Bu ülkelerde, halklar ne zaman hak-adalet-özgürlük deseler kanla bastırılırlar. Polis copu, panzerler, tomalar, biber gazları ile insanlara kan kusturulur. Yetmezse faili meçhuller başlar. Halkı susturmak için her yol denenir.
Diktatörler kendi iktidarlarını meşrulaştırmak için halkın direnişlerini gayri meşrulaştırmaya çalışırlar. Geçmişteki ve bugünkü diktatörlerin söylediklerine-yaptıklarına bakınız. Hepsi de kendilerini adaletin timsali olarak gösterirler. Özgürlük isteyen halk ise dış güçlerin ajanı, anarşist, terörist, marjinal vb.’dir. Bu nedenle de ezilmelidir. Bunu söyleyenler, dış güçlerin ajanlarının nasıl olup da milyonlarca insanı kandırabileceğini hiç düşünmüyor mu? Bu yalanlarıyla kendi halklarına da en büyük hakareti yapıyorlar.
Onlarca yıldır bütün Kürt isyanları dış güçlerin oyunu olarak gösterilip kanla bastırıldı. Ama bu zulüm Kürt halkının özgürlük ateşini söndüremedi. Tersine şiddetlendirdi.
Çocukluğumuz medyayı kaplayan “Hain gomonizlere bavulla gönderilen rublelerin yakalandığı“ haberleriyle geçti. Kimse o bavulla gelen rublelerin hangi bankada bozdurulup harcanabileceğini düşünmüyordu bile. İsmet paşaya bile asker kaçağı diyebilen bir medya, sola karşı her türlü yalanı söyleyebilirdi. Medyanın özel savaş kışkırtıcılığı her türlü yalanla alçakça sürdü. İktidar sahiplerinin en büyük desteği de bu özel savaş medyası oldu.
12 Eylül 1980 faşist darbesi ve anayasasıyla kurulan sistem halen yürürlüktedir. Bu sistemde egemen sınıfların istekleri doğrultusunda bazı rötuşlar yapılmıştır. Ama halkın hiçbir istemi hala kabul edilmemektedir. Halk üzerindeki kanlı diktanın sözde hukuki gerekçesi, kışla nizamnamesi ayarındaki bu sözde anayasadır. Bu anayasaya dayanan zorbalık sistemidir, polis devletidir. 30 yıldır, halk her ağzını açtığında balyozla ezilmiştir. Slogan atan öğrenciye örgüt üyeliğinden 20 sene ağır hapis, taş atan çocuğa terörist diye yaşından çok ağır hapisler verilmiştir. Zindanlar, sokaklar ve dağlar katliamlarla doludur. Faili meçhul bırakılan Roboskî’den hala kan damlamaktadır. Bu zorbalıklarla halk susturulmak istendikçe halkın tepkileri birikmiş ve sonuçta patlamıştır. Halkın tepkisi bu sisteme karşıdır. Halk özgürlük istiyor.
Taksim Gezi Parkı direnişiyle başlayan ve bütün ülkeye yayılan direnişle yeni bir dönem açılmıştır. Bu direniş nasıl biterse bitsin, etkileri uzun yıllar sürecektir. Hem devlete hem de hepimize demokrasiyi öğretecektir. “Üç ağaç için bu kadar direnilir mi?” diyen devlet yetkilileri hala halkı anlamıyor. Sorun üç ağaç için –ki bu da önemlidir- başlasa da esas sorun halkın özgürlük sorunudur. Eylemlere katılanların çoğu bunu açıkça ifade etmişlerdir. O zaman sadece AKP değil, tüm siyasi partiler ve devlet kurumları halkın istemlerine cevap vermek zorundadır. Yoksa halkın istemlerine körü körüne karşı çıkmakta direnirlerse kendileri de ayakaltında kalacaklardır. “Biz 1. sınıf demokrasiye sahibiz” demekle kimseyi kandıramazlar.
Gezi Parkı direnişinin bir diğer dersi de sol örgütleredir. Direnişte, geçmişte verilen mücadelelerin ve ödenen bedellerin elbette izi vardır. Ama katılanlara bakarsak, direnişçilerin çoğu hiçbir örgüte bağlı değildir. Zaten eylem de hiçbir sol örgütün kalıplarına uymamaktadır. Nasıl ki 68 gençliği kendi örgütlenmelerini yaratmışsa, bu dönemin gençliği de kendi örgütlenme ve mücadele anlayışını oluşturacaktır.
Halkın tepkisini saptırmaya –kullanmaya çalışan her türlü vesayetçiye karşı yine de halka-gençliğe güvenmek gerekiyor. Vesayet sistemine karşı ayağa kalkan halk güçleri, dış güçlerin ajanı değil tam tersine bir iç güçtür ve ayağa kalkmıştır. Bu gücü görmek ve saygılı olmak demokratlaşmanın ilk adımı olacaktır.
Dış güçler!
Halen ayakta olan ya da geçmişte yıkılmış olan dikta rejimlerine bakınız. Bu rejimlerde halkların hiçbir özgürlüğü yoktur. Kağıt üzerinde bazı haklar tanınmış olsa bile uygulamada halkların bu haklardan yararlanmaları olanaksızdır.