Herkes nefesini tutmuş, Kandil’den yapılacak açıklamayı bekliyor. PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın gönderdiği son mektup temelinde KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı’nın yapacağı açıklamanın mevcut kritik süreç açısından hayati önem taşıdığı belirtiliyor.
BDP heyeti, İmralı’da yaptığı son görüşme ardından Kandil’e gitti ve PKK yetkilileri ile görüştü. PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın son mektubunun Kandil’e ulaştırıldığı açıklandı. Mektubun içeriğinde ne olduğu hiç kimse tarafından tam olarak bilinmiyor. Her şey KCK yönetiminin yapacağı açıklamaya endekslenmiş görünüyor.
Bu durum süreç üzerindeki tartışmaları daha da artırıyor. Hem İmralı-Kandil hattında BDP heyetinin artan hareketliliği, hem de PKK Lideri’nin son mektubunda neleri yazdığının tam bilinememesi söz konusu tartışmaları daha yoğun kılıyor. TV kanallarında adeta rekabet halinde yoğun tartışmalar yapılıyor.
Ülkemiz 2013 yılında son derece hareketli ve sıcak bir baharı yaşıyor. Oluşturulan Akil İnsanlar Komisyonu ülkenin dört bir yanına yayılmış bulunuyor. Böylece tartışma meclis kürsüsünü ve TV kanallarını aşarak tüm topluma yayılıyor. Bu da başlayan tartışma sürecini çok daha yoğun ve yaygın hale getiriyor.
Elbette bütün bu gelişmeler toplumumuz ve demokratikleşme açısından çok iyi. Demirel’in ifadesiyle “Susan Türkiye’den konuşan Türkiye’ye” geçiş bir ilerlemeye işaret ediyor. Konuşarak ve tartışarak toplumca doğru yolu ancak bulabileceğimiz anlaşılıyor.
Fakat şu da bir gerçek ki, yalnız başına konuşmak, tartışmak yeterli sonuç vermez. Yoğunca konuşmak kadar, söylenenlerin içeriği de çok önemli. Elbette içerikle birlikte üslup da önemli. Yoksa ‘Boş konuşma’ denen durum da ortaya çıkabilir.
Nitekim yoğunlaşan bu tartışma sürecinde her türe rastlıyoruz. Son derece ölçülü ve içerikli, sorunların çözümüne ışık tutan değerli tartışmalar olduğu gibi, deyim yerindeyse ‘Ağzı olan konuşuyor’ türünden konuşmalar da az olmuyor.
Oysa doğru tartışmayı bilmek lazım. Çünkü, süreç o kadar kritik ve mesele o kadar hassas ki, hata yapma ve sürece yayma şansımız yok. PKK Lideri’nin ifade ettiği gibi, toplum olarak başarmaya mahkûm olduğumuz bir süreci yaşıyoruz. Bu da konuşan herkesin çok dikkatli, ölçülü ve yöntemli olmasını gerektiriyor.
Fakat pratikte yaşananlar hiç de böyle olmuyor. Örneğin, Başbakan’ın başdanışmanı milletvekili Yalçın Akdoğan bile, çok dikkatli konuşmaya çalıştığı bir TV programında PKK’den söz ederken “Bela” demekten kendini alıkoyamıyor. Konuşmasının bütünlüğü içinde bakılınca böyle dememesi gerektiğini insan rahatlıkla görüyor. Ancak belliki gerçek düşüncesi böyle. Konuşma içinde bilinçaltı olarak “Bela” kavramı dilinden dökülüyor.
Halbuki sürecin başarısı her şeyden önce üslûp düzeltmesini gerektiriyor. Karşılıklı saygı ve ortak yaşamın ilk işareti birbirine hitapta ortaya çıkıyor. Tabi çözümleyici içeriğe sahip görüşler ifade edebilmek de çok önemli. Kısaca karşıdakini hakir göremeyen ve hakaret etmeyen bir üslûba ve içeriğe ihtiyaç var.
Örneğin ekran başında tartışma izliyoruz. Tartışan grup içinde hem Türkler hem Kürtler var. Tabi sömürgeci egemenlik gereği her zaman olduğu gibi Türkler sorgulayıcı, Kürtler ise sorgulanıcı pozisyonda. Tersi olması gerekirken, yine de Türkler soruyor ve yeterli bilinçten yoksun oldukları için Kürt temsilcisi konumunda olanlar cevap vermekte zorlanıyor.
İlk bakışta insan, “Alışık durum” diyerek geçmek istiyor. Fakat biraz dinleme sabrını gösterirse, yaşanan durumun görünenden çok daha vahim olduğunu hemen anlıyor. O zaman insan şunu söylemekten kendini alamıyor: Böyle de olmaz ki! Bu biçimde tartışılmaz ki! Yapılacaksa bu iş doğru ve yeterli yapılmalı.
Çünkü göz göre göre yanlış şeyler tartışılıyor. Kulaktan dolma bilgiye sahip olan Kürt konuşmacılar “Türk milleti kavramına karşı olduklarını, Türkiye ulusu demek gerektiğini” söylüyorlar. Haksız ama son derece kurnaz olan Türk sunucu, karşısındakini iyi tanıdığı için, hemen “Niçin?” sorusunu soruyor. Tabi karşıdan herhangi bir yanıt gelmiyor.
Bunun üzerine, “Türk olacaksın diye işkence edildiği için mi?” diye yönlendirme süreci başlıyor. Bilgisiz olduğu kadar saf da olan Kürt konuşmacı yaşadığı sıkışmayı aşacağı umuduyla hemen onaylıyor. Halbuki ne alakası var. Türk milleti denerek işkence edildiği için, insanda nefret gelişir mi?
Nitekim yönlendirme ile istediği cevap noktasına çeken Türk konuşmacı, hemen ulaşılan sonuca sarılıyor. “Bugün Türk olmayı reddeden, yarın da Türkiyeli olmayı reddeder” diyor. Bu durumu Kürtlerin “Bölücü olduklarına” kanıt olarak gösteriyor. “Türkiye ulusu” demenin “Türkiye’yi bölmenin ilk adımı” olduğunu belirtiyor. Daha da ileri giderek “Kürtlerin Türk karşıtı olduklarını” iddia ediyor.
Çarpıtma ve ucuz suçlama ancak bu kadar olur! Tabi yarım doktorun insanı candan etmesi gibi, kulaktan dolma bilgiye sahip olan tartışmacı da çok haklı olunmasına rağmen insanı adeta suçlu duruma düşürüyor. Elbette olayın vahameti konuşmacılarla sınırlı kalmıyor. TV ekranında olduğu için, izleyen herkesi yanlış bilgilendiriyor.
Oysaki Kürt insanının Türkle, Türk milletiyle bir sorunu yoktur. Tersine şoven milliyetçi Türkün Kürtle sorunu vardır. Kürdü inkâr etmekte, yok saymak ve yok etmeye çalışmaktadır. Oysaki Kürtlerin Türkleri inkâr etmek, yok saymak ve baskı uygulamak gibi bir yaklaşımı, tutumu ve pratiği yoktur.
Gün gibi ortada ki, Kürtlerin Türk milletiyle bir sorunu ve reddi yoktur. Kürtlerin zorla Türk milleti yapılmasına karşıtlığı vardır. Kürtlere Türk milleti denilmesine karşıttır. Yoksa Türk milleti de Kürt milleti de yan yana birlikte var olabilir. Kürdü yok saymak için Türkü de inkâr etme çaba ve tutumuna gerek yoktur. Dahası kendini asimile etmeyen Türklükle Kürtlerin hiçbir sorunu yoktur.
Bu konular hassas ve önemlidir. Fikir beyan ederken yeterli bilgiye sahip olmak gerekir. Bu temeldeki doğru tartışmalar toplumu aydınlatırken, yanlış ve yetersiz tartışmalar da çözümsüzlüğü derinleştirip toplumu birbirine düşürür. Bu da süreci çıkmaza sokar.
O halde herkese umut veren bu sürecin ruhu gereği herkes son derece duyarlı, ölçülü ve dikkatli olmalı ve sürecin başarısına hizmet etmelidir!..