Cumhuriyetle birlikte belirgin biçimde Türk-İslam sentezinin yaygınlaştırılması aracına dönüşen Diyanet, bugün 5 milyar 442 milyon bütçesi, on binlerce personeliyle, dinin değil devletin, hizmet değil zillet, asimilasyon örgütü.

İnsan-din ilişkilerinde iktidarlaşan inancın rolü değişmiştir. Artık din insanları eşitleştiren, doğru yaşama davet eden, ikeli bir yaşam sürdüren kutsiyetten çıkmıştır. Din artık egemenlerin iktidar aracına dönüşmüştür. Örneğin İslamiyet içerisinde iktidar kavgaları sürerken, İslam’ı sonradan kabul eden kimliklerde İslam’ın en çekici yanı cihadist karakteri olmuştur. Bundan dolayı da İslam’ı kimin temsil ettiği noktasında Türk, Arap ve Farslar arasında süregelen kavga, halen dahi devam etmektedir. Bu temsiliyet iddiasının özünde ise hakim olma anlayışı vardır. Türk egemen sınıflarının İslamiyet’le tanışması ve sonrasında kabulünün özünde yatan gerçek de budur. Türk yayılmacılığı için İslam, önemli bir araca dönüştürülmüştür. İslamiyet’le büyüyen, gelişen Türk egemenliğinin devlet karakterinde din, her zaman belirleyici bir etken olarak rol oynamıştır. Selçuklular ve sonrasında Osmanlılar ve Kemalist cumhuriyet, dini her zaman kendi çıkarları ve politikalarında araç olarak kullanmışlardır.
Osmanlılar, kuruluş sürecinde Erdebil şeyhlerinden destek almıştır. İmparatorluk süresince inançsal anlamda dini yaşamaktan ziyade imparatorluğun sınırlarını geliştirmenin moral gücü, itici gücü yapmışlardır. Osmanlıların kuruluşunda yer alan, söz sahibi olan Erdebil Tekkesi’nin yerini sonradan Sünni şeyhülislamlar alsa da, Osmanlı’nın politikası değişmemiştir. Yavuz Selimdöneminde halifeliğin getirilmesinden sonra ise din artık imparatorluk yönetiminde daha başat bir rol oynamaya başlamıştır. Padişahlar sadece Osmanlı’nın değil İslam aleminin dini önderleri olmuştur. Osmanlı’nın İslami önderlik iddiasının, diğer Müslüman halklar arasında ne kadar karşılık bulduğu tartışılır olsa da imparatorluğun sınırlarının genişletilmesinde halifeliğin etkince kullanıldığı bir gerçektir. (...)

12 Eylül sonrasında Diyane
t

12 Eylül cuntacı ve siyasetçilerinin geleneksel toplum mühendisliği uygulamalarının araçlarından biri olan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), darbeden günümüze kadar geçen süre içinde adeta altın çağını yaşamıştır. Onbinlerce kişilik kadrosu, devasa parasal imkanlarına darbe ile siyasi güç de eklenmiştir.

Türkiye’de gelişen siyasal İslam’ın iktidarlaşma çabası adım adım gelişirken, bunda DİB’in etkisi ve rolü görülmelidir. Bugün Türkiye’de hiçbir hükümet, DİB’in onay vermediği bir din politikası geliştiremez. DİB artık dini bir kurum olmanın ötesine geçmiştir.
Cumhuriyetin ilanında misyon kurumu olarak rol üstlenen DİB, bugün ideolojik misyon ve merkez olmasıyla beraber siyasi etkinliği de olan bir güçtür. DİB, kuruluşundan bu yana iktidarda bulunan siyasal güçle hep uyumlu hareket ederken, dini bir kurum olarak asli görevi olan inançların özgürlüğünü, eşitliğini ve kardeşliğini ise hiç düşünmemiştir. DİB, sadece toplumu devlete biat ettirme, farklılıkları asimile etme ve dini devletin hizmetine sokma görevini yürütmüştür.

Tekçi ideolojinin asimilasyon kurumu olarak DİB

Mustafa Kemal’in emriyle Sünni/Hanefi çizgide kurulan DİB, kuruluş çizgisinden hiç vazgeçmemiştir. Türkiye’deki Alevi Êzîdî, Süryani gibi inançları, farklı mezhepleri yok sayıp tanımadığı gibi bu kesimleri Sünni/Hanefi/Türk çizgisinde İslamlaştırmak amacıyla uzun erimli bir asimilasyon politikasını hükümetlerle uyum içinde yürütmüştür. DİB sadece İslam dışı olarak gördüğü kesimleri değil İslam içindeki Hanefi mezhebi dışındaki mezhepleri de yok saymış, asimile etmeye çalışmıştır. Özellikle Şafii mezhebine dönük uygulamaları, İslam dışı gördüğü inançlarla aynıdır. Bunda Şafii mezhebinin büyük oranda Kürt olmasının önemli bir etkisi vardır; zira cumhuriyetin kuruluşunda gelişen Kürt direnişleri, DİB’in Hanefi kimlikle yürümesinde etkili olmuştur.

DİB’in asimilasyon ve düşmanlık politikalarından en fazla nasibine alan ise Aleviler olmuştur. Türkiye’de önemli bir nüfusa sahip olan Aleviler, devlet ve DİB nezdinde her zaman düşman ve “sapkın bir inanç” olarak algılanmıştır. Aleviliği asimile etmek, Sünni Türk-İslam çizgisi içinde eritmek, DİB’in kuruluş felsefesinin değişmez politikası olmuştur.
DİB, Aleviliği ehlileştirmek adına benimsediği tavrı şöyle sıralar:
l Aleviliği “Allah, kitap, resul, millet, devlet, bayrak” birliği içinde bir “alt kültür”, bir folklorik öğe olarak görmek suretiyle onun teolojik anlamda söz sahibi olmasını önlemek.
l Aleviliğin ateistler, materyalistler, marksistler, Hristiyanlar veya Yahudiler tarafından kullanıldığını ileri sürerek kendince Alevilerin iyisini kötüsünden ayırmak gibi bir hakemlik işine girmek.
l Aleviliği bir tarikat veya mezhep olarak görmeyi yeğlemek, böylece Diyanet’in tarikat ve mezhepler üstü yapısını ileri sürerek Aleviliğin herhangi bir şekilde temsil edilmesinin önüne geçmek.
DİB’in kuruluş sürecinden bu yana Aleviliğe bakış açısı olan bu yaklaşımlar gerçekçidir. DİB, bu çerçevede Aleviliği Sünni Türk-İslam kimliği ile sisteme kanalize etmeye çalışmıştır. Bunu başaramadığında ise Aleviliği ötekileştirip yok saymaya, her türlü aşağılama, hakaret gibi suçlamalarla sindirmeye çalışmıştır. Osmanlı dönemi şeyhülislamlarının yerini alan DİB, Aleviler hakkında fetva vermeye, ferman yazmaya devam etmiştir.
DİB ve devletin tekçi asimilasyon ve yok sayma politikalarının zirve yaptığı dönem ise 12 Eylül 1980 sonrası olmuştur. Sünni Türk-İslam çizgisinde ideolojik mücadelelerinde faşist darbeciler, DİB eliyle Aleviliği ve Alevileri asimilasyonla, katliamlarla yok etmeye çalışmıştır.
12 Eylül sonrasında Alevi köylerine camiler açılmış, imamlar gönderilmiş, Alevi çocukları ailelerinden koparılarak İmam Hatiplere, cemaatlere, dergahlara teslim edilmiştir. Alevilerin çoğunlukta olduğu her yerde uygulanan bu politikanın pilot bölgesi olaraksa Dersim seçilmiştir. İnançsal kimliğinin yanında siyasal kimliği de hedeflenen Dersim’deki asimilasyon politikaları, insanlık adına ibret vericidir.
1985 yılında Tunceli Valisi Kenan Güven, tüm köylere haber yollayarak Kur’an öğrenmek isteyen çocukların kendisine gönderilmesini istedi. (Darbe koşullarında bu istemin gönüllülüğe dayanmadığı aşikardır.)
Vali, gelen çocukları İstanbul’a, İsmail Ağa Kursu’na gönderir. Toplam 43 çocuğun olduğu kursun başında ise resmi devlet görevlisi (DİB) bulunur. Kursun bir yetkilisi, bu olayı Nokta dergisine şöyle yorumlar:
“Devlet, zannımca anarşinin dinsizlikten geldiğini anladı. Bu konuda geç de olsa adımlar atılıyor. Anladığım kadarıyla devlet, Tunceli’de de dinin yaygınlaşması için çalışıyor. Bize gelen çocuklar, Alevi-Sünni karışık.”
Yine Kenan Güven zamanında Dersim’in köylerine cami yapılmış, imamlar atanmış ve İmam Hatip okulları açılmıştır. Buralardan devşirilen, asimile edilen Alevi çocuklarının şimdi nasıl bir görev sürdürdüğünü tahmin etmek zor olmasa gerek.
DİB, müftülük üzerinden Dersim’e ayrı bir önem vermiş, kenti adeta fethedilecek bir yer olarak görmüştür. Müftülük üzerinden Alevilere şirin görünmek için başka yerlerde yapmadığı bir uygulama olarak aşure dağıtımları bile düzenlenmiştir! Dersim’de Kutlu Doğum Haftası kutlamaları da DİB tarafından özel bir şekilde düzenlenmiştir. DİB, Aleviliğe asimile etmek amacıyla bu uygulamalarını sadece Dersim’de değil, Alevilerin çoğunlukta yaşadığı tüm bölgelerde, kimi farklılıklarla sürdürmüştür.
DİB uygulamalarının bir başka örneğini de Cemevlerine dönük ayrımcı politikada görmekteyiz. DİB, Türkiye’deki tüm camilerin elektrik, su parasını karşılamasına rağmen sayıları çok sınırlı olan Cemevlerine yardım etmemektedir. Eşitsiz, ötekileştiren, ayrımcı bu yaklaşımın altında ise DİB’in ideolojik yaklaşımı yatmaktadır. DİB, Cemevini ibadethane olarak kabul etmemektedir. Tıpkı Cemevini “cümbüşevi, kültürevi” gibi yaklaşımlarla değerlendiren siyasi efendileri gibi...
DİB, dönem dönem yükselen demokratik Alevi mücadelesinin dayatmalarına rağmen Aleviliği kabul etmemekte ve kendi göre “alt kültür”, “özünü kaybetmiş Müslümanlar”, “sapkın inanç” gibi tanımlamalarla yok saymaya devam etmektedir. DİB’in yok sayıcı, tekçi, asimilasyoncu yaklaşımlarına rağmen Aleviliği Türk-İslam çizgisinde gören kimi Alevi dernek ve vakıflarının istemleriyse hemen kabul görmektedir. Cem Vakfı gibi oluşumların yurtdışına gönderdiği “dedelerin” maaşı, DİB tarafından ödenmekte, Alevileri Hac’a götürme organizasyonlarına destek sunulmaktadır. Bu çifte standartlı yaklaşımın hedefiyse bellidir. DİB nasıl ki kendi çizgisine yakın gördüğü tarikat ve cemaatleri destekleyip bazılarını dışlıyor, haklarında broşürler hazırlıyorsa, bazı Alevi derneklerine yaklaşımı da budur. Genel olarak Aleviliği reddedip yok sayarken, Aleviliği kendi çizgisinde benimseyenleri, Alevileri Türk-İslam çizgisine çekmeye çalışanları ise desteklemektedir...

Rakamların diliyle Diyanet
DİB, kuruluşundan bu yana en şatafatlı dönemini yaşamaktadır. Rakamlar ortaya koyulduğunda “laik bir sistem” iddiasındaki devletin Diyanet ucubeliği daha iyi anlaşılmaktadır.
l 2014 yılı bütçesi içinde DİB’e ayrılan pay 5 milyar 442 milyondur. Bütçeden ayrılan bu pay ile DİB, Türkiye’de en fazla bütçe ayrılan kurumlar arasında 13. sırada bulunuyor.
l 2014 verilerine göre Orman ve Su İşleri, Kalkınma, Gümrük ve Ticaret, Gençlik ve Spor, Ekonomi, Bilim ve Teknoloji, Çevre ve Şehircilik ile Avrupa Birliği bakanlıklarının içinde yer aldığı sekiz bakanlığın bütçesinin toplamı, ancak DİB bütçesi kadardır.
l Yine Türkiye’deki 30 üniversitenin bütçe toplamı ancak DİB bütçesine yetişebiliyor.
l 2010 yılı verilerine göre DİB’in personel sayısı 117 bindir. Bu sayıya AKP hükümetinin son yıllardaki kadrolaşma yaklaşımı göz önüne alındığında binlerce kişinin daha eklendiği kesindir.
l DİB’e bağlı cami sayısı 87 bindir. Bu sayıya kayıtdışı camiler dahil değildir. 2002 yılında 75 bin olan cami sayısı, AKP iktidarı döneminde 87 bine çıkmıştır. Oysa 87 milyon nüfuslu Mısır’da 67 bin, 77 milyon nüfuslu İran İslam Cumhuriyeti’nde 48 bin, bir başka şeriat devleti Suudi Arabistan’da ise 38 bin cami bulunmaktadır.
l 2011 verilerine göre Türkiye’de toplam okul sayısı yalnızca 67 bin iken hastane sayısı 1220’dir. Yani Türkiye’de her 3 bin kişiye 1 cami düşerken, her 60 bin kişiye 1 hastane düşmektedir. 2007 verilerine göre Türkiye’de 1900 kişiye 1 doktor düşmekteyken, her 780 kişiye 1 din görevlisi düşmektedir.
l Türkiye’de 1 opera, 11 bale, 10 heykel, 18 resim ve 38 tiyatro derneği varken; 35 bin cami yaptırma derneği bulunmaktadır.
Bu çarpıcı rakamlar gösteriyor ki, DİB sadece bir inanç kurumu olmanın ötesinde, parası, çalışanı, yaygınlığı ile artık en büyük irtica tehdidini oluşturmaktadır. Devlet İslamı’nı geliştirmeye, büyütmeye çalışan, devlet politikası ekseninde yanlışlara, kıyımlara, adaletsizliğe dini kılıf uyduran DİB, imkanlarıyla geçmişin şeyhülislamlarına rahmet okutacak güçtedir. Türk-İslam anlayışını hedefleyen on binlerce çalışanıyla DİB, Türkiye’deki inançların eşitliği, özgürlüğü açısından en büyük tehdittir.

DİB sorunu çözülmeden inançlar özgürleşemez
Devlet İslamı’nın temsilcisi durumunda olan DİB, tekçi yapısıyla ulus devlet anlayışının prototipini oluşturmuştur. Kurulan Kemalist cumhuriyetin ideolojik kodlamaları tekçi anlayış üzerine kurulmuştur. Tek din, tek dil, ırk anlayışı topluma dayatılırken toplumsal farklılık ve zenginlikler yok sayılmıştır. Farklılıkların katliam, soykırım, tehdit, asimilasyon ile tekleştirilmeye çalışıldığı devletin en büyük dayanağı ve destekçisi de DİB olmuştur.
Sünni/Hanefi Türk anlayışı ile örgütlenen DİB, devletin topluma dayattığı tüm gericiliklerin dini maskesini oluşturmuştur. Ermeni, Rum, Musevi gibi azınlıklara karşı üretilen kirli politikalara DİB, hiçbir zaman karşı çıkmamış; bilakis toplum içinde dinen bunun uygunluğunu savunmuştur. Bu kirli politikalarda, kıyımlarda, kışkırtmalarda en önde din adamlarının olması, DİB’in uğursuz rolünü de göstermektedir.
Türkiye nüfusunun önemli bir kesiminin inancı olan Aleviliğe dönük yok sayıcı, ötekileştirici, hakaret içerikli, hasmane tutumun sahibi olan DİB, asimilasyonun ve tekçiliğin en büyük uygulayıcısıdır. Öyle ki, dönem dönem siyasi çıkar amaçlı bazı siyaetçilerin Aleviler için menfi söylemlerine ilk karşı çıkan da DİB olmaktadır. Devlet zihniyetine yakın kimi Alevi örgütlerine söz veren başbakanlar DİB’i aşamamış; DİB’in tehditlerinden dolayı Alevi sözünü ağızlarına dahi almak istememişlerdir.
İsmet İnönü, tek partili CHP iktidarının son dönemlerinde Alevilerin DİB’te temsiliyeti önerisi götürdüğünde, o dönemki kudretine rağmen sert tepki almıştır. Verdiğimiz örnekler gibi sayısız örnek verebiliriz. Bu örnekler de gösteriyor ki DİB, sadece hükümetlerin talimatıyla yürümüyor; hükümet kararlarını etkileyebilecek bir siyasi güce de sahip.
Cumhuriyet, ilanından bu yana hiçbir zaman gerçek anlamda laik olmamıştır. Laikliği siyasal çıkarlar temelinde bir argüman olarak ortaya koymuş ama yaşamda laik davranışı gösterecek hiçbir pratik adım atmamıştır. Laiklik ve din olgusunu toplumsal mühendislikte kutuplaştırıcı argümanlar olarak kullanmıştır. Hangi dönemde hangi argümana ihtiyaç duyulmuşsa o öne çıkarılmıştır. Dolayısıyla Kemalist cumhuriyet nasıl İslam’ı devlet İslamı’na dönüştürmüşse, laikliği de devlet laisizmine (Beyaz Türk laisizmi) dönüştürmüştür.
Türkiye’de çeşitli din ve inançlara mensup insanlar, bu toprakların zenginliğidir. Her inanç, kendini özgürce, eşitçe yaşama ve yaşatma hakkına sahiptir. Bunu sağlamanın yegane yolu ise gerçek anlamda laikliğin toplumsal zihniyet olarak egemen kılınmasıdır.
Türkiye’de gerçek laikliği, inançsal barışı sağlamanın yegane yolu ise Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasıdır. On binlerce kadrosu, devasa bütçe ve örgütlülük düzeyiyle Sünni-Hanefi kesimin temsilcisi konumunda olan, bunu farklı mezhep ve inançlara dayatan DİB kaldırılıp herkesin gönüllü yer alacağı “özgür inanç kurulu” benzeri bir temsiliyet sağlanmalıdır. Egemenlerin “DİB olmazsa irtica/gericilik büyür” söylemi, koca bir yalan, aldatmacadır. Bu, gerçekleri maskelemenin ve toplumu korku üzerinden teslim almanın ifadesidir.
Bugün Türkiye açısından en büyük irtica ve gericilik kaynağı, bizzat DİB’tir. Bunun için de DİB’ten kurtulmak, inançların özgür, eşit yaşamı açısından bir zorunluluktur.
DİB’in kaldırılmasını ve gerçek anlamda laik bir toplum yapısı ile yeniden farklılıklar zenginlik olacaktır. Ulus-devlet anlayışının argümanları olan milliyetçilik ve din olgularının halkları, inançları birbirine kırdırma, boğazlatma siyaseti yerine demokratik ulus perspektifi ile inançların eşit, özgür birlikteliği egemen oldukça, kazanan halklar, inançlar olacaktır.


ERGİN DOÐRU*


* DBP Dersim eski İl Başkanı olan Ergin Doğru, 29 Nisan 2015’te, aldığı 2 yıllık hapis cezasının Yargıtay tarafından onanması ardından tutuklandı. Bu makale, gazetemize mektup yoluyla gönderdiği “Cumhuriyet Sürecinde Din ve Diyanet Gerçeği” başlıklı uzun makalesinden kısaltılarak alındı. Yazara mektup göndermek isteyenler için adresi:
Kınık K1 Tipi Kapalı İlçe Cezaevi 3. Koğuş - Kınık/İZMİR