Cenap ÖZEK
Tarihte yer etmiş diktatörlerin hemen hepsinde ortak bir kader çizgisi vardır. Zaaflı toplumların kurtarıcısı kimliğiyle iktidara gelirler. Paranoyak bir zeka ve enerji ile ilk başlarda kronikleşmiş pek çok soruna geçici de olsa çözümler getirme becerisi göstererek özellikle eğitimsiz alt sınıf katmanlarında ciddi bir hayranlık hissi uyandırıp, bunu çeşitli araçlarla derin bir sadakate dönüştürürler. Bu şekilde efsunlanmış yığınlara olmadık kötülükleri yaptırabilirler, onları beraberlerinde kollektif intiharlara sürükleyebilirler.
Kendilerine bir nevi tanrı kimliği biçerek sürekli yüceltilme ihtiyacı içinde abartılı hedefler koyarlar ve bu yolda bir seferberlik hali yaratırlar. Bu hastalıklı durumun kendisini gerçekleştirdiği en son nokta ise savaştır. Önce ülke içinde düşmanlaştırdıkları karşıtlarına açtıkları savaş onları iktidar katında rakipsiz ve erişilmez kıldıkça zafer sarhoşluğu içinde gerçeklerle bağlarını yitirdikleri bir girdabın içinde bu sefer de fetihçi denemelere koyulurlar. Büyük suçlar işlemiş olmanın derin korkularını daha büyük suçlar işleyerek yenmeye çalışırlar. „Durdukmu düşeriz“ demeleri hep bundandır. Bu sonu belli bir gidiştir. Filmin sonu hiçbir zaman iyi bitmez. Bir an gelir ki büyü bozulur, inandırıcılıkları kaybolmaya başlar.
Bu kişilerin etrafında pervane olan yandaşlar yavaştan sıvışmaya ya da kendi tellerinden çalarak kişisel çıkarlarının peşinden gitmeye, batan gemiyi terketmeye başlarlar. İşlerin yolunda gitmediğine dair yukarıdan yayılan bu panik çok geçmeden sokaktaki insana da yansır ve bir kandırılmışlık duygusuyla beraber yıkıcı bir öfkenin nedeni olur. Diktatör için yolun sonu görünmüştür artık. Etkileme ve kandırma gücünü yitirmiştir. Ya postu kurtarmanın rezil seçeneklerini arayacak ya da sıkıştığı köşede şakağına sıkacaktır.
Bu özet anlatım bize Erdoğan’ın kaderi hakkında da bir fikir vermektedir. 24 Haziran seçimlerinin sahte sonuçlarıyla rakipsizleşen ve hukuk tanımazlığını hukuksal bir çerçeveye oturtan diktatör, muhalefetsizliğin keyfini süremeyeceği bir krizin eşiğinde her geçen gün gerçeklere meydan okuyan bir akıldışılığa savrulmaktadır. Bir yandan elinde dolar olan küresel akbabaların ülke ekonomisini ucuza kapatmak için ellerini ovuşturarak sırada bekledikleri bir sömürgeleşmeye kapıları ardına kadar açarken diğer yandan da içinde bulunduğu çıkmazı iman soslu bir milliyetçi dalgayla aşmaya çalışmaktadır.
Etrafı ittihatçı bozması Ergenekon kadrolarıyla çevrili bir sarayda öfke ve tövbe karışımı intizarıyla son derece titrek bir görüntü vermekte, ülkenin karşı karşıya bulunduğu emperyalist mali kuşatmaya İran benzeri ilkeli bir duruş yerine ‘dolara karşı Allah’ türünden ucuz hamasetlerle cevap ararken aslında affedilmeyi umduğu bir mucizenin duacısı olmaktadır. Kuşatma daraldıkça çaresizliği artacak ve kurduğu uğursuz düzen kumdan kaleler gibi yıkılacaktır. Er ya da geç böyle bir sonla buluşacaktır. Başta sermaye çevreleri olmak üzere ekonomik ve siyasi bir altüst oluşun arafesindeyiz. Kanal İstanbul benzeri sözü edilen hayali projelerin çok yakında açlık sınırında bir yaşama mahkum olacak milyonların gözünü boyamaya yetmeyeceğini birlikte göreceğiz.
Diğer yandan Kürdistan’ın işgali ile başlayan sınır ötesi saldırganlığın da çok uzak olmayan bir gelecekte nasıl bir bozguna dönüşeceğinin belirtileri de şimdiden İdlib’e yönelik kuşatmanın daralması ile kendisini göstermektedir. İşgal ordusu hızla yük haline gelmekte ve herhangi bir inisiyatif belirtisi gösterememektedir. Beslenen cihatçı sürülerin yakında bu topraklarda kendilerine yer bulamayacağı da doğru bir öngörüdür.
Kemalist parlamenter cumhuriyete geri dönülmeyeceği artık bellidir. Ancak Erdoğan ismi ile tescilli bu faşist diktatörlüğün kalıcılığından asla bahsedilemez. Bu kısa sürede yıkılma sinyalleri veren bir geçiş rejimidir. Neye geçileceğine dair karar verecek tarihsel güçler henüz sahne almış değildir. Devrimci muhalefetin geç kalmadan kolları sıvaması bu ülkede soluk almak isteyen milyonların geleceğini kurmak için yaşamsal önem taşımaktadır.