Hızı azalması gerekirken artan ekolojik yıkım-sömürü ve endüstriyel-kimyasal gıda üretimi sağlığı çok olumsuz etkilediği ortada. Salgınlar bunun aşırı bir dışa vurumu ve kontrol dışına çıkmasıdır.
ERCAN AYBOĞA*
Birkaç aydır gündemde olan Koronavirüs salgınının neden çıktığına dair sorulara çok cevaplar verilmektedir. Hem zor hem de kolaydır cevabı. Çok büyük ihtimalle doğru olmayan açıklama; ABD, Çin veya başka bir devletin bilinçli bir şekilde virüsü “biyolojik silah” olarak devreye koyduğu beyanlarıdır. Kanıtı gelmeyene kadar bunu iddia etmek veya buna inanmak yanlış. Koronavirüs ne bir kader veya doğal afettir, ne de birilerin hedefli ortaya çıkardığı bir silahtır.
Korona (Covid-19) virüsü bir hayvandan insana Çin’de 2019’de bulaşsa da, asıl nedenlerini kavramak için daha geniş bakmak gerek. SARS, kuş gribi H5N1, Zika, domuz gribi gibi çok sayıda virüs salgınlarını siyasal-ekonomik etkileri bakımından kat be kat aşan Koronavirüsün nedenini, sanayileşmenin bu dünyada neden olduğu ekolojik yıkım ve sömürüde aramak gerekir.
İnsan bedeni kâr alanına dönüştü
Antik Çağ ve Ortaçağ’da on milyonların ölümüne neden olan salgınlar kötü hijyenik şartlar ve başka nedenlerden dolayı ortaya çıktı ve bunların çoğu 20. yüzyılda yenildi. Ancak 20. yüzyılın 50’li yıllarından beri yaygınlaşan yeni tür salgınlar yepyeni bir risk oluşturuyor. Bunların arasında örneğin bugüne kadar 36 milyon insanın ölümüne neden olan AIDS de var.
20. yüzyılda gezegenimizde endüstriyalizme dayanan kapitalizm bütün ülkelere yayıldı ve girmediği coğrafya neredeyse kalmadı. Kapitalist modernitenin neoliberalizm aşamasında tüm coğrafya, üstü ve altıyla bir yatırım ve kâr alanı olarak görülüp sömürülüyor. Son 30 yıla bakarsak ekolojik yıkımda en önde Brezilya, Hindistan, TC, İran, Meksika ve Çin gibi henüz endüstriyel devletler kadar tüm coğrafyasını kar alanına çevirmeyen devletler var. Coğrafya ile birlikte insan bedeni de kar elde edilecek meta haline getirildi.
Hayvanların alanları daralttık
Doğanın sömürüsü öyle bir hal aldı ki, dünyanın çoğu ormanları, akarsuları ve dağları, ısınma, kentleşme ve özellikle de endüstriyel tarım ve hayvancılık için yok edilip sömürülüyor. Yok olan sayısız hayvan ve bitki türlerin geri kalanların yaşam alanlarını çok sınırlandırdı ve birbirinden kopardı. Son yıllarda derinleşen iklim değişikliği (krizi) bu durumu daha da vahim hale getiriyor.
Bu açıdan Koronavirüsün bir hayvandan insanlara geçtiğini düşünürsek, suçu hayvanlarda görmek yanlış. Le Monde Diplomatique’in Mart sayısında Sonia Shah bu durumu şöyle açıklıyor: “Özellikle bu hayvanların bize bulaşmaya hazır ölümcül patojen etkenlerle enfekte olduğuna inanmak yanlıştır. Gerçek ise, onlardaki mikropların büyük bölümü, herhangi bir kötülük etmeden onlarda yaşıyor.“ Yani insanların kurduğu siyasal-ekonomik sistemler, doğadaki hayvanları sıkıştırmaları sonucu bu mikroplar insanlara geçip ölümcül hale gelmesinin temel nedenidir. Ve gelecekte de tehlike altında kalan hayvanlardan insanlara geçecek olan virüsler sonucu salgınların devam etmesi bekleniyor.
Endüstriyel hayvancılık mikropları ölümcül düzeye taşıyor
Salgınlar açısından ikinci büyük tehlike endüstriyel hayvancılıktan geliyor. Endüstriyel ve artan şekilde “kalkınan” devletlerde büyük endüstriyel yöntemlerle hayvan çiftliklerinin kurulması, birçok başka etkinin dışında (toprak, hava ve yeraltı suların kirletilmesi gibi) salgın riskini de arttırıyor. (On) Binlerce hayvan bir çiftlikte çok dar alana sıkıştırılıp endüstriyel ve kimyasal gıdalarla azami bir hızla yetiştiriliyor. Anormal şekilde 40 günde tavuk kesilecek şekilde yetiştiriliyor. Bu koşullar mikropları ölümcül patojen etkenlere dönüştürmesi için idealdir. Ancak insanların çoğu – ağırlıklı alt sınıflar - bu endüstriyel eti yemekten çekinmiyor ve bu bedene orta vadede zarar verdiği ortada. Halbuki bu kadar et yemek zorunda değiliz, sebze ve kuru bakliyelerle de sağlıklı beslenme mümkün.
Bu çerçevede fabrikalardaki endüstriyel gıda üretimi de sağlık açısından genelde sakıncalı. Büyük kâr elde etme amaçlı fabrikalar, artan şekilde kimyasal deneyler sonucu geliştilen koruyucu madde, renklendirici, tatlandırıcı ve başka maddeler katıyorlar. Bu maddelerin insan bedenine etkilerinin ne olduğu çok da bilinmiyor. Hükümetler de ekonomik kalkınma adı altında bunlara izin veriyorlar. Organik üretim ise bunun karşısında %5’i geçmiyor ve orta-üst sınıflara mahsus bir konu. Organik gıdayla beslenen 60 yaşındaki bir insan ile az gelirli ve şekerli ve ucuz gıdayla beslenen biri arasındaki farkı artık kolayca görebiliyoruz.
Virüs sanayileşmiş ülkeleri etkiliyor
Hızı azalması gerekirken artan ekolojik yıkım-sömürü ve endüstriyel-kimyasal gıda üretimi sağlığı çok olumsuz etkilediği ortada. Salgınlar bunun aşırı bir dışa vurumu ve kontrol dışına çıkmasıdır. En çok vurduğu kesimler ise sağlık sistemlerinin zayıf olduğu toplum/devletlerdeki insanlar. Koronavirüsün şu an ağırlıklı sanayi ülkelerini etkilediğini görüyoruz, ama bu değişebilir. Asıl büyük facia o zaman yaşanır. Güney Kore ve İran’a bakalım, ne olduğu daha iyi anlaşılır.
Özgürlük ve dayanışma ile aşabiliriz
Kapitalist modernite mevcut ekolojik-iklimsel, sosyal ve sağlık krizinin temel nedenidir. İddia ettiği gibi buna çözüm bulamaz. Son yıllarda atılan adımların neredeyse hiç etkisi yok. Çok boyutlu bu kriz gittikçe büyüyor. Halbuki eleştirel sivil toplum örgütleri on yıllardır neler yapılacağı öneriyor. Doğayı koruyup restore edelim, çok daha az tüketelim, yaşam tarzımı değiştirelim, ekolojik yaşamı demokratik ve cinsiyet özgürlükçü perspektif ile bulunduğumuz yerde geliştirelim, dayanışmacı insanlar olarak sağlık hakkını uygulayalım. Kısacası özgürlük ve dayanışma için aktif olalım.
* Mezopotamya Ekoloji Hareketi