Şirin Gümüş, 1993 yılından bu yana tutsak. 1969’da, Mêrdîn’in Mahsertê ilçesine bağlı, Xirbe Şêx Mehmud (Fıstıklı) köyünde doğmuş. 24 yaşında, kızı Jiyan’ın doğumuyla hapse girmiş. Şimdi kızının yaşıyla hesap ediyor, kaç yıldır hapiste olduğunu. 21 yıl olmuş, hapse düşeli; 9 yıl 7 ay daha var, yatması gereken.


Halkın gönlünde sergi

Şimdilerde Kırıklar 1 Nolu F Tipi Cezaevi’nde bulunan Şirin Gümüş, resimle ilgileniyor. Tutsak düştükten sonra içinden yükseleni resimle anlatmak istemiş. Fikrini ve hayalini tuvale işledikçe de daha çok sevmiş çizmeyi. Bienallerde, kokteylli sergilerde üzerine bir işçinin yıllık geliri kadar fiyat konan, “al gülüm ver gülüm” sanatı da değil onunki. Sanatını paylaşmaktan, resimlerini dostlarına hediye etmekten keyif alıyor. Avrupa’ya satılması için gönderdiği resimlerinin gelirini de hapishanedeki diğer dostlarıyla paylaşıyor. Çizdiği onca resme karşın tek bir sergisi bile yok Gümüş’ün; ama resimleri birçok Kürt’ün evinin duvarını süslüyor. Bazıları öyle beğeniliyor ki, çoğaltılıp geziyor elden ele… Bunu öğrenen Gümüş, “Meğer dünyanın en güzel, en değerli, en kutsal ve en büyük sergisini ben açmışım. Zira halkımın gönlünde sergilemişim, resimlerimi” diyor.
Ressam Şirin Gümüş’le bir bienalin sergi salonunda değil; büyük bir kartel patronunun adını taşıyan bir sanat galerisinde de değil; üzerinde “görülmüştür” mührü bulunan mektuplarla söyleştik.

Resme başlama öyküsü

Gümüş, resme ilgisinin ilkokulda başladığını söylüyor. Dağa yerleşmiş köylerindeki ilkokulda okurken, resim derslerine hayli ilgiliymiş; fakat ilkokuldan sonra devam edememiş okula. Resim dersleri de bitmiş böylelikle. Resme başlamasının öyküsünü şöyle anlatıyor Gümüş: “Mücadeleye katılmadan önce, bir akrabamın kahvehanesine gider, oyun oynayanların yanına oturur, yaz-boz defterini alıp öylesine resimler çizerdim. Sonra çizdiklerimi yırtıp atar; yenisine başlardım. Tabii bu sırada yaz-boz defterini de heba ederdim. Bir gün kahvehane sahibi akrabam gelip, “Yeğen sana birkaç tane resim defteri alayım, onlara çiz. Vallahi sana yaz-boz defteri yetiştiremiyorum” dedi. Bunun üzerine gidip kendim resim defteri aldım; ama eski istekle yapamıyordum. Yaz-boz defterinin tadını vermiyordu. Hem, işten güçten de zaman bulamıyordum. Zira ailenin ağır yükü vardı omuzlarımda. Uzun süre resim yapmak tekrar gelmedi aklıma. Ta ki hapishaneye gelene kadar. Beni cezaevine teslim eden memurun, “Gidin, gidin. Mazlum Doğan Akademisi’ne gidiyorsunuz, sizi eğitirler” deyişi halen belleğimde.”

Operasyondan korunan resimler...

Hapishanede resme iyiden iyiye merak saldığını ve gece geç saatlere kadar çizmeye başladığını anlatan Gümüş, “Çok zor koşullarda, kıt imkanlarla ve yasakların ortasında; resimlerimin başına her an bir şey gelebilir endişesiyle çalıştım. Çünkü her an bir operasyona uğrayabilirlerdi. 19 Aralık Operasyonu’ nda en değerli hatta benim için kutsal olan resimlerim götürüldü.”
Özel bir resim eğitimi alma şansının olmadığını, ne öğrendiyse el yordamıyla öğrendiğini anlatan Gümüş,     “Cezaevine düşmesem belki de resim yeteneğimin hiç farkına varmayacaktım. Ne yazık ki, kendimizi bulma, tanıma ve eğitme alanımız buralar oldu” diyor.

Rembrandt ve Da Vinci hayranı

Gümüş, resimlerinde özel bir stil kullanıp kullanmadığına ilişkin sorumuza ise şöyle yanıt veriyor: “Kendime özgü bir stilim olduğunu söyleyemem; ancak Rembrandt, Da Vinci ve onların tarzına hayran olduğumu söyleyebilirim. Özellikle de Rembrandt’ın karanlıkla aydınlığın savaşını ifade eden, en koyudan en açığa giden resimleri, onun muhteşem tarzı, benim için kıble gibidir. Bunun dışında, elime geçen bütün boyaları kullandım. Kuru boya kalemlerden, pastel, guaj, sulu, yağlı akrilik ve en çok sevdiğim karakalem’e kadar, hepsini denedim. Daha çok somut resim çalışmayı beğeniyorum. Ama diğer stillerin de kendi içlerinde birçok güzelliği, anlamı var.”

Tema kadın ve çocuk

Resimlerinin ana temasının kadın ve çocuk olduğunu anlatan Gümüş, şöyle devam ediyor: “Sanırım bu tema benim dünyam. Gördüğüm ya da algıladığım mesaj acıdır, galiba. ‘Kadının çaresizliğinden daha büyük bir acının çocuğun çaresizliği’ olduğuna dikkat çeker, büyük usta Victor Hugo. Bunlar da acı ve hüzün olarak resimlerime yansıyor, somutluk kazanıyor. Bir ara otuz kırk civarında resim yapmış ve fotoğraflarını çektirmiştim. Fotoğraf çekmek için gelen cezaevi fotoğrafçısı, resimlere uzun uzun baktıktan sonra, ‘Şirin, ellerine sağlık, çok güzel olmuş; ama yaptığın bütün resimlerde hüzün ve gözyaşı var. Resimdeki at bile ağlıyor’ dedi. Ama ne yapayım, acılı bir halkın evladıyım, diyerek cevapladım.”

En değerli sergi...

Gümüş, resimlerinin Kürt evlerinde “sergilendiğini” de tesadüfen öğrenmiş: “Şu anda bulunduğum cezaevine geldiğim ilk günlerde bir yoldaşım bana küçük bir mektup gönderdi. Mektubunda şunları söylüyordu: ‘Sen beni hatırlamayabilirsin; fakat ben seni çok iyi tanıyorum. Zira ben henüz gençken Aydın Cezaevi’ne, dayımın ziyaretine geldiğimde seninle görüşürdüm. Bize resim yapardım. Her seferinde ellerimize birkaç resim tutuştururdun. Biz de resimleri dışarı götürüp fotokopiyle çoğaltır ve mahallede bulunan tüm yurtsever ailelere dağıtırdık. Şu anda Aydın’da her yurtsever ailenin evinin bir köşesinde mutlaka senin yaptığım bir resim asılıdır’. O satırları okuduğumda gözyaşlarıma hakim olamadım, inanın. Ve kendi kendime ‘vay be’ dedim. Meğer dünyanın en güzel, en değerli, en kutsal, en büyük sergisini ben açmışım. Zira ben halkımın gönlünde sergilemişim resimlerimi.”
Özgürlük mücadelesinde yaşamını yitiren yoldaşlarının resimlerini de yapıp analarına verdiğini söyleyen Gümüş, bir ananın kendisine, “Oğlum inan ki sanki mezarından kaldırdın” diye sarılıp ağladığını anlatıyor.

Kürt destanlarını resmedeceğim

Ressam Gümüş, geleceğe yönelik planlarınıysa şöyle anlatıyor: “Özgür ortama kavuşursam, bir gün ütopyamı gerçekleştirmek için çalışacağım. Üzerinde çalışmak istediğim konu, Kürt ve Kürdistan’ın destanları, kahramanlıkları, tarihe mal olmuş karşılıksız adanmışlıkları, efsanevi direnişleri, aşkları… Bu güç de olabilir. Hakkını verebilir miyim, bilmiyorum. Ama deneyeceğim. Örneğin Siyabend û Xece, Dewreş û Edûle, Mem û Zîn, Binefş û Cembelî gibi… Dêrsim’de yanan evin içinden kaçıp dışarı çıktığında askerlerle karşılaşınca tekrar ateşin içine dönmeyi tercih eden kız çocuğu gibi… Besê ve Zarife gibi; Zilanlar gibi; Beritanlar ve daha birçok kahramanımız gibi… Onları değişik kompozisyonlarla resmetmeye çalışacağım.”
Sergi açmak da istediğini söyleyen Gümüş, şu anda içinde bulunduğu koşullarda istediği niteliği yakalayamadığından yakınıyor. Mezopotamya Kültür Merkezi’nin geçtiğimiz günlerde bir çalışmasını toplu bir sergide sergilediğini anlatan Gümüş, son olarak şunları söylüyor: “Aldığımız ilk haberlere göre çok olumlu ve önemli tepkiler varmış. Sergiyi ziyaret eden analarımız portrelere bakıp bakıp ağlıyormuş. Analarımızın gözyaşlarının dinmesi en büyük hayalimizdir elbette. Bir gün analarımızın karşısına geçip güleceği resimler çizmeyi hayal etmeye başladım. Dilerim en kısa zamanda o günlere hep beraber kavuşuruz.”


SUNA ALAN