
Eylemin tek bir talebi olması tarihselliği hakkında yanıltıcı bir yoruma yol açmamalı. Önderliğimizin sağlık ve güvenlik koşulları her zaman büyük bir önemle ele alınmıştır. Önderliğe yaklaşımın Özgürlük Hareketi açısından savaş ve barış gerekçesi olduğu her zaman vurgulanmıştır.
Erdoğan Dolmabahçe Mutabakatı’nı yok sayarak, Kürt sorunu yoktur dediğinde resmi olarak savaşacaklarını ilan etmiş oluyordu. Fiili saldırı da arkasından geldi, 24 Temmuz’da ağır bir bombardıman yapıldı. Halbuki görüşmeler uzun sürmüş, artık müzakere aşamasına gelinmişti. Bu süre içinde de çatışmalar durmuş, cenazeler gelmez olmuştu. Son görüşmede de Başkan Apo bir hafta sonra gözlemci heyetiyle gelirsiniz ve müzakereler başlar, demişti. Tam müzakereler başlayacakken Erdoğan süreci bitirdi.
Erdoğan ve hükümetin yaptığı ilk iş savaşı İmralı’dan başlatmak oldu. İmralı’yı hem kendi iç hukukunu hem de uluslar üstü hukuku hiçe sayarak dünyaya kapattı. Daha önceki savaş ve çatışma dönemlerinde de AKP hükümetleri aynı yönteme başvurmuşlardı. Erdoğan ve partisi AKP ne zaman savaşı başlatsa ve Kürtlere saldırsa, ilk hedef hep İmralı oldu. Savaşın başlatıldığı yer İmralı olduğu için durdurulacağı yer de İmralı’dır.
İmralı’da bulunan tutukluların aile ve avukatlarıyla görüşmeleri belirttiğimiz gibi yasa hükmüdür. Ancak AKP savaşı göze alıp Kürtlerin varlığını hedeflediği için yasaları da yok sayıyor. Eğer Türkiye’de barış ve ateşkes olacaksa, yasalara uyulacaksa, demokrasi dikkate alınacaksa ilk belirtisi ve uygulanma alanı İmralı olacaktır.
Tarihsel ve siyasal realite bu olunca demokratik siyaset alanında çalışan, barış ve çözüm isteyenlerin tek bir taleple, Başkan Apo’dan haber alınsın, güvenliği sağlansın diye açlık grevine başlamaları son derece anlaşılır bir durumdur. İmralı görüşmeleri sağlanmadan, Başkan Apo’nun sağlığı hakkında bilgi alınmadan barış ve demokrasi konusunda herhangi bir adımın atılmayacağı çok açıktır.
Şu denilebilir; savaş hallerinde de tarafların savaş hukukuna uyması, tutuklu veya esirlerin haklarına saygı göstermeleri gerekir. Ancak Türk hükümetleri söz konusu Kürtler ve liderleri olunca savaş hukukunu da iç hukuklarını da taktıkları yok. Böyle olduğu için kriz ve çatışmalar derinleşiyor. Diyalog ve siyaset yoluyla çözülecek sorunlar çözülmüyor ve savaşların, çatışmaların konusu oluyor. Çünkü cumhuriyet kurulduğundan beri Kürt halkına dönük inkar ve imha stratejisinden vazgeçilmedi. Eğer devlet ve hükümetler Kürt halkının varlığını tanırsa görüşmelerden ve haklarını tanımaktan kaçmaz. Demokratik kanalları açarak, görüşmeler yoluyla bir çözüme gider. Kürt sorununun bu kadar çıkmaza girmesi ve şiddete endekslenmesi inkar ve imha politikalarının terk edilmemesiyle ilgilidir.
Erdoğan bir darbe ile 7 Haziran seçimlerini ortadan kaldırdı. 1 Kasım miting meydanlarında en çok güvenlik ve istikrarı öne çıkardı. Türkiye halklarını düşünemez hale getirmeye çalıştı. ‘Biz gelirsek güvenlik gelecek yoksa şiddet ortalığı saracak’ dedi. Ancak şiddet ve savaşın kaynağı direkt kendileriydi. İktidarı aldılar ama Türkiye daha çok şiddetin girdabına battı. İçeriyle yetinmediler şimdi direkt orduyu Suriye’ye sokarak şiddetin ve savaşın alanını genişlettiler.
Bütün bunların yanında 15 Temmuz’da bir darbe girişimi oldu. Çok sayıda insan öldü. Binlerce subay ve general ordudan atıldı, tutuklandı. İmralı adasında görevli subayların da bu darbeye karıştığı söylendi. Bu savaş ve karmaşa ortamında hala İmralı’yı dünyaya kapatmak Kürt halkını daha fazla endişelendirir. Hükümet halkı ve siyaset alanını rahatlatmak istiyorsa bu çok kolay sağlanabilir. İmralı’ya ziyaret olanağı tanır. Bu herhangi bir siyasi taviz veya geri adım vb. olmaz. Çünkü bu yasal bir haktır.
Hükümet açık ki, Önder Apo’yu hem halka hem de özgürlük hareketine karşı bir koz, rehin olarak kullanmaktadır. Buna karşı çıkmak, itiraz etmek son derece meşru bir haktır.
Kürt halkı büyük direnişler sergilemiş, büyük bedeller ödemiştir. Bu konuda da güçlü bir deneyime sahiptir. 12 Eylül’ün zorbalığına karşı zindanlarda 14 Temmuz büyük ölüm oruçlarına tanık olmuştur. O günlerden bugüne kadar zindanlar boşalmamış, direniş kültürü topluma mal olmuştur. Yüzlerce insanın katıldığı, tüm toplumu hareketlendiren açlık grevleri vb yapılmıştır. Bu açıdan elli kişinin başlattığı açlık grevini önemsemek ve etrafında kenetlenmek gerekiyor.
Türkiye’de tüm halklar, sol ve demokrasi güçleri, tüm kurumlar AKP’nin hukuksuzluğunu ve zorbalığını reddederek direnişi dalga dalga tüm alanlara yaymalıdır. Direniş meşru bir haktır. Bir yerde zorbalık ve hak tanımazlık varsa orada karşı çıkmak da olacaktır. Strasbourg’ta üçüncü haftasında devam eden açılık grevini desteklemek, direnişi yükseltmek açısından önemlidir. Direnişin olmadığı yerde insanlık, hak ve adalet biter. AKP’nin faşist ve yasa tanımaz keyfi tutumu, zorbalığı halklarımızın görkemli direnişi ve örgütlü duruşuyla aşılacaktır.
Muzaffer Ayata