Öcalan’ın avukatlarının 18 Haziran’dan beri yaptığı 12 başvuruya yanıt verilmedi; dün 13. başvuru yapıldı

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın avukatları, 8 yıl aradan sonra yaptıkları dört görüşmenin önemli olduğunu belirterek, “İmralı sisteminin kendisi zaten bir tecrit sistemidir. İmralı sistemi orada var olduğu sürece ne kadar görüşme yaparsanız yapın tecrit koşulları söz konusudur” dedi.

Elbette Öcalan’ın topluma seslenmesinin sağlayan görüşme kanalının açık tutulmasının ciddiyetine işaret eden avukatları, “Sağlık ve güvenlik başta olmak üzere bütün toplumsal kesimlerle temas kuracak, görüşlerini iletecek, özgür çalışabilecek koşullar oluşturulmalı” dedi.

SADİYE ESER / MA/İSTANBUL

Yaptıkları dört görüşmenin ardından yaklaşık 2 aydır müvekkilleri Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile görüşme başvurularına herhangi bir cevap verilmediğini belirten avukatları, “Bizim başvuru yaptığımız ve cevap gelmeyen her süreç, olumsuz/negatif bir süreçtir. Eski tarzın devam etmesidir” dedi.

Öcalan’ın avukatları, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı Leyla Güven öncülüğünde başlatılan ve 200 gün süren açlık grevi sonrası 2 Mayıs’ta İmralı Adası’na giderek müvekkilleriyle görüştü. Bu görüşmenin ardından 22 Mayıs, 12 ve 18 Haziran’da 3 görüşme daha gerçekleştiren avukatların, 18 Haziran’dan bu yana yaptığı 12 başvuruya ne olumlu ne de olumsuz yanıt veriliyor. Avukatları Nevroz Uysal, Faik Özgür Erol, Cengiz Yürekli ve Mazlum Dinç, müvekkilleriyle bugün görüşmek için dün bir kez daha Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulundu.

Öcalan’ın avukatları Rezan Sarıca ve Cengiz Yürekli, yapmış oldukları dört görüşmede tartışılan konuları ve görüşmelerin tekrar kesilmesini değerlendirdi.

Moralini yüksek tutuyor

8 yılın ardından yapılan dört görüşmede de Öcalan’ın sağlık durumunun iyi olduğunu aktaran Avukat Rezan Sarıca, “Aynı zamanda çok moralli gördük. Sayın Öcalan daha çok toplumun sağlığını önemsiyor. Yaşanan sorunları merkezine alıp çözülmesi halinde toplum sağlığının yerine gelmesiyle herkesin aslında durumunun iyi olabileceğini söylüyor. Ancak nefes ve uyku sorunu yaşadığını biliyoruz” dedi.

Önce muhataplarıyla paylaştık

Sarıca, açlık grevlerinin devam ettiği 2 Mayıs’ta yaptıkları görüşmeyi neden dört gün gecikmeli olarak açıkladıklarına ilişkin şunları söyledi: “Biz görüşmelerin içeriği, Sayın Öcalan’ın dışarıya ve grevcilere dönük ortaya koyduğu mektup yönteminin niteliğiyle ilgili bir yaklaşım içerisine girmedik. Sonuç itibarıyla grevcilerin bir kararlığı var, bir taraftan Sayın Öcalan’ın bu konudaki bir düşüncesi, talebi ve yaklaşımı söz konusu. Bunları ölçüp biçen ortaya koyan Sayın Öcalan’dır. Sayın Öcalan’ın isteği üzerine muhataplarıyla görüşmeden sonra kamuoyu ile paylaşabilecektik. Bizler de muhataplarıyla görüşmelerimizi yaptıktan sonra kamuoyu ile paylaştık.”

18 Haziran görüşmesi aniydi

Kamuoyunda çokça tartışılan ve 18 Haziran’da yaptıkları görüşmenin ardından devlet elemanı Ali Kemal Özcan’ın Öcalan’ın mektubunu paylaşmasına ilişkin de Sarıca, şöyle konuştu: “18 Haziran görüşmesi Salı gününe denk geldi. Ani gelişen bir görüşme oldu. Daha çok Çarşamba gününe yönelik bir hazırlığımız ve başvurumuz vardı. 18 Haziran’da da Sayın Öcalan’ın bize vermek istediği mektubu biz akabinde aldık. Mektubu biz esas muhatabı HDP ile görüştükten sonra Cuma günü hazırlıklarımız doğrultusunda kamuoyu ile paylaşmayı planlıyorduk. Bizlerin HDP ile görüşme süreci devam ederken Ali Kemal Özcan, Perşembe günü bizimle de görüşmeye çalıştı ama farklı bir amaç farklı bir sonuç alma yaklaşımı ihtimalini düşünerek, kendi programımızdan vazgeçmedik. Kendi çalışmamıza olduğu gibi devam ettik. HDP ile görüşmemizi sürdürdük ve Sayın Öcalan ile yaptığımız görüşmenin içeriği de dahil olacak şekilde mektupla birlikte Cuma sabahına kamuoyu ile paylaştık. Arkasından HDP kendi yaklaşımını açıklamış oldu. Burada önemli olan bu tür kritik ve tarihi süreçlerde Sayın Öcalan’ın yaklaşımının doğru anlaşılması gerektiğidir. Geçici ve gündelik bazı gelişmelere sıkıştırılmaması önemlidir. Kürt sorununun geldiği nokta itibarıyla Sayın Öcalan’ın yaklaşımlarının böyle araçsallaştırılmaması gerektiğini yeniden vurgulamak durumundayız.”

Sarıca, Öcalan ile 18 Haziran’dan sonra herhangi bir görüşme gerçekleştirmedikleri için Ali Kemal Özcan ile bir görüşmenin yapılıp yapılmadığını teyit ettiremediklerini söyledi.

İmralı duruşundan kastı

Öcalan’ın 2 Mayıs’taki görüşmede kamuoyuyla paylaşılmak üzere kendilerine verdiği 7 maddelik deklarasyonun bir maddesinin “İmralı duruşu” olduğuna dikkat çeken Sarıca, şöyle konuştu: “26 yıldır barış mücadelesine vurgu yapan Sayın Öcalan aslında bu duruşunun 24-26 yıldır sürdüğünü, Özal döneminde bu yana bir barış mücadelesi yürüttüğünü, her seferinde bütün yaşananlara rağmen fark ettiği bütün fırsatları olabildiğince değerlendirmeye çalıştığı ve ortaya koyduğunu yakın tarih bize gösteriyor. İmralı duruşundan kastı budur. Kendisinin çözüm gücü, politik özne olduğunu, Kürt sorununun çözümüne giden anahtar pozisyonunda olduğunu vurgulamak açısından İmralı duruşunu kullandı. Sayın Öcalan açlık grevleri gibi tarihi nitelikteki bir eylemi sonlandırarak yaşatma siyasetinin örneğini yakın zamanda tekrar göstermiş oldu. Bu anlamıyla 2013-2015 sürecindeki durumu, Mayıs ve Haziran aylarında yeniden deneyimledik. İmralı duruşu olarak kast ettiği böylesine bir durumdur.”

Toplumsal mücadeleyi büyütme

Görüşmelerde Gandi örneğinin ön plana çıktığını söyleyen Sarıca, “Gandi açlık grevi yapmıştır. Ancak açlık grevini, toplumsal mücadele ve toplumsal örgütlülükle besleyerek başarılar elde etmiştir. Bu anlamda mevcut Türkiye siyasetinde siyasal, sivil, toplum, politik alanın ve üçüncü yola talip olan güçlerin ciddi bir yetersizliğinden bahsetmektedir. Demokratik müzakere siyasetine güç verecek eylemselliklerin olması gerektiği inancındadır. Yani baskıların olduğu doğrudur, ancak bu alanda yeni sivil eylemsellikler, demokratik talepleri açığa çıkaracak bir siyaset tarzının geliştirilmesini düşünmektedir. Kısaca toplumsal mücadeleyi büyütmeyi kastetmektedir” dedi.

Belediyelere eleştirisi

Öcalan’ın belediyecilik konusunda da “Halk belediyeciliği geliştirilemedi. Eğer kayyum atarlarsa sahip çıkamazsanız belediyeleri tutamazsınız” şeklinde bir tespiti ve eleştirilerinin de olduğunu ifade eden Sarıca, şöyle sürdürdü: “Öcalan’ın bahsettiği şey gerçekleşti. Kayyum geldi ancak halk belediyelerine sahip çıkmadı. Çünkü halkla iç içe çalışma durumu söz konusu değildi. Halk belediyeciliği, katılımcı bir belediyeciliğin geliştirmemiz gerekiyor ki demokrasiyi geliştirelim. İnsanlar belediyeyi kendinden bilsin. İnsanlar kendi sorunlarına çözümlerini bir arada geliştirsin. Bu anlamda Sayın Öcalan’ın daha önce çizdiği perspektifler; mahalle, köy komünlerinden tutalım kent meclislerinin hepsi yerel yönetim anlayışı kapsamına giriyor. Sayın Öcalan Diyarbakır’da sokakta çalışacağını belirtmişti. Öcalan’ın vermiş olduğu örnek toplumculuğu yansıtmaktadır. Bu anlamda kimse karikatürize etme noktasında bir yaklaşım sergilemesin. Burada esas olan popülizm değil, ciddi anlamda içselleştirilmiş bir duyguyla toplumculuktur. Herkes bu anlamda kendi görevine, kendi durduğu noktaya sahip çıkarak çalışmalı. Geldiğimiz noktada hakikaten Kürt sorununun çözümünde de demokratik müzakereye katkı verecek ve demokratik zihniyeti geliştirecek bir durumdur.”

Demokratikleşmenin sancısı

Öcalan’ın Mem û Zîn destanına değindiğini hatırlatan Sarıca, şunları ifade etti: “Bu tür tarihi destanları ve olayları sosyolojik bakış açısıyla ele aldığını söylüyordu. Tarih ve günceli bugün ayrı ayrı iç içe analiz ettiğini ve farklı yaklaşım içerisinde olduğunu dile getiriyordu. Mem’in yaşamak istediği aşkın imkansız bir aşk olduğunu ve demokratikleşmenin sancısı olarak tarif ediyordu. Mem û Zîn destanında demokratikleşen bir Kürt yurtseveri kişiliği söz konusu. Ancak aynı şekilde sistemin düzeninde farklı arayışlar içerisinde olduğunu, bu asimilasyon ve kültürün zayıflaması meselesini kendiliğinden olmadığını, düzenin ve sistemin de bu yönlü farklı arayışlarının olduğunu, hatta proje bazında ailesel, aşiretçilik ve bireysel yaklaşımlarla girişimlerin olduğunu söylemesi dikkat çekici bir durumdur. Dolayısıyla Mem û Zîn’deki demokratikleşecek bir Kürt kişiliği karşısında düzenin iş birlikçi Bekolaşan kişiliğinin olduğunu ortaya koyuyordu. Toplumun bir Beko’dan ziyade binlerce Beko’ya dönüştüğünü ve yüzde doksanının Beko kişiliğine kavuştuğunu dolayısıyla bu ciddi uyarıyla bu hikaye üzerinden yeniden paylaştı.”

HDP siyaset geliştirmeli

Öcalan’ın görüşmelerde günümüzdeki kutuplaştırma siyasetine karşı üçüncü yolu çözüm olarak sunduğunu aktaran Öcalan’ın avukatı Cengiz Yürekli ise şunları söyledi: “Sayın Öcalan, HDP’ye bu anlamda ciddi bir değer atfetmektedir. iktidarın halklardan yana bir demokrasi üretimi söz konusu değil. Bu rolü ezilenler adına oynayacak olan HDP, yani üçüncü yol partisidir. Sayın Öcalan HDP’nin bütün iyi niyetine rağmen eğer doğru bir pozisyon oynayabilse yüzde 30’lara kadar bir başarı sağlayabileceğini ön görmektedir. Bu beklenti içerisindedir. HDP’nin kendi pozisyonu, demokratik müzakereci pozisyonuna katkı sunması gerekmektedir. Bu anlamda da HDP’nin demokratik anayasa ittifakı temelinde bir rol oynaması gerekmektedir. Çünkü kendisi de demokratik bir ittifaktır. HDP başlı başına bir demokrasi ittifakıdır. Bu yönlü bir çaba içerisinde olması, siyaset geliştirmesi HDP’nin asli görevlerindendir.”

Anayasal güvenceyi önemsiyor

Öcalan’ın demokratik anayasa ittifakını da temel gündem olarak ele aldığına işaret eden Yürekli, şöyle devam etti: “Çözümün geleceği noktalarından biri de demokratik bir anayasaya erişimdir. Bu anlamda Sayın Öcalan’ın mevcut anayasayı zaten önceden de biliyoruz sorunlu bulmaktadır. Başta anayasada yer alan ulus kavramı tamamıyla sorunlu bir kavramdır. Diğer etnik aidiyetleri, Kürtler ve dini kimlikleri toptan reddeden homojen bir anayasa söz konusudur. Devlet ve vatandaş ilişkisi yanlış tanımlanmıştır. Anayasaya baktığınızda vatandaşa neredeyse bireysel ve toplumsal yer vermeksizin temel öğe olarak devlete esas almakta, devleti korumaktadır. Sayın Öcalan bunların hepsini sorunlu görmektedir. Kürtlerin hukukta yeri olmadığını ifade ediyor. Mevcut Kürt oluşumları ne olursa olsun fiili olarak yürümekte ve yasal bir alt yapıları bir güvenceleri söz konusu değil. TRT 6’te dahi böyle bir durum söz konusudur. Kürt’ün hukukta yeri gözükmüyor. Ancak bundan sonra anayasada kısa da olsa kendi varlıklarını güvenceye alma durumu söz konusudur. Sayın Öcalan zaten kendi mücadelesinin bir yönüyle de Kürtlerin hukuk kapısından geçirilmesi mücadelesi olarak görmektedir. Tabi Anayasayla olacak iş değil. Devamla kendisinin özellikle çok önemsediği bahsettiğimiz yerel yönetimler yasası ve sivil toplum yasası gibi önermeleri söz konusudur.”

30-40 günlük süre

Öcalan’ın 22 Mayıs’taki görüşmede işaret ettiği 30-40 günlük süreye ilişkin de Yürekli, şunları dile getirdi: “30-40 günlük süre kavramı objektif bir kavramdır. 22 Mayıs’ta söyledi, bugün geldiğimiz tarih ortadadır. Açıktır. Ancak bu toplumsal politik bir durumu sergilemektedir. Tamamen buna bağlantılı bir durumdur. Bu anlamda tepkileri ve gelişmeleri de hep beraber göreceğiz. Bu durumun aşılması için de bir bütün olarak elden gelen mücadeleyi farklı yöntemlerle geliştirmemiz gerekiyor.”

İmralı’nın kendisi tecrittir

2 Mayıs’tan 18 Haziran’a kadar tecridin kalkmadığını belirten Yürekli, “Zaten avukatların gidişiyle bir tecrit kalkmış değildir. Bizler avukatlar olarak 20 günlük periyotlarla bir iki saatlik görüşmelerle tecridin kalktığını asla iddia etmedik. İmralı sisteminin kendisi zaten bir tecrit sistemidir. İmralı sistemi orada var olduğu sürece ne kadar görüşme yaparsanız yapın tecrit koşulları söz konusudur. Bu anlamda elbette ki bir kanal olarak avukatların gitmesi ve Sayın Öcalan’ın topluma seslenmesi bu kanalı açık tutulması çok ciddi bir durumdur. Buna ciddi bir değer atıf edip bu şekilde yaklaşmak lazım. Ancak 7 maddelik deklarasyonda ve Sayın Öcalan’ın İmralı duruşu ve demokratik müzakereci pozisyonu olarak lanse ettiği duruma karşı her daim Sayın Öcalan’ın sağlık ve güvenlik koşulları başta olmak üzere bütün toplumsal kesimler temas kuracak, görüşlerini iletecek, özgür çalışabileceği koşulların oluşması gerekmektedir. Duruma da bu bilinç ve hassasiyetle yaklaşılması gerekiyor. Çünkü toplumsal kamuoyunun hassasiyetleri gelişen bir durum söz konusuydu. Toplumun, demokratik kamuoyunun siyasal otoriterin vermiş olduğu taahhütlere sahip çıkması ve bunun ardı sıra gitmesi gerekiyor” şeklinde konuştu.

Cevap verilmemesi

Yürekli, son olarak son dönemlerde yaptıkları başvurulara ne olumlu ne de olumsuz cevap verilmemesine ilişkin, “Bizim başvuru yaptığımız ve cevap gelmeyen her süreç olumsuz, negatif bir süreçtir. Eski tarzın devam etmesidir” dedi.