Türkiye ve bölge bir süredir önemli bir değişim, dönüşüm türbülansının içerisinde. Liberalinden İslamcısına, sekülerinden, otoriterine, küreselinden yereline tüm güçler bu türbülansın kendi lehlerine sonuçlanması için varlarını yoklarını ortaya koyuyorlar. 

İktidarlarını muhafaza etmek isteyenler de, yeni statükolar yaratmak isteyenler de ülkenin, bölgenin tüm tarihsel, güncel, sınıfsal, kültürel dinamiklerini kendi lehlerine harekete geçirmek için çabalıyorlar.

Arap Baharı diye kodlanan halk ayaklanmaları, Gezi isyanı, El Kaide-Nusra-IŞİD saldırganlığı, Kobanê direnişi ve zaferi nasıl önemli dönemeç noktalarıysa 7 Haziran seçimleri de sadece Türkiye’nin değil, bölgenin şekillenişinde önemli bir dönemeç noktası oldu.

Bir tarafta AKP eliyle kurulun İslami-otoriter rejim savunucuları, diğer tarafta hala eski statükonun yeniden tahkimi çizgisinden kopamayan CHP-MHP çıkışsızlığını 7 Haziran seçimlerinde egemenlerin diziliş adresleriydi.

Yıllardır verilen büyük emekler, bedeller ve fedakarlıklarla kurduğumuz Halkların Demokratik Partisi (HDP) bu türbülansın içerisinde tüm halklardan ezilenlerin ve emekçilerin yürüyebileceği bir patika açmayı başardı. Halklarımızda sermaye seçenekleri dışında bir seçeneğin yaratılabileceğine, büyütülebileceğine ilişkin bir inanç yarattı. Özel olarak Türkiye’nin batısında ama genel olarak tüm ülkede ve hatta bölgede, 12 Eylül darbesinin halklarımızı sarmaladığı demir kafes parçalanmaya, reel sosyalizmin yıkılışı sonrası oluşan umutsuz atmosfer dağıtılmaya başlandı.

Arap halk hareketleri, Gezi isyanı, Kobanê zaferi (son olarak Tel Abyad zaferi) ve HDP’nin 7 Hazran seçim zaferi ezilenlerin ve emekçilerin yüreğine kazanabilme umudu, bilincine egemenlerin senaryolarından birine mahkum olmadan kendi seçeneğini yaratabilme inancı kazandırdı. Bu dönüm noktalarının her birine elbette egemen güçler de müdahalelerde bulundu, kimilerini kontrol altına aldı, kimilerini farklı yönlere kanalize etti ya da şimdilik sindirdi. Ancak ne olursa olsun bu ayağa kalkışların izini bilinçlerden silemedi.

Özel olarak AKP hükümeti 13 yıldır işlediği günahların bedelinden kaçabilmek için HDP’yi baraj altında bırakma beklentisiyle tüm Türkiye çapında terör estirdi. Ama özellikle iki bölgede, Karadeniz ve Kürdistan’da büyük çaplı provokasyonlar örgütlendi. Giresun Fındıklı bürosu 8 kez kundaklandı, Samsun’da HDP mitingine faşist güruhun saldırısı organize edildi, Rize, Trabzon, Ordu, Sinop, Tokat ve Amasya’da tek bir gün irili ufaklı saldırılar yaşanmadan tamamlanmadı. AKP provokasyonun en büyüğünü ise halklarımızın en örgütlü olanına, Kürt halkına yönelik gerçekleştirdi. AKP devlet imkanlarıyla yaptığı engellemeler yetmezmiş gibi (çok sayıda arkadaşımız gözaltına alındı, kovuşturmaya uğradı, tehdit edildi vs.) Hüda Par/Hizbullah, IŞİD çeteleri eliyle de büyük katliamları dahi göze aldı. Tüm dünya Amed mitinginde patlatılan bombanın da, Erzurum mitingine yapılan saldırının da, katledilen yoldaşlarımızın da birinci dereceden sorumlusunun AKP ve Recep Tayyip Erdoğan olduğunu biliyor.

HDP’nin başarısını hazmedemeyen Cumhurbaşkanı Erdoğan PYD’nin Tel Abyad’daki başarısını da kaldıramıyor. Çünkü çok iyi biliyor ki bu süreç "HDP zihniyeti”nin başarısıyla sonuçlanırsa kendisi ve avenesi savaş suçluları olarak halklarımıza hesap verecekler.

Şimdi hepimize HDP’nin seçim başarısını örgütlü bir halk gücüne çevirmek düşüyor. Bizler burjuva siyasetçileri ya da halkın öz iktidarının sadece sandıkta kazanılabileceğine inanan ütopistler değiliz. HDP etrafında toplanan güç öz savunmasından, gündelik yaşamı ve siyaseti örgütlemeye bir nitelik kazanmazsa bugün lehimize görünen koşullar hızla aleyhimize dönebilir. O yüzden bir an önce zafer sarhoşluğundan çıkarak gerçekliğin görevleriyle HDP’yi kuruluş temelleri üzerinden örgütlemeye devam etmeliyiz. Bu konuda atacağımız doğru adımlar da yanlış adımlar da sadece HDP’nin değil halklarımızın kaderini belirleyecektir. 

* Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi Eşgenel Başkanı