
Fakat ne olduysa, bir gün evinin önüne gelen bir genç kızın, uzunca bir süre eve bakıp Knut Hamsun'un kitaplarını yere bırakmasıyla oldu. Genç kızın ardından yaşlı bir adam gelir ve o da kitapları aynı yere bırakır. Derken insanlar akın akın gelmeye başlar. Hepsi de beraberlerinde getirmiş oldukları Knut Hamsun kitaplarını bırakırlar. Tüm bunlar yaşanırken Knut Hamsun da pencereden dışarıyı izlemektedir. İnsanlar sessizce gelip öbek öbek kitapları bırakmayı sürdürürler. İlk günün sonunda büyük bir yığın oluşmuştu bile. İkinci, üçüncü gün içerisinde de kitaplar gelmeye devam etti. Kitap yığını büyüdükçe büyüdü. Adeta kitaptan küçük bir dağ oluştu. Kitaplar büyüdükçe halkına ihanet eden yazar küçüldü. Mecazi anlamda da olsa yazar, o vakit ölmüştü.
Her zaman, mekan ve koşulda, kulağa küpe yapılması gereken "Aslolan insanlıktır" sözüdür. Düşünür, sanatçı, yazar veya bilim insanının zihinsel edimleri yaşama geçtiğinde insanlık mihengiyle değerlendirmek şarttır. Bazen unutulur ve eserleri tek hatırlanabilir. Oysa toplumsal zaman akışında utanç duyulacak, affedilmez bir duruş sergilediği dipnotlarda da olsa gözünün önüne serimlenir. Olması gereken, insanın düşüncesiyle bütünleşmiş bir yaşamda erdemleriyle yad edilmesidir. Kimileri de eserleriyle büyüse de halkların ve insanlığın gözünde bir zavallıdan öteye gitmeyeceklerdir.
Erdemsizliğin erdem diye addedilen hayat denilen gailede, elbette gerçekten erdemi hayat felsefesine dönüştürenler de eksik olmayacaktır. "Parlayan her şey altın değildir" demişti Shakespeare. Tenekelerin çokluğunda parıldayan altın kaybolmaz asla. Tarihsel toplumsal akış içerisinde sayısız örneklerle karşılaşmak olasıdır. Lakin belirgin kimi yaşantılara değinilmesi bile konu hakkında çarpıcı sonuçlara ulaşmaya yeterlidir. Bu yüzden sınırlandırılmış bu yazı kapsamında kimi şahsiyetlerin duruşu dillendirilecektir. Doğrusunu söylemek gerekirse, zihniyetlerini teslim etmeye meyyal olanların güce sığınmayı marifet saymaktan geri durmadıkları bir sistemde yaşadığımız şüphe götürmez. Francis Bacon, "Bilgi güç kaynağıdır' der. Güç kaynaklarını iktidara, hegemona yaslamaya kadar vardıran bilim insanlarının açtığı yol ancak sefilliğe çıkar. Kimi yaşamının rutinini, konforunu bozmamak için dayanağını iktidar ve devletten alırken kimi de korkularına söz geçiremeyip boyun eğmeyi, vicdanlarına 'olması gereken' diye söyletiyorlardı. Tabii farklı derecelerde de olsa yarattıkları hayal kırıklıkları ve tahribatlar insanlık nezdinde, tıpkı Knut Hamsun'un sefilliği gibi hayırla anılmayacaktı.
Burada Arthur Schopenhauer'den de bahsetmek gerekecek. Schopenhauer ki yaşamı acılar ve sıkıntılardan başka bir şey olarak görmüyordu. Acıları ve sıkıntıları yenmek için 'kendimizde her yoldan yaşama istemimizi yok etmemiz gerekir' diyordu. Bunun da Budacı Nirvana'ya ulaşmaya gerçekleşeceğine inanıyordu. Oysa söylem ve eylemi arasında aykırılık vardı. Arthur Schopenhauer sanki ritmik kalp atışları gibi düzenli ve güvenli bir hayat yaşamaya yatırmıştı kendisini. Bu yüzden 1848 devrimleri sırasında, yaşamın eğlenceli ritminin bozulmasından dehşete düşmüştü. Sokaklara, meydanlara akıp halk taleplerini haykıran ayaklanmacılara karşı hükümet askerlerinden medet umdu. Yaşadığı evin konumu, hak mücadelesi için meydanlara çıkanları görmek açısından oldukça elverişliydi. Kendince kuru kalabalıkları insan olarak görmemişti herhalde. Bu yüzden kurşun yağmurlarına tutmaları için gönül ferahlığıyla askerleri evine davet edebilmişti. Nitekim evinden sıkılan kurşunlar neticesinde sokaklara dökülen kanların vebalini hissetmeyen bir vicdansızlık içerisinde felsefi çalışmalarına dönecekti. Yürütmüş olduğu eskotolojiye ve ontolojik güvensizliğe geri dönerken, bizler de felsefi açılımlarını tartışmayı sürdürürüz. Bilinmez hiç akan kandan sorumlu olduğu…
Bir de Werner Karl Heisenberg var. Kuantum fiziğinde çığır açmış ve belirsizlik ilkesini geliştirmiş Heisenberg'ten bahsetmemek olmazdı. Nazilerin hüküm sürdüğü Almanya'da Himmler'in huzuruna çıkar. Kendisi ve çalışma arkadaşlarının -tabii arta kalanlar için- mesleklerini devam ettirmelerine izin verilmesini ister. Himmler, kendisine fizikçilerin bilimsel bulgularıyla politik duruşları arasında dikkatli bir ayrım yapmalarını salık verir. Heisenberg hipnotize olmuşcasına, ilahi bir söz duymuş gibi dinler Himmler'i. Bu konuşma Nazi davasının yılmaz savunucusu haline gelmesine yetmişti. Bilim insanı kimliğinden ötürü Nazi propagandasını yurt dışında savaş sürecinde savunur. Yine canla başla atom patlayıcıları tasarlamaya ayrılmış iki ekipten birini ustaca yönetecekti. Gittiği ülkelerde, geçmişte dostu olan bilim insanlarını Nazi saflarına çekmek için elinden geleni yapar. Danimarka'da, yine Kuantum fiziği alanında ün yapmış Niels Bohr'u ziyarete gider. Onu etkileyip, Nazi davasını desteklemesi yolundaki çağrısı reddedilecekti. Bohr, Heisenberg aracılığıyla satın alınamadı! İşte insanlığını libas misali çıkarıp faşist zihniyetle bir olan sefilliğin vardığı düzey böyle olacaktı. Gerçek anlamda varoluşçu filozofların ilklerinden olan ve insan özünü onun varoluşu sayan Martin Heidegger de Heisenberg gibi Nazileri destekleyebilmişti.
M. Foucault'nun dillendirdiği bilgi-söylem-iktidar ilişkisi çerçevesinde yaşanan erdemsizliği ele almak, daha gerçekçi sonuçlara ulaşımı sağlayabilir. Temelinde bilimsel, entelektüel ve düşünsel verimlerini iktidara pazarlamanın dip noktasını temsil eden örneklerdir verilenler. Fakat savaş sonrasında da, dünün Nazi bilim insanları bu kez ABD'nin menfaatleri için hiçbir şey olmamışcasına işe koşulacaklardı. Dünya sisteminin baş aktörüne sadakat yeminiyle bağlanmış satılık zihniyetler halktan, insanlıktan yana olmaktansa hegemonyanın yanında esas duruşa geçebilmiştir. Elbette kendince gerekçelendirmeler, ülkesinin bekası uğruna farklı halkları katliamdan geçirmenin kolaylaştırıcı yöntemlerini araştırmaya koşulmuşlardır.
Bilgi ve bilimin insanlığa değil de iktidar ve devletin çıkarlarına hizmete sunulması, bilim insanlarının kirlenmesine yeter de artar bile. Zihinlerinin kodlanmasını devletlerinin çıkarlarına göre ayarlayanlar, elbette doğa, hayat ve insanlığı ötelerler. Bunu daha da açımlamak için 1966'da yaşananları hatırlamak yeterli olacaktır. Dönem Vietnam Savaşına tekabül eder. Kendince saygın bir grup bilim insanı, silahlı güçlerinin kullanımı için bir elektronik savaş projesini büyük bir hevesle geliştireceklerdi. Savaş baronlarının sponsorluğunda yürütülen araştırmalar sonucunda ortaya çıkacak silah sisteminin ömür boyu sakat bırakıcı ya da öldürücülüğü ispatlanmıştı. Ne yazık ki bir butona basarak yok edilecek insanlık, akıllarına gelmeyecekti. Muazzam uzaklıkta olmaları vicdanlarını rahat bırakmış mıdır bilinmez. İnsanlığın dip noktasındaki bu zevatlar kendilerine 'bilim insanı' diyorlardı. Ağzı olanın konuştuğu, fikri olanın iktidara sürüldüğü dünyanın orta yerinde; kendisine filozof, varoluşçu felsefeci denen Karl Jaspers'e de değinmekte fayda var. O da 1960'larda Çin'in ilk atom bombasını patlatmasına büyük tepki duymuştur (Keşke kendi ülkesi ve diğer atom silahları yapan ülkelere karşı da insani tepki gösterebilseydi. Onlarınkini herhalde meşru görüyordu). Çivi çiviyi söker babında, Çin'e yönelik geniş kapsamlı bir atom saldırısı yapılmasını utanmadan savunabilmişti.
Adorno, "Gözümüzdeki kıymık en iyi büyüteçtir" demişti. Burada gözlerindeki kıymıkları görmeden kendilerini, kişiliklerini kusursuz görüp, 'vatan-millet-sakarya' hamasetiyle göğüslerini rüzgarda şişik yelkene çevirmişlerdir. Oysa fosseptik çukurunda debelendiklerini akıllarının ucundan geçirmezler. Hazin bir durum olsa gerek; daha dün televizyon ekranlarında 12 Eylül faşizminde tutsaklara ve 1990'larda köylülere dışkı yedirilmesini işkenceden saymayan profesör titrli Celal Şengör, allame kesilip işkembe-i kübradan salvo ateşi yapmaktaydı. Bu zevat, vakti zamanında da şöyle demişti: Telefonla beni arayan bir paşa olursa hemen ayağa kalkar, önümü ilikler ve esas duruşa geçerim. Böylesi tiksindirici kişiliksizlerin bilim insanı diye göklere çıkarılması durumuna, her ülkede ve her coğrafyada şu veya bu şekilde karşılaşılması sıradanlaşmıştır.
Evet, bir de içimizi ferahlatan adı onur, adı bilge ve adı tepeden tırnağa erdem olanlar vardır. Yeri gelir düşüncelerinden, eylemlerinden dolayı ölüme giderler; yeri gelir de acılara gark olsalar da doğrudan, hakikatten yana tavizsiz kalmaktan geri durmazlar. Erdemli yaşamın ak sayfalarında parıldayan altınlardır onlar. Onlara da birkaç örnekle değinmek, karanlığın karşısında aydınlığa işaret etmek anlamına gelecektir. Yolumuzu aydınlatanlardan Sokrates'e değinmekle başlangıç yapalım.
Bakmayın öyle baldıran zehiriyle ilgili kirli siyaset malzemesi yapan diktatörlere. Asıl baldıran zehrini içen Sokrates'ti. Sokrates, hep içinde 'tanrısal bir ses' olduğunu söylüyordu. Ve 'Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir' diyordu. O, insanlara ölüm cezası verilmesine karşıydı. Üstelik gammaz da değildi. Bunun içindir ki politik muhalifleri ele vermeyi reddetmişti. Bu da hayatına mal olacaktı. Vicdanlı olmayı yaşamından üstün görüyordu. Bu yüzden tutsaklığında kaçması için yardım etmek isteyenleri elinin tersiyle geri çevirip baldıran zehrini içecekti. Bugün Sokrates'i anarken cellatlarının isimleri dahi bilinmez. Aslında iktidar ve devletçi zihniyetin gerçek cellatlar olduğunu belirtmek yeterlidir. Suçlayan, yargılayan kişiler iktidar ve devletçi zihniyetin halkalarıdır.
Bu toprakların Hallac'ını da analım. 'Ene-l Hak' dediği için dara çekilmesi yetmezmiş gibi bedeni parçalanıp, sonrasında yakılan Hallac-ı Mansur gibi nice canlar vardır. Bizlere insan olmanın nemenem bir şey olduğunu gösterenlerdir onlar.
İnançları, düşünceleri uğruna ölüme yürüyenlerden biri de Giordano Bruno'dur. Bruno, Kopernik sisteminden esinlenerek evrenin sonsuzluğunu kavramış, Tanrının da varsa şayet, ancak böyle bir sonsuzlukta gerçekleşebileceğini savlamıştı. Bu yüzden Engizisyon'un hışmına uğrayacaktı. Bir komplo neticesinde yakalanıp Roma'ya getirilen Bruno'dan tövbe etmesi ve söylediklerinden vazgeçmesi dayatılır. Türlü işkencelere uğrar. Buna rağmen bildiği doğrudan vazgeçmediğinden yakılarak, bedeni küle dönüştürülür.
Burada parantez açıp Galileo Galilei'den de söz edelim. Günümüze değin ulaşmış söylencesel bir anekdotla anılır Galileo: "Dünya dönüyor" dediği için Engizisyon karşısına çıkar ve sözünü inkar etmesi istenir. Galileo inkar eder, fakat kapıdan çıkarken "Gene de dünya dönüyor" dediği anlatılagelendir. Oysa öyle bir şey yaşanmamıştır. Korkmuştur Galileo. Bruno'nun başına gelenleri bildiğinden Engisizisyon'dan affını isteyerek, bilimsel öngörülerini reddetme yolunu seçmiştir. Canı hakikatten daha tatlı gelmiştir.
Nazilerin yanında saf tutan yazar ve bilim insanlarından örnekler verilmişti. Bu kez de acısını yüreğine gömüp, Nazilerce teslim alınamayan Max Planck'tan bahsedelim: Enerji ve radyasyon üzerinde yaptığı çalışmalarla Kuantum teorisinin temelini atan Planck'tır. 1900'lerde, radyasyonun sürekli bir akım biçiminde olmadığını gösterecekti. Radyasyonun bağımsız enerji paketleri veya 'Kuantumlar' şeklinde ortaya çıktığını ispatladı. Böylelikle radyasyonun dalga boyunun ne kadar kısa olursa, kuantum sayısının yani toplam enerji miktarının o kadar olacağını ileri sürdü. Öne sürdüğü bu hipotez, 1905 yılında Einstein tarafından doğrulanacaktı. Onurlu insanlardandır Planck. 1858-1947 yıllarında yaşamış ve ömrünün sonlarına doğru büyük acılar çekerek gözyaşlarını içine akıtmıştır. Bu erdemli kişi, uzun yaşamının son demlerini trajik bir kararla noktalamak zorunda bırakılacaktı. Yedi çocuğundan hayatta kalan tek oğlu, 1944'te Hitler'e yönelik yapılan suikastla alakalı olarak suçlanıp yakalanacaktı. Max Planck'ın oğlu olduğunu öğrenen Naziler, yaşlı Planck'ı çağırtırlar. Planck'a kendilerince bir öneri sunarlar. "Nazizme inanç ve bağlılık duygusunu imzala, oğlun idamdan kurtulsun!" derler. Fakat Planck, hayatta kalan yegane oğlu olmasına rağmen ilkelerine ve yaşam anlayışına aykırı bulduğu bu duyuruyu imzalamaz. Böyle olunca da oğlunu idam ederler. İşte son yıllarını ızdırap içinde geçirmesinin nedeni buydu. Ona dayatılan ikilemde erdemden, onurdan yana tavır koymuştu.
Burada bir de Sartre'nin tutum ve duruşundan feyzalmak gerekir. Cezayir'in ulusal kurtuluş mücadelesinde kendi ülkesi olan Fransa'nın yaptığı katliamlara karşı Cezayir'den yana tavır sergileyecekti. J. Paul Sartre, "Aydın, üzerine olmayan şeyleri iş edinendir" demiştir. Söylemini eylemiyle bütünleştiren gerçek aydınlardandı Sartre. "Bir insan başkalarından daha çok insan olamaz, çünkü özgürlük her kişide benzer biçimde sonsuzdur" diyerek yaşam tarzının özünü ifadeye kavuşturmuştur.
Bir de insandan, doğrudan, hakikatten yana tavır koymuş ve bedelini on yıllarca zindanda yatarak çekmiş İsmail Beşikçi'yi analım. Sosyolog İsmail Beşikçi yaptığı alan çalışmalarıyla da pekiştirdiği Kürd ve Kürdistan üzerine hayli eser yazmıştır. "Uluslararası Sömürge Kürdistan" tespitiyle bilim insanlığının, onurlu duruşunun nasıl olması gerektiğinin abidesi olmuştur. Mahkemelerde, zindanda 'yargılayanları yargılayan' olmuştur. Bu yüzden geçmişte olduğu gibi bugün de iktidar ve devletin hışmına uğramaktadır.
Onurun aydınlık yolunda ilerleyenleri ve karanlığın fosseptik çukurunda debelenenleri çeşitlendirmenin haddi hesabı olmaz. Fakat mevcut örnekler yeterli görüldü. Başta dendiği gibi 'Aslolan insanlıktır!' Hayat denen tahtırevallide erdemlilerin tarafında yer alınırsa iktidar ve devletin kirliliğine bulaşılmaktan kurtulunur. İnsan olmanın erdemi endazemiz olmalı. Yoksa ruhsuz robotlara dönüşmeyi peşinen kabul etmek anlamına gelir.
Hasılı şu dünyada nam salmış sayısız şahsiyet vardır. Edimleri, verimleriyle anılırlar hep. Edebiyat, sanat, müzik, felsefe veya bilim alanlarında albenili bir ünle sarmalanmışlardır. Elbette zihinsel üretimlere hak edilen değer verilmelidir. Fakat yaşamın doğasını reddederek kişiliklerini, bilgi ve birikimlerini insanlığın aleyhine, hegemona satmaları kabul edilemez. Zavallılaşmanın dışında; zihniyet vicdan ve ahlak ölçülerinde emsalsiz olanlar elbette ki baş tacımızdır. Dedik ya, 'Aslolan insanlıktır!'
Adı onur, adı erdem, adı insan olanlara selam olsun!..
*Siirt Cezaevi