Önyargılar zihne belli sınırlar çeker ve bu sınır dışından söylenilen her söze, her görüşe ve her eyleme karşı çıkar. Bu tür davranışlar kişinin kişisel gelişimine set çeker ve belli sabit şablon fikirler meydana getirir.

Türkiye’de siyasal ve ideolojik tercihler başından itibaren bu zihniyet ve şablonlar üzerinde kuruldu. Halk olgu ve olayları yargılamadan bilinçsizce benimser duruma getirildi. Yalan yanlış bilgilerle manipüle edildi.

Devletin kışkırtıcı, ayırımcı tarzına medyanın nefreti makamındaki tarafgir ve önyargılı dili de eklenince, halk empatiden, insani değerlerden yoksun ırkçı ve saldırgan bir hale getirildi. Türkiye’de zaten öteden beri var olan “öteki”ne yönelik düşmanca algı ve tutumlar giderek büyüyen bir soruna dönüştü.

***

İnsanın görünen ve sunulanın ötesine geçebilmesi önyargılardan ve şablonlardan kurtulabilmesine bağlıdır. Aynaya baktığında kılıf bulmadan, mazeret üretmeden, kendini sorgulama dürüstlüğünü ortaya koyabilenler olayların asıl yüzünü daha kolay keşfederler.

İşte yakın zamanda “Anneanne Ben Aslında Diyarbakır’da Değildim” adıyla yayınlanan kitabın yazarı, gazeteci Tuğçe Tatari’nin Kürt sorununa bakışındaki değişimin böyle bir kendini sorgulama sürecinden kaynaklandığını söylemek yanlış olmayacak.

Bir dönem magazinel cemiyet hayatı, sosyete yaşantısı hakkında yazılar yazan gazeteci Tuğçe Tatari, Akşam gazetesinde çalışırken BDP heyetinin yol kesen gerillalarla kucaklaşmasını eleştiren bir yazı yazar. Bu yazıyla övgüler alırken Kürtlerden de eleştiriler alır ve zihinsel dönüşüm macerası da kendisini eleştiren Kürt arkadaşlarıyla tartışmasıyla başlar. Bundan sonra Kürt sorunu hakkında okumaya başlayan Tatari, Newroz’u izlemek üzere Diyarbakır’a gider. Bunun ardından da Kandil’e gider. Bu seyahatten döndükten sonra yazdığı yazı çok ses getirmesine rağmen gazete yönetiminin sansürüne uğrayan Tatari’nin işine son verilir. Ancak sonuna kadar gitme, anlama-anlatma çabası onu bir kez daha Kandil’e, öncesinde de Mahmur Kampı’na götürür. Ve sonuçta bu izlenimlerinin yer aldığı “Anneanne Ben Aslında Diyarbakır’da Değildim” adlı kitabını yayınlar.(Doğan Kitapçılık-İstanbul, 2015)

Bu kitapta Kürt sorununu resmi görüş çerçevesinde bellemiş ve ötesine geçmeyi pek denememiş bir “Beyaz Türk” gazetecinin meseleyi anlamak için giriştiği bir macera ve Kürt sorununa kayıtsız kalmanın samimi bir özeleştirisi var. Diyarbakır’ıın ruh hali var. Kandil, ve Mahmur gözlemleri ile kadın gerillalar ve onların hayata bakışları var. Doksanlı yıllarda hapis, işkence ve öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya kalıp Türkiye’de gazetecilik yapamadığı için Avrupa’ya göçen ve orda mesleklerini icra eden Ferda Çetin, Amed Dicle, Medeni Akgül, Hacer Katurman, Baki Gül ve Erdal Er gibi Kürt gazeteciler var. Ayrıca Pervin Buldan ve Aysel Tuğluk’la yapılmış uzun söyleşiler yer alıyor.

Kısaca; “Dokunmadan barışamayız” diyen bir yazarın Kürt sorunu konusunda düşünsel anlamda kişisel olarak katettiği yolu, izlenimlerini bir araya getirdiği bu kitap, bir övgü ya da yergi değil. Sadece meseleyi anlama ve anlatma çabasına bir katkı.