Yaklaşık 4 ay önce, yağmurlu bir günde terk etmiştim Wan’ı. Depremin henüz birinci haftası bitmiş ikincisi başlamıştı. Açık bir yara gibiydi yitirilenlerin acısı; berbat haldeki köyler, viraneye dönmüş Erdîş ve karmaşa içindeki Wan... Şov yapan bakanlar ve başbakan, şu kadar çadır gönderildi lafına rağmen derme çatma brandaların altında yağmurdan korunmaya çalışan insanlar, o kargaşa arasında BDP ile hesaplaşmaya çalışan hükümet ve valisi, yağmalanan kamyonlar, her yanda dedikodular, depolarda dağlar gibi yığılmış yardım malzemelerine şaşkınlıkla bakan görevliler ve deliler gibi çırpınan gençler...
4 ay sonra yeniden Wan... Biraz daha düzene girmiş ama beklenen yazdan da aslında kaygılı, geleceği belirsiz bir kent.
 
Devletten şikayet edemeyiz ki!

“İçimiz acıyor” diyor Welat sigara molası verdiğimizde: “Bu kadar büyük bir acı varken, devletin Kürt hareketini ezmek için küçük hesaplarını düşününce içim acıyor ama bakın burada yeterli beslenemediği için bir küçük çocuk öldü, hatırlarsınız. Biz o gün çöktük, hiçbirimiz çalışamadık çünkü o bizim sorumluluğumuzdu. Asıl kendimizi sorguladık. Geçen gün bir eve gittik, insan insanlığından utanıyor; Kadın üç gündür sıcak bir şey verememiş çocuklarına, hala bunlar var Wan’da.”
Birinci gün ilk işim yardımların dağıtımında büyük rol oynayan gençlerle görüşmek oluyor. Halkların Kardeşliği Çadırı’na giriyoruz gecenin bir vakti.Daha önce çok küçük bir çadır vardı, şimdi büyümüş. Bugünlerde Samsun 19 Mayıs Üniversitesi’nden gençler var; daha önce de Boğaziçililer varmış. “İşi büyütmüşsünüz” diyorum. “Yok” diyor gülerek gönüllülerden Welat, “çadırı büyüttük ama iş küçüldü.” Sömestr zamanında daha canlıymış. “Toplamda bin - bin beş yüz kişi geçmiştir buralardan” diyor aynı gönüllü, şimdi daha azalmış sayıları. Kimileri mahallelerde yemekte, kimileri çadırda; ama sabah 07’de işbaşı var!

Dağlar nereye gitti?

Welat, aralıklarla da olsa işin başından beri olanlardan biri. En çok merak ettiğim şeyi, o depolardaki dağlar gibi eşya yığınlarını ve düzensizlik zamanlarını soruyorum. Karışık bir dönem yaşadıklarını kabul ediyor gençler; “Evet” diyor, “duruma hakim olmak zordu.” Gelen malzemeyi mecburen kurtarıp bir yerlere yığdıklarını, her ilden gelen kamyonların da bir an önce yükünü boşaltmak istemesiyle işlerin daha da karıştığını anlatıyor. “Sokaklarda silahlar konuşuyordu; ilk günlerde şehrin giriş mahallelerinde yapılan saçma dağıtım girişimlerinin üstüne biz gelince sıkıntısını çok çektik. Küfür de yedik, taş da yedik. Ama sonra yavaş yavaş o yığınlar tasnif edildi ve daha çok belirlenen adreslere yönelmeye başladık. Şimdi belki yine yetersiz ama en azından ara sokaklara kadar girip dağıtıyoruz, düzensiz bir durum yok.”

Kirli oyunlar
Kirli oyunlar döndürüldüğünü anlatıyor bir başkası. Mahalleleri ikişer kişilik ekiplerle gezip “belediyeden geldiklerini” söyleyen ve kimi zaman yurttaşların kimlik bilgilerini alan kişilerden söz ediyorlar. Bazen de aynı kişilerin belediye aleyhinde propaganda yaptıklarını halk anlatıyormuş. “Oysa” diyor genç gönüllü, “biz prensip olarak bir kadın bir erkek gideriz yardım dağıtmaya; yani bizden olmaları mümkün değil.”

Yoksulluk yeni değil ki...  
“Van zaten deprem öncesinde de yoksul bir yerdi” diyor Welat, “Ama deprem öncesinde Van’ın günlük hayatının yarattığı küçük küçük işler vardı; günde 10 lira, 15 lira kazanılan işlerdi bunlar. İnsanlar 300-400 lira aylık gelirle bir biçimde idare ediyorlardı. Depremin farkı bu işte. Şimdi artık o işler yok. Artık yalnızca yardımlarla ayakta kalıyor ve yaşamını sürdürüyor. Bu, bizim yaptığımız işin en kötü yanı. Yapmak zorundayız ama aslında bu kötü bir şey. Yani insanlar yardım paketleriyle yaşıyorlar ve beklenti yarattık. Yani adama iş vermiyoruz, paket veriyoruz.

Göç politik bir şey
“En kirli olanı Valilik eliyle yapılan Van’ı boşaltma çabasıydı” diye devam ediyor Welat, “Kirli bir asimilasyondu bu. Ama özellikle bu yoldan gidenlerin bir bölümü geri geliyor. Biz bunu mahalle dağıtımları sırasında anlıyoruz. Dağıtım yaptığımız bir mahalleden bakıyoruz yeni talepler geliyor ve şu kadar insan yeni geldi deniliyor. İnsanlar gittikleri yerlerdeki yabancılığa ve aşağılanmaya katlanamıyorlar.”
 
4 ayı değerlendirirseniz?

Welat anlatmaya devam ediyor: "Burada halk kendi kaderiyle baş başa bırakıldı. Hükümetin ciddi bir iş yaptığına tanık olmadım. 'On bin çadır dağıttık' dedikleri ilk günlerde de mahallelerde bir o çadırları göremedik. Çadırkentler de gerçekçi değildi. Bize, belediyeye gelen yardımlar engellendi, depremden önce de ayrım vardı, depremden sonra da sürdü. Vali, bir siyasi parti temsilcisi gibi çalışıyor Van’da. Üst kurumların hepsine cemaatçiler yerleştirildi. Depremde de aynı şeyler yaşandı. İHH havaalanının karşısında büyük bir arazide kent oluşturdu ve orası da Valilik tarafından tahsis edildi. Öte yandan hasar tespiti hala bir sorun. 4 ay geçmiş, esnafın, yurttaşların beklentileri karşılanmış değil. Sağlık açısından ise deprem sonrası sıkıntılıydı. Sağlık Bakanlığı, personel, ambulans gönderdi ama koordine edip çalıştıracak bir organizasyon yoktu. Gelenler atıl kaldı, ambulanslar boş boş bekledi, ortalık 112 doldu. Biz biliyoruz, personelin bir bölümü turist gibi gezdi burada ve gitti.
Bunun da ötesinde, Sağlık Bakanlığı’nın bütçesi Meclis’ten geçtikten iki gün sonra Van’da da katkı katılım payı uygulamaya konuldu. Yani Aralık sonunda Van’ın sorunları mı çözüldü de katkı payı gündeme geldi? Yani Van’da sağlık sorunları çözülmüş gibi gösteriliyor ama madem öyle, neden o kadar insanı il dışına kendi elinle gönderdin? Depremzedeleri kastetmiyorum, hastaları neden gönderdin işler yolundaysa? Kısacası, süreci yönetemediler; şimdi biraz toparlıyorlar ama arada da olan oldu zaten."


M. ENDER ÖNDEŞ