanında özgürlük için kavga siperlerinde.