“O yalnız yaşar, yalnız ölecek ve yalnız haşrolunacaktır.”
Hz. Muhammed
Uzun boylu, zayıf, yaşlı adam ve eşi kaç gündür açlıktan bitap halde, çölün ortasındaki yırtık çadırlarında kum fırtınasının dinmesini bekliyorlardı. Yiyecek bir lokma ekmekleri olmadığından önce kızlarını, birkaç gün sonra da oğullarını kumların bağrına teslim etmişlerdi. Takatsiz, dayanıksızdılar. Fırtına dindi. Yaşlı adam, eşinin perişanlığına bakıp “ah!” çekti derinden. Ardından; “Haydi, oturmak olmaz. Kalk şu tepelere gidelim. Belki yiyecek ot buluruz” dedi.
Güç bela kalktılar. Birbirlerine dayanarak yavaşça tepelere yöneldiler. Arayıp durmalarına rağmen bir şey bulamadılar. Biçare, kuru hurma ağacına eğreti bağlanmış çadırlarına döndüler. Halsizdi. Alnında soğuk terler, düşüp bayıldı yaşlı adam. Kadın ağlamaya başladı. Adam az sonra gözlerini açtığında, ona neden ağladığını sordu.
Eşi; “Neden ağlamayayım? Çölün ortasında ölüyorsun ve hiçbir şey yapamıyorum. Kefen bezinden de mahrumuz.”
Adam, “Merak etme! Kalk, yola bak! Biliyorum, birileri mutlaka imdadımıza yetişecek” dedi. Bunun üzerine kadın, kervan yoluna çıkıp beklemeye koyuldu. Tam da umudunu yitirdiği bir anda, uzaktan hareket halinde karartılar fark etti. El salladı. Gelen dört adamdı. Kadını görüp hızla develerini sürerek yanına geldiler. “Burada ne arıyorsun, ey Allah’ın kulu?” dediler.
Kadın; “Bir Müslüman burada ölüyor. Kefenleyin ve ücretinizi Allah’tan alın” dedi.
Adamlar; “Kimdir ölen?” diye sordu. Kadın “Ebu Zerr!” deyince şaşırdı adamlar: “Peygamberin dostu Ebu Zerr mi?” “Evet” yanıtını alan adamlar, koşarak Ebu Zerr’in yanına geldiler. Ebu Zerr’i gördüklerinde içlerinden bir tel koptu adeta. Zira son soluklarını almaktaydı.
Vücudu erimiş ama parlayan gözleriyle adamlara döndü Ebu Zerr: “Eğer içinizden kim devletin habercisi, yöneticisi, komutanı veya casusuysa beni kefenlemesin!”
Şaşırdılar. Mahcup ve ezik halde birbirlerine baktılar. Zira içlerinde bir genç dışında hepsi bu işleri yapmaktaydı. Genç, “Amca! Ben seni ya üstümdeki elbiseyle ya da annemin ördüğü örtüyle kefenlerim.”
Ebu Zerr gence dua edip, son nefesini huzurla verdi. Kefenlenerek gömüldü. Mezarı başındaki genç dua ederken, Ebu Zerr’e zulmü reva görenlerin cezasız kalmamasını niyaz etti. Genç adamın “ahı tuttu!” Üç yıl sonra bir ayaklanmada Osman öldürülecekti, Mervan ile birlikte...
Neden sürgüne yollanıp ölüme terk edilmişti? Kimdi bu Ebu Zerr?
Ebu Zerr tehdit olarak görülmüştü. Zira devlete ve zenginlere karşıydı. Hilafetten devlete yönelmede yoksullar dışlanmaktaydı. Sömürü artarken mülk sahipleri peydah oluyordu. Yaşanan eşitsizliği ve dejenerasyonu gördükçe itirazını pratikleştirecekti. Ulu orta camilerde, cemaat içerisinde mülkiyetin haram olduğunun vaazini vererek servet sahiplerinin tüylerini diken diken ediyordu. Ebu Zerr bir inanç ve hak ereniydi. Dosdoğru konuşan ve hakikati dillendirendi O! Ne getirildiyse başına, haktan, hakikatten ve yoksuldan yana olmasından kaynaklanmaktaydı. Böyle kararlılıktaki yürek, Bededi idi. Cunade’nin oğlu Cûndeb’di asıl adı. Annesi Rem ve kardeşi Ûneys ile Gıfar kabilesinin en yoksul ailelerindendi. Kabile kervan yollarının geçtiği Mekke ve Medine arasındaki Remze’de kalıyordu. Kabilenin tanrısı Menat idi. Kervanlara baskın yapıp talan ettiklerinden çevrede korku salmışlardı. Bu yüzden diğer kabileler onlarla iyi geçinmek ister, bozuşmak istemezdi.
Ebu Zerr henüz gençken, kabile kuraklıkla boğuşuyordu. Tüm Gıfariler yakarmak ve rahmet yağdırması için Menat’a yaptırdıkları ziyaretgaha sunularda bulunmaya gittiler. Orada dini ayinleri için üç günlük adak dilemiş, kamp kurmuşlardı. Gece olduğunda uyku tutmayan Ebu Zerr; Menat’ın putuna baktı önce. Korku ve tedirginlikle taş attı. Menat’tan hiçbir karşı hareket gelmeyince, yaklaştı ve taştan başka bir şey olmadığına kani oldu. O günden sonra tek bir tanrıya secde ettiğini beyan eder. Bu olaydan üç yıl sonra Mekke’de Peygamberin çıktığını ve putların kırılmasını, tek tanrı Allah’a inanmalarını vaaz ettiğini duyduğunda, öğrenmek ve anlamak için Mekke’ye gider.
Hz. Muhammed ile tanışır ve İslamiyeti kabul eden beşinci kişi olur. Müslüman olmasının ardından kabilesine dönmesini ve zamanının gelmesini beklemesini ister Hz. Muhammed. Kabilesine döner ve tüm Gıfarlıları süreçle Müslüman yapar. Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarının ardından kabilesinden ayrılıp Medine’ye gider. Sahabelerin kaldığı Mescit’te yatmaya başlar ve Peygamberin en yakınlarından olur. Sonraki diğer savaşlarda yalın kılıcıyla yer alıp, doğruluktan vazgeçmeden azla yetinmenin iradesini gösterir.
Hz. Muhammed’in yine sahabelerinden olan Ümmü Zer ile evlenir. Mescitten ayrılıp, Medine’nin en yakınındaki bir tepede çadırda yaşamaya başlar eşiyle. Başka eşyaları hiçbir zaman olmamıştır.
Kur’an’ın yoksuldan yana olan özünü içselleştirdiğinden mal biriktirenlerden haz etmedi. Hz. Muhammed ile sohbetlerinde, bu durum daha da derinleşecekti. Her ne varsa Hak’tan geldiğinin ve mülkün zenginlere değil, halka dağıtılmasının yılmaz savunucusu olacaktı.
Hz. Muhammed onun için, “Ne mavi gökyüzü Ebu Zerr’den daha doğru birinin üstüne gölge salmış, ne de kara toprak böyle bir adamı kucaklamıştır” demişti. Azla yetinmeyi Dünya’nın malına mülküne değişmeyenlerdendi O. Yaşamsallaştırdığı bu ahvalinin meselini Hz. Muhammed’in dediklerine dayandırırdı. Şöyle anlatır Ebu Zerr:
“Bir gün Peygamberle Uhud’a yürüyorduk. ‘Ey Ebu Zerr!’ dedi. ‘Buyur ey Allah’ın Resulü’ dedim. ‘Sermaye sahipleri öteki dünyada sefildirler’. Ardından yine seslendi: ‘Ey Ebu Zerr! Allah yolunda Uhud Dağı kadar servet dağıtsam, öldüğümde ondan iki kırat almasını istemem.’
-Ey Allah Resulü iki kantar mı?’
-Hayır, iki kırat!
Ardından şöyle dedi: ‘Ey Ebu Zerr! Sen fazla olanı istiyorsun, ben az olanı...’”
İşte hep böylesi bir hayatı ilke edinecekti. Hırsız, arsız, mülkü biriktirenlerden yana olmadığı gibi, şiddete karşı gelmiştir. Kur’an’dan ayetler okur ve servet sahiplerinin öbür dünyada azap çekeceklerini haykırırdı sokaklarda...
Hz. Muhammed’in vefatından sonra hilafet hakkının Hz. Ali’ye verilmemesine kırılsa bile, Ebu Bekir ve Ömer dönemlerinde, nisbeten yalın yaşamı esas almaları, Ebu Zerr’in itiraz etmesini getirmemiştir. Ama Osman döneminde hilafetin devletleşmeye doğru gitmesi ve servet sahiplerinin artmasına karşı, yoksullardan yana sesini yükseltir. Yeni dönem zenginlerine kök söktürmeye başlar. Osman’ın Hz. Muhammed’in sürgüne yolladığı Mervan’ı getirtip müşaviri yapmasının yanında zenginliğe boğmasını kabul etmeyecekti.
İslami yöneticiler kulübede yaşarken, Osman döneminde şatafat egemen olacak ve akrabası Muaviye’nin Şam’da Bizans saraylarını gölgede bırakacak görkemli saray yaptırmasına da şahit olacaktı. İslamiyetin özünün değiştiğini gören Ebu Zerr, Medine’deki mescitlerde, sokaklarda: “Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!” (Tevbe suresi 34) dedi.
Gene Osman’ın çevresindeki ranta bulaşanlara yönelik hakikatleri söylemesi tehdit olarak algılanarak Şam’a sürülecekti önce.
Şam’a geldiğinde Muaviye görkemli yeşil sarayını yaptırmaktaydı. Sefahat, israf ve sefih yaşamların daha da keskinleşmiş olduğunu gördüğü Şam’da isyanı çığlığa dönüşecekti. Bir gün Muaviye ile karşılaştığında, yeşil saray inşaatını göstererek; “Bunu Beytülmalden yaptınsa ihanettir. Kendi malından yaptınsa israftır” diyerek, mescite yöneldi. Ebu Zerr’i duyan yoksullar, çevresinde halka oluşturur ve derin sohbetler yaparlardı. O, namazdan arta kalan zamanı halkı aydınlatmaya vakfetmişti.
“Ey servet sahipleri! Fakirlerle eşit olun!” diye haykırıyordu. Sohbetlerde, “Yüce Allah şöyle buyurdu: (Ey müminler!) kendiniz için özenle ayırdığınız şeylerden başkaları için harcamadıkça gerçek erdeme ulaşmış olamazsınız” (Ali İmran Suresi 92) ayetini okur, çevresinde kendisini onaylayan geniş bir topluluk yaratırdı. Servet sahipleri ve aristokratlar korkuyla Muaviye’ye sığınıp, onunla beraber bu durumu bertaraf etmenin arayışına girerlerdi. Kimi vakit Kur’an’dan surelerle zenginliklerini meşru kılmaya çalışan Muaviyeler, Ebu Zerr’i ikna etmeye, satın almaya çalışırlardı.
Ebu Zerr ise bildiği hak ve hakikat yolunda dosdoğru itirazını söylerdi: “Alemde bir yanda Allah vardır, bir yanda onun dışındaki her şey. Toplumda ise bir yanda Allah ve halk vardır, karşılarında ise halk karşıtları ve tekelciler. Bu alanlarda her zaman Allah yerine halk konulabilir, çünkü halk anlamına da gelir. Hüküm Allah’ındır, mülk Allah’ındır, Allah yolunda olmalıdır.” Devamla; “Hükümet, toprak ve servet halkındır, fertlerin değil” demekteydi.
Muaviyeler ise, “Her şey Allah’ındır, halkın değil; dolayısıyla her şey Allah’ın temsilcilerinin, yani bizimdir” diyerek, servetlerine dayanak bulmaktaydılar. Zaten Ebu Zerr’in en büyük duruşu bu anlayışa karşı gelişir. Zira, “Allah’ın temsilcisi halktır. Kur’an bu konularda her zaman Allah’ın adını halkın adı yerine kullanır” diyerek, ayetlerden örnekler verirdi.
Bu durum karşısında türlü entrikalar tasarlayan Muaviye ve servet sahipleri, çareyi rüşvet, şantaj ve tehditlerde bulacaklardı. Muaviye; “Ey Ebu Zerr! Bu işleri bırak, sen halkı kıyam için kışkırtıyorsun. Öyle bir kıyam ki sonunu Allah’tan başkası bilmez.” Ebu Zerr; “Canımı elinde bulundurana and olsun ki, servet sahipleri mallarını halkla paylaşmadıkça bu işi bırakmam” diye kararlılığını aleniyetle dökerdi.
Sokakta, camide karşılaştığı her cemaatte doğruya, hakikate çağırıyordu Ebu Zerr. Cemaat içinde başına bir şey geleceğinden çekinenlerden kendisini uyaranlar da oluyordu. Bildiğinden vazgeçenlerden olmadı hiç. “Ey Rabbim, korkaklıktan sana sığınırım, hayatın en aşağılık dönemlerinden sana sığınırım. Yaşamın hilelerinden ve ölümün işkencesinden sana sığınırım” diyerek, ödün vermezdi.
Muaviye ve şurekası dolap çevirmekten geri durmuyordu. Türlü zorluklar çıkarmaktaydılar. Hepsine göğüs geriyordu. Uğradığı baskılar karşısında bir gün, kalabalık halkın içerisinde yüksek sesle; “Ümeyyeoğulları (Muaviye’nin kabilesi) beni yoksulluk ve ölümle tehdit ediyorlar. Oysa ben fakirliği zenginlikten daha çok seviyor, yerin altını üstünden daha fazla istiyorum. Ey zengin sınıf! Allah’ın servetini kullarına geri verin” diye çekinmeden haykırdı.
Muaviye, iktidarının sallandığını hissediyordu. Osman’dan medet umdu. Ebu Zerr’in halkı kıyama çağırdığını, ne yapması gerektiğini yazdı. Muaviye için bir cani olmak kolaydı elbet; fakat Ebu Zerr, sahabelerdendi. Direkt öldürmesinin aleyhine döneceğini biliyordu. Bu yüzden Halife Osman’a havale ediyordu. Osman, zapturapt altında Medine’ye getirilmesini istedi. Bir kez daha Medine’ye geliyordu. Osman, Ebu Zerr’i hakir görerek karşılamış ve halkla temas etmesini, fetva vermesini yasaklamıştı. Buna rağmen hak bildiği yolda yılmadan çabalayacaktı. Osman, aile ve akraba çevrelerini önemli mevkilere getiriyor, hazineden servetler bahşediyordu. Yeni bir sınıf yaratılıp kurumsallaşmaya evriliyordu. Osman ve Muaviye’nin huzurundakiler halk değil, faizciler, köle tüccarları ve servet sahipleri oluyordu. Yoksullar ve fakirler de iktidarlaşanların ayakları altında çiğneniyordu. Bir lokma bir hırkaya gönül vermiş Ebu Zerr de açıktan, mescitte ve karşılaşılan her mekanda Osman’a demediğini bırakmaz; “Ey Osman! Yoksulları sen yoksullaştırdın ve zenginleri sen zenginleştirdin” diye de eklerdi.
Erk sahipleri tedirgindi. Çare arıyorlardı. Ebu Zerr’i halktan koparmak ve bir nevi susturmak için ebediyyen tecrit, açlık ve sürgünde karar kıldılar. Çölün ortasında Hac mevsimi dışında artık kimsenin pek uğrak yeri olmayan Rebeze’de karar kılıp zorla ikamet ettirdiler. Yanındaki iki çocuğu için birkaç keçisi vardı. Kuraklık ve hastalıktan telef olacaklardı. Yokluk içerisinde hiçbir şeyi kalmayan Ebu Zerr’in çocuklarından sonra kendisi de ebediyete göçtü. İktidar ve devletleşmeye doğru evrilen yeni rejimin sermayedarları, aristokratları seviniyorlardı. Zira mazlum ve madunların önderi ve her dem zulme karşı gelen Ebu Zerr ölmüştü. Artık önlerinde hiçbir engelin olmayacağını sanıyorlardı. Ebu Zerr’den sonra da, mülkiyetin hırsızlık olduğunu haykıracak niceleri çıkacaktı. Özü, sözü, inancıyla doğruyu söylemekten çekinmeyen ve zulmün zulmetine başkaldıran direngen canlar bitmeyecekti hiç. Nerede iktidar varsa orada direnişçiler de olacaktı. Bu asla bitmeyecek hikayeydi. Hikayenin sonu, alt edilip yerle yeksan edilecek iktidar ve devletle yazılacaktı. Ebu Zerrlerin açtığı yolda yürüyenler hakikat arayışçılarıdırlar.
Ebu Zerr, ilahiyatın özü olan yoksuldan, haktan, halktan ve hakikatten yana olan cevherden beslenmişti. Bunun karşısında da Mervan gibi Muaviye cinsi iktidarcılığı ve devletleşmeyi savunan bir tarz-ı ilahiyat olacaktı ki bu da daha fazla kar ve sermaye birikimine yol açan kötülük odağını devreye sokacaktı. İnanç ve hakikatin katledilmesine sebebiyet veren bu tarzın emeli, hak ve halkın çıkarlarına karşı kendi zulüm sistemlerini yürürlüğe koymaktı.
Toplumun eşitlikçi yanını törpüleyerek zulmü abat kılmak istiyorlardı. İlahiyatın kirliliğe alet edilmesi ne hazin bir durumdur. Kirlenmeye, kötülüğe ve sömürüye karşı gelen Ebu Zerr’in hayatı bundan ötürü çarpıcıdır. Ebu Zerrler hayatın iyi, doğru, güzel ve aydınlığıyken; Muaviyeler de sömürünün, zulmün, açlığın ve kötülüğün temsilcileriydiler.
Yaşamda, idealde, toplumda Ebu Zerr olmak demek, servet sahiplerine karşı haktan ve halktan yana tavır sergilemektir. Çağının inanç ve hakikat timsalini hayırla anıyorsak şayet, kıssadan hisse de çıkarmalı.
Günümüzün kapitalist modernitesinin cenderesinde öğütülen insanlık, bioiktidara yaradığı ölçüde değere mazhar edilir. Bu değer, aldatıcı ve alçaltıcıdır! Kimi vakit iktidar karşıtlarına yönelik beslenip palazlandırılan, eserilenler çıkarılır. İktidara bulaşıldı mı, potansiyel yandaş üretme işlemine tabi tutulunur. İktidarın sunduğu olanak, koltuk, mevki ve servetle şerbetlenildi mi, tava getirilmiş olunur. Tıpkı zamanında Ebu Zerr’i çekmek istedikleri uzlaşı ve zenginleşmeyle ayartma misali, bugün de özgür yaşam uğruna yürümek isteyenlerin önüne hendekler kazılır. Özgür yaşam düşlerinin, inanç, irade, kararlılık ve hakikatle bir ve birlik olmanın bütünselliğinde bulunacağı unutulmamalı. Dün nasıl bir lokma bir hırka ile yetinme erdemin en büyüğüyse, bugün de öyledir!
İnsanlık Hareketi de Bilgeliğin açtığı yolda yokluk ve olanaksızlıklar içinde muazzam değerler yarattı. Halkın/halkların umut ve özlemlerini yaşamsallaştırmada adı onur ölümsüzleri toprağın bağrına teslim etti. Binlerce yiğit özge canın hayalleri, umutları, özlemleri zaferle taçlandırılmayı bekler. Ardılları olarak her daim borçluyuz! Bunun ağırlığı ve vebalini bilerek katılım sağlamak elzemdir. Bireysel çıkar, makam-mevki-koltuk sevdası her zaman İnsanlık Hareketi’nin özüyle çelişti. Ebu Zerrleşmeyi yaşamsallaştırdığımız oranda özü, sözü, eylemiyle bir olur, birlik olur ve bilgelikle dolar, hakikate nail oluruz.
Düşlerimiz, umutlarımız, yarınlarımız özgür yaşama kilitlenmişken, bioiktidarın kirine bulaşmayalım. İktidar kirletici, yozlaştırıcı ve insanlıktan çıkarıcıdır. İktidara ve servet sahiplerine karşı hak, halk ve hakikat sevdalısı Ebu Zerr’in yaşamının bize ne çok doğruyu anlattığını bilince çıkaralım ki, yeryüzünün aydınlık yüzünü içselleştirelim.
DR. AYHAN KAVAK: EBU ZERR