Medya DOZ

Biz küçükken masallar anlatırlardı annelerimiz, ninelerimiz, masalın kahramanını yanı başımızda hissederdik. Kış gecelerinde dinlediğimiz masalın sakinleri için tasalanır, endişelenirdik. Onların derdine de yanardık. Bencil değildi duygularımız. Bizim dışımızda da bir dünya var bilinciyle yaşardık. Etrafımızda dönmüyordu dünya, biz anlamın peşinde koşuyorduk. Bir sözün anlamını öğrenmek için bir altın veriyordu masallarımızın kahramanları. Masallarda sözün değeri altın ile ölçülüyordu. Tuşlara basıp öğrenmiyorduk. Az konuşuyor, çok dinliyorduk. Dizlerimiz düşmekten yaralıydı... Ellerimizi toprak sınardı. Sabahın serinliğini, suyun derinliğini, rüzgarın dinginliğini kendimizden ayrı bilmezdik. Bize yakın ise bizdir.

Ateşte kavrulan firikin tadı, dalından koparılan incirin sütü, bastığımız çimlerden yükselen yonca ve kekiğin kokusu... Ninem koyunlar ile dertleşip onları sağarken onlara "annem" diye hitap ederdi. Her koyunun bir ismi vardı ve bu onları en az bizim kadar öznel yapıyordu. Kejê, Bozê, Nazo, bile bizim bilmediğimiz ninemin hikayelerini dinlemiş oluyordu. Toplanan susamın, biçilen mercimeğin bile bir öyküsü vardı. Ekmeğimizin üstüne kaymak koyan bereketli ellerin sahipleri kadınlar, her gün yeni bir şey anlatırdı bize... Çimlere sıcak su dökmenin günah olduğunu, ağacın da bir canı olduğunu. Toprağa hor davranmanın bir cezası olduğunu... Doğum yapan bir hayvana yardım etmenin en büyük sevap olduğunu, emek harcayan insanın ruhunun arındığını... Bunları her gün saygın kadınlardan duymak insanı istemeden bilge yaparmış meğer.

Meğer eskiden hayatımız masalın ta kendisiymiş. Bunu nasıl anlıyoruz? Çünkü şimdilerde kabusun içinde, cehaleti yaşıyoruz...

Doğadan kopan insanın felaketine bir isim bulma arayışı insanı bazen bir çıkmaza sürüklüyor. Her şeyi o kadar çok hoyrat kullanmış ki insan şimdilerde hırpalayacak bir şey bile bulamıyor. Toprağa basamıyor, ağacın yapraklarına dokunamıyor, akan sularda yüzünü yıkıyamıyor. Doğa içinde arınamamak kadar acı bir şey olmasa gerek. Doğanın bencilliklerimizi cezalandırıp bizi sınadığı günlerden geçiyoruz. "Sevgi bir şeydir. Saygı çok şeydir." dediğimiz günlerden geçiyoruz. Doğa bizi sınıyor. Birbirimize dokunamıyoruz. Şımarıp yüz bulan insan kendisini biricik sanıp saygınlığı unutup sevmelerin yanılgılı hallerini yaşarken en çok kendine ve doğaya zarar veriyor. Bencil insanın doğaya ihaneti, yaşadığımız günlerin kehaneti oldu. Agresif ve dinlemeyen insanın değer yargılarında yaşanan erozyonlar o kadar derin ki ifade etsen doğal olan herşeye karşıt hale gelirsin çünkü insan doğal olmayan ne varsa yaşayarak bu günlere gelmiş.

Karantinadayız, hiç bir şeye dokunmamak ile cezalandırılmışız adeta. Ölülerini gömemez hale gelen, ölüsüne bile veda edemeyen insan susarak anlar ancak felaketini...

Çok uzak değil geçmişlerimize şiirler yazacağız. Hiç uzak değil doğanın koynunu ölesiye özleyeceğiz... Hoyratlıklarımızın bedelini ödeyen günler yaşarken gerçek anlamda insan olmanın derinliklerine dokunuruz belki. Belki gerçekten insan olma ihtiyacımız var. Zincirlerinden boşanırcasına tüketen insan gerçeğine doğanın da dur dediği bir zaman vardır. Belki de o zamandayız. Yaşanan bu günleri sadece kapitalizmin ürünü deyip geçmemek gerek. Bu günler kendimizle hesaplaştığımız günler. Bu günler doğadan özür dilediğimiz günler. Bu günler kof insan hallerimizden arınıp ekolojik bir varlık olma çabası vereceğimiz günler.

Faşizanlıkların her türlüsünü yaşayan bizler, doğa ile barışmadan, kendi özümüze dönmeden arınamayacağız. Belki de zalimden farkımız, doğa ile olan bağımız olacak. Yeniden ağaç ekince kendimiz olacağız. Bir hayvan ile konuşmayı başarınca dost olacağız. Toprağa dokununca, suyu hissedince doğal olacağız. Doğaya şiirler yazarak arınacağız.

Yıkılmış bir kentin yaralarına dokunuyorum

En çok anılarım kanıyor...

Bütün zamanların

Saçları uzayacak biliyorum

Ama sen hep gözlerini kaybettiğin o yerde

Tarihin tırnaklarını yontacaksın…

Ülkesiz hüznüne şiirler yazılır çocuk

Üzmesinler seni

Sonra bir susuyorsun

Lal oluyor bütün ceninler…