Kimilerine göre dinler böyle doğdu; kimilerine göre ise peygamberler bu arayışı ortaya çıkardı. Ancak ulaştığımız noktada elle tutulur, gözle görülür ve deneyle ispatlanır tatmin edici hiçbir hakikate ulaşılmış değil.
21. yüzyıl insan merkezli gerçek algısına veda ettiğimiz bir yüzyıl olmaya aday. Kuantum fizikçileri artık şunu açık açık söylüyor: Gerçek, insan algısı ve sezgisinin çok uzağında. Daha farklı bir deyimle bizlerin neden sonuç, başlangıç son ilişkisi gibi basit çerçevelerle binyıllardır çalışan beynimiz basit bir şekilde gerçeğin doğasını anlayacak kapasiteden yoksun.
Evrensel anlamda gerçek açıklamasını en keskin ve bilim dünyası tarafından en geniş şekilde kabul gören şekilde yapan materyalist bakış açısının, insanın gerçek algısının bir illüzyondan oluştuğu, illüzyonu esas aldığı bugün modern fizikçilerin kabul ettiği bir gerçek.
Modern bir bakış açısıyla düşünen biri için kısa bir süre öncesine kadar bu düşünceleri ifade eden “dindar” bir kişiyi yok saymak kolay olabilirdi. Ama modern fiziğin Niels Bohr ve Werner Heisenberg gibi efsanevi isimleri yok saymak pek de mümkün değildi.
Kuantum mekaniğinin kurucusu olan bu ikili dünya tarihinin gelmiş geçmiş en kesin fizik kuramlarından birini geliştirdi. Bu kuram güneşin nasıl ışıdığını, moleküllerin nasıl birleştiğini, demirin nasıl manyetik bir alana sahip olabileceğini ve hatta maddelerin nasıl katı olduğunu açıkladı. Bunun uygulamaları da bugün bilgisayar çiplerini üretmemiz, lazer ışınını kullanmamız gibi modern yaşamın temellerini oluşturan gelişmelerin anahtarı konumunda.
Yaşam tecrübemiz içinde büyük oranda hepimiz çevremizi saran nesnel bir dünya olduğunu gösteriyor. En azından biz öyle düşünüyoruz. Elimizle tutabildiğimiz ve etkileşim içinde olabildiğimiz objelerden daha gerçek ne olabilir ki? Dünyanın bir illüzyon olduğunu geçmiş bazı dini öğretiler ve inanç sistemlerinden işitmiştik. Peki ya bunları dünya tarihinin gördüğü en parlak zekalardan duymak bize neler hissettirecek?
Bohr: “Çevremizde gerçek olarak gördüğümüz her şey, gerçek olarak nitelendirilemeyecek yapıtaşlarından ibarettir.”
Heisenberg: “Bizim doğayı gözlemlemiyoruz, doğaya bizim sorgulama metodumuzu uyguluyoruz.”
Bunlar bilim insanlarından duymaya çok alışık olduğumuz sözler değil. Bunun çok ciddi bir açıklaması olması gerekmez mi?
Bilim insanlarına göre gerçeğin varlığı için her şeyden önce gözlemci bir bilincin varlığı gerekli. Bilincin olmadığı yerde bir gerçekten bahsetmek mümkün değil. Gözlemcinin yarattığı gerçeğin tek bir referansı var: Gözlemcinin kapasitesi.
Gözümüzün gördüğü her şey önce sinyallerle beynimize aktarılıyor. Saniyenin onda biri kadar sürede aldığı görüntüyü işleyen beyin üç boyutlu hologramlar yaratarak çevremizin yansımasını beynin diğer bölgelerine gönderir. Sürekli olarak yenilenen bu hologramlar bizim çevremizdeki gerçeği anlamamızı sağlar.
Her ne kadar bazıları beynin keşfedilmemiş birçok özelliği olduğunu ve bu özelliklerin insana olağanüstü güçler kazandıracağını savunsa da insan algısında ciddi sınırlar var. Beynin doğal sınırları çerçevesinde her şeyi üç boyutlu olarak algılayan insanın fiziksel evrenin sadece çok küçük bir kısmını görme yeteneğine sahip olduğunu iddia etmek pek de yanıltıcı bir çıkarsama değil. Yani bu duruma göre içerisinde (!) bulunduğumuz bir evren realitesi yok. Bize göre, her an sonsuz kombinasyon ile varyasyon üreten daha doğrusu açığa çıkaran kuantum potansiyelin; algılanana göre var ettiği boyutları; insanın, 4 il 7 angstrom arası dalga boylarında görsel olarak algıladığımızı maddeye çeviren yapı dalgalar skalası, aynı potansiyelin 16 ile 16 000 MHz arasında ki frekans okyanusunu beynin dönüştürerek önümüze „madde ve ses“ olarak açığa çıkarışından; bir mikro organizmanın „bakteriyofaj“‘ın genomsal kullandığı veritabanı sonucu algıladığı evren farklılaşır. Kullandığı beden, algılayacağı boyutu sergiler. Bu bir hayvan, insan, bir virüs veya bakteri için geçerlidir.
Fizik penceresinden bakılacak olursa, kütlesel fiziğin göreceliğinden değil; metasından bakarsanız enstantanelerin her an var olduğunu ve bunu dilediği bir biçimde algılanana göre açığa çıkardığını farkederiz. Yeni evren her algılayan için farklı görünümlere girme yeteneğindedir. Ya da insan onu algılama yeteneğinden uzaktır.
Bu konu sadece kuantum fizikçileriyle başlayan bir varsayım değil. Antik çağlardan günümüze kadar çok sayıda felsefeci ve din alimi farklı şekillerde kuantum düşüncesinin yaklaşımını benzer şekillerde ifade ettiler.
Bunlardan bazıları:
Buda, “Biz ne düşünüyorsak, oyuz” demiştir.” “Düşüncelerimizle yarattığımız her şeyiz. Biz, düşüncelerimizle yarattığımız her şeyiz. Biz, düşüncelerimizle dünyayı oluşturuyoruz.”
Hindular’ın, Hıristiyanlık öncesi Brihadaranyaka Upanişadlar’ın da, “İnsan eylemleriyle kendisini yaratır. İnsanın arzuları ne ise kaderi de odur” diye yazar.
Ve dördüncü yüzyıl Yunan filozoflarından Iamblichus da şöyle demiştir: “Doğadaki her şey kader tarafından kontrol edilmez, çünkü ruhun kendine özgü bir ilkesi vardır.”
“İsteyin size verilecektir... Eğer imanınız varsa sizin için hiçbir şey olanaksız değildir” der İncil.
Ve Kabalistik kitap olan On Üç Yapraklı Gül’de Rabbi Steinsaltz, “Kişinin kaderi, kendisinin yarattığı ve yaptığı şeylerle ilişkilidir” diye yazar.
Tibet’in tantrik mistikleri düşüncelerin ‘maddesine’ tsal adını vermekte ve her zihinsel eylemin bir gizemli enerjinin dalgalarını üretmekte olduğunu ileri sürmektedirler. Onlar, tüm evrenin zihnin bir ürünü olduğuna ve tüm varlıkların kolektif tsal’ları tarafından yaratılıp, canlandırıldığına inanmaktadırlar. İnsanların çoğu bu güce sahip olduğunu bilmemektedir, diyor Tantristler, çünkü sıradan insan zihni, “büyük okyanustan ayrılmış ufak bir gölcük gibidir.” Yalnızca büyük yogilerin zihnin daha derin düzeyleriyle ilişki kurabildiği ve böylesi güçleri şuurlu olarak kullanabildiği söylenir, bu amaca erişmek için yaptıkları şeylerden biri de diledikleri yaratıyı sürekli olarak imgeleme çalışmaları yapmaktır. Tibet’in tantrik metinleri, bu gibi amaçlar için oluşturulmuş imgeleme çalışmaları ya da “sadhana”lar ile doludur.
Bunlar ne kadar bugün ulaştığımız düzeydeki gerçek algısına yakındır bilinmez. Ama insan evladı kendi düşünce ve algı sınırlarının dışındaki evrene ulaşmak için daha büyük adımlar atmak zorunda. Evren ve zaman denklemi içerisinde varoluşu, nedenleri sorgulamanın tek yolu bu.
DOÐAN KAYTAN: Gerçek ve illüzyon