“İnsanı bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan hiçbir şey yoktur” diyen Elias Canetti, “Kitle ve İktidar”a giden o dehşet yolculuğu bu sözle başlatır.

Yol uzun, insanlığın ömrünün çok üstünde. Yer kürede milyarlarca yılla tarif edilen biotik yolculuktur süren… Korku tüm canlılarda yok mu? Rüzgarda kapanan bitkiler, gün doğduğunda saklanacak delik arayan hayvanlar neyi anlatır?
Hayvan da korkar, insan da! Evrimsel dönemeçlerde, insan akıl ile korkuya daimi kılarken, bunun her türden araçlarını yaratır. Yolculuğun YOL’undaki izlekte Canetti hep yanımızda olacaktır anlatıda…
Mesafeler vardır “Bizle biz”, “Ben ile ben”, “Bizle diğer” vd. her şeyin arasında. Nedir mesafelere neden olan? ‘Öteki’ insan, ‘Öteki kabile’, ‘Öteki’ din, ‘Öteki’ cins, ‘Öteki’ ülke, ÖTEKİ ile ötekileştirilen zihniyet… Korkular mesafeler dizmekte içimize. İçimizde yaratılan mesafelerdir!
Dokunulma korkusu ne menem bir şeydir? Hele bilinmeyenin dokunması endişesi ürkekleştirir, sindirir, bir sürek avının içindeymişcesine… Kaçış yok, teslim olmak tek ‘çare’, korkuyu gidermenin yegane yolu, dokunana teslim olma ya da en azından teslim olmuş gibi davranma…
Hayvansal SÜRÜ’ye
İnsansal KİTLE’ye dahi… “Dahi ol ya da geber!”
Sürü kitleye, kitle sürüye dönüşür fasit dairede!
İnsan kendini vererek kaçıştan kurtulur ve ele geçirdiğinde dehşetengiz korku yerini, garip bir rahatlama hissine bırakır? Bilinmeyenin dokunuşundan, bilinenin elinden olma hali korkanı rahatlatır. İşte iktidarın kodlarında, bu endüstriyel korku üretimi vardır. İktidar bir korku endüstrisidir!
Mit-mitoloji ile din-bilim kullanımıyla, sekülerleşmiş küresel “din” ile insanı kovar. Kabilesi, cemaati, ulusu hep kovalar. Günümüzde de çok ulusu şirketlerin şerbetli iktidarlarının kafesine sokar. Yakalama esnasında, bin bir hileyi devreye sokup “Av”ı ele geçirmeye çalışır. Çepeçevre bioiktidarla kuşatılmış insanlık. Ele geçirilmeden olsa gerek anlamlandırmakta zorlanır, bulanıklaşır bilinç. Bilinç çarpıklığı egemen olur topluma…
Evet, mefhumları irdeleyip, özüne-manaya vakıf olunamayan bir olgudur KORKU. Tanımlanması tüm izlekleri, etkileşimi bilmek ve mündemicine nail olmayı gerektirir.
Biliriz ki iceberg’in (buzul kütlesi) görünen yüzü, buzulun cesametini izaha yetmez. Görünmeyen boyut çok daha büyük ve bütünsel bakışla anlamlandırılabilir.
Bu kısa yazı kapsamında “korku”nun tüm yönlerini ele alamayacağımız aşikardır. Lakin günümüze değin nasıl bir prognozla seyrettiğini açımlamaya çalışacağız. Kavramın iktidara alet edilmesinin patikalarında yürüyüp, anlamın gücüne ulaşacağız.
“Korkuya neden olan, korkudan hiç zarar görmemiş olamaz” diyen Epikuros, özne-nesne eksenindeki alakayı ortaya koyar. Bu da bilinç ve bilinçaltından soyutlanmayacak bir hakikattir. Bugün maruz kalınan veya insanlar üzerinde bir silah olarak kullanılan “korku”nun etimolojisine, on milyonlarca yıl öncesinden miras alındığını söylemekte beis görmeyiz. Daha ilk memelilerin ortaya çıktığı devirlerdir. Ağaçlarda yaşayan küçücük bir memeli hayvan olan prosomiona kadar gideceğiz yolculukta. Milyonlarca yıl süren biyolojik evrim sürecinde, insanlaşma YOL’una giren varlık, sırtına korkuyu da alarak toplumsallaşma evresinde geçmiştir.
Henüz kendisini savunamayacak bu küçücük canlıcığın ağaç dallarında, karanlıkta avlanan vahşi hayvanlara karşı duydukları ilk tepki korku olmaktadır. Bilinmeyenin dokunması! Ağaç dallarında, yaprakların altına sinen bu çaresi olmayan varlığın içgüdüsel biçimde korkuyu yaşarken, genetik kodlarına işler, sarmal evrimsel gelişmede. İşte karanlığın belirsizliğinde orta beynimize nakş eylenen bu tepkidir. Günümüzde kuytu karanlıklarda hayalet veya hortlak algılamasına gidilmesinde birebir evrimsel gelişimin ilk adımlarının projeksiyonu vardır.
Canlı varlık insanlaşma yolundaydı. Değişip dönüştü. Ağaçlardan savanalara indi, iki ayak üzerine dikildi, beyinsel patlama yaptı, aletler üretti ve hepsinin bileşkesinde de sürüden topluluğa, topluluktan toplumsallaşmayı gerçekleştirdi, doğanın bu çelimsiz canlısı. Ama hep yanı başında, bilinçaltının karanlık dehlizlerindeki korku eşlik ediyordu ona…
Anlamlandıramadığı doğa olayları, dıştan gelecek tehlikeler “şah damarından” bile yakınında seyrediyordu. Korkuya karşı nasıl duracaktı? Bir olmak, birlik olmak çözümdü. Grubun organize edilmesi yaşar kalmanın zaruretiydi. Birlikte kalarak-hareket ederek, işbirliği ve paylaşımcılığı temel olarak aşmaya çalışmışlardı korkularını. “Her yerde, her şeyde hep beraber” olabilmenin gücü gidilen yolda korumuştur onları. Bir başına yetmemiştir elbet! Doğa olayları, vahşi hayvanlarla burun buruna gelmek, gök gürlemesi ve karanlık… hep korkuları depreştirmeye devam etmiştir. Sonradan ateşin gizine de vakıf oldular. Karanlık barınaklarını şenlendirip ısıttı içlerini. Gündüz Güneş’in yaptığını, gece Ateş devralmıştır, Ay’a eşlik ederek. Kutsamıştır insanı. Kutsanan kutsallaştırır! Ve kutsiyet atfetmişlerdir ışıtan her şey. Böylece Güneş, Ay ve Ateş kutsal imgelere dönüştü bellekte…
Yetmedi aşmaya. Bilinçaltı korkuyu pompalamaya devam ediyordu. Farklı mecralarda çeşitlilik kazanıyordu. Yaşamın anlamlandırılmasındaki belirsizlikler mütemadiyen beslemiştir tepkileri. Korku karanlık metaforuyla öne çıkar hep. Karanlık da ölümün ikiz kardeşi olmuştur. Böylesi bir üçlemede eşitlikçi-komünal doğal toplum normundan hiyerarşik-devletçi sisteme geçilmiştir.
Toplumsal yaratıda kümülatif ebatlara vardırılan korku imgesi, sömürü düzenine geçişle birlikte etkin ve caydırıcı bir silah haline dönüştürülmüştür. Bu dönüşümün topluma sirayet ettirilmesi adım adım gerçekleştirilmiştir. Komünal anaerkil yapılanmadan hiyerarşik ataerkil sisteme geçişte, insanlar üzerinde tahakküm kurmak için zor aygıtının yanında korku olgusu da işselleştiriliyordu. Aksi halde, zor aygıtı bir başına sömürü düzeninin yerleştirip kurumsallaştırılmasına yetmeyecekti. Korkunun her türlüsü zalimin zulmünü sürdürmesinin aracı kılındı!
Korku dünya sisteminde çok boyutlu hale dönüştürülmüştür. Bioiktidar olgusunda, statülerini kaybetme korkusunu yenmek için durmadan korkuturlar. Korkanlar korkutur! Akıl tutulmalarına sebebiyet verirler. Toplum korkunun cenderesinde nefessiz kalır.
Yaygın ve kuşatıcıdır korku. Psikolojik eşiğin zirvesine siyasal-ideolojik ve militarist yönelimlerle çıkarılır. Güvencesizlik, işsizlik, açlık ve sefaleti gösterip korkuya biat etme sağlanır. Korunaksızlık, yalnızlık, yarınsızlık besleyip durur atmosferi. Özlerinden-benliklerinden sıyrılır insanlık. Değerlerine yabancılaşırlar. İktidarın elinde kitleye dönüşürler. Korkunun girdaplarında kaybedilen insanın, iktidarın uzvuna dönüşmesiyle tabloyu tamamlar muktedirler.
Ne kadar çok korkularımız, ne kadar çok mesafelerimiz var! “Korku yalan doğurur” diyor Dostoyevski. Yazara sormak gerekir; ya korkutulan, ne kadar çok yalan söyler?
İktidar sadece leşleştirir mi? Hayır! Aynı zamanda zalimleştirir de. En çok korkanlar, en çok korku biriktirenler değil midir? Her şeyi yok etme, her şeyi denetleme-kontrol etme hezeyanları korkunun zalimde yoğunlaşmasına tekabül eder. J.Steinbeck’in, “İnsan korktuğunda zalimleşir” uyarısı boşuna değildir.
Hamlet korkudan titriyordu, Hamlet de korkutulmuştu. Sözün soruya dökülmesinde, korkunun o dehşet verici kokusunu almak insanı bütünüyle Hamlet’e yöneltir, “Olmak ya da olmamak”ta korku vardır.
Victor Hugo’nun Waterloo Savaşı tasvirinde “korkudan saldıran savaşçı”, insanın korkudan ne kadar ‘cesur’ olabileceğini anlatır.
Hangi duygunun yanına, korkunun yanına getirildiği kadar eylem hali getirilebilir ki? Korkudan vurmak, korkudan kaçmak, …susmak, konuşmak, kabul etmek, reddetmek, bağırmak, kalmak, korkudan bitmek… Liste uzayıp gider. İktidarın PAZAR’ıdır korku mefhumu. Korku talep eder, iktidar arz eder, korku talep!..
Epiktetos, korkunun inşa ettiği felaketi çağlar öncesinde “…korkudan korkmalı” diyerek, dikkat etmesini istemiştir insanın. İnsan korkudan korkmayıp tedbir alsaydı, acaba kaç felaketi engellemiş olurdu? “Savaşları dövüşemeyecek kadar korkak olan… hırsızlar çıkarttı” diye imleyen Emma Goldman, felaketlerin nedenine ışık tutmuyor mu? Korkaklar savaşı çıkarır ve korkudan katılır insan. Bin bir hile ile o korku çarkının dişlileri arasına alınmış insan “ekmek” korkusundan fabrikaya, tarlaya, sokaklara ve genelevlerine; “güvenlik” korkusundan kışlaya, cepheye ve ölüme sürülmüştür.
İlk büyücüden son dünya sistemi ideolojik donanımına kadar kitle sürekli büyütülme trendini takip etmiştir. İktidar, ol sebepten korkuyu daimi olarak insanın içine doğru genişliğine ve derinliğine yayar. Evet, hiçbir ilerleme korkuya azaltmamış aksine çoğaltmıştır. Doğal toplum yapılanmasında korkular sıradan ve çoğu zaman doğa olaylarıyla şekilleniyordu. Ya bugünün korkularına ne demeli? İş bulamama, bulduğunda kaybetmeme korkusu, ekarte edilme, beğenilmeme, yalnız kalma, sevme… Bilcümle YAŞAMA korkusu… Zincirin halkaları uzayıp gider böylece.
Meryem’in oğlu yeniden gelirse, “Korkmayanınız ilk taşı atsın” mı diyecek? Sorum sanadır ey okur! Bu yazıyı okurken bizim dillendirmediğimiz, kaç korkunu anımsadın, kaç kez korktun, daha ne kadar korkmaya yatacaksın? Dokunulmaktan mı korkuyorsun? Dokunulmadık neyin kaldı ki! Aç kalmaktan mı korkuyorsun? Ne vakit doydun ki! Yarınından mı korkuyorsun? Yarının var mı ki! Korkunun değirmen taşında ne kadar öğütüleceksin? Toz zerrelerine dönüştüğünü unutma ey okur! Korku endüstrisiyle kuşatılmışsın, gör artık!.. Yalan üzerine inşa edilen iktidarın korku salımına yeter dayandığımız! Korkuya başkaldır! Epikuros, “Çok korkulan, tutkuyla ayaklar altında çiğnenir” derken, başkaldırının serencamına işaret eder. Kaybedilecek bir şey kalmadı gök kubbede. Korkuya, korkularımıza direnmek ve alt etmektir meselemiz. Hatırlayalım umutlarımızı, çünkü umutsuzluk korkakların harcıdır. Sözü ozan Yevgeni Yevtuşenko imlerse: “Önemli olan güçlü olmak değil, güçlünün gücünden korkmamayı bilmektir.”
Evet, güçlünün gücünden korkmamayı bilmede geç kalındı. Fakat zaman var mesafeyi kapatmaya:
“O gün gelecek
Sayfaların bizim için çevrileceği,
Çok uzak değil.
Böylece biz, halk,
Beyleri büyük savaşlarıyla yok edeceğiz.
Tüccarlar, uşaklarıyla
Savaş ve ölüm danslarıyla
Sıradan insanın dünyasınca
Ebediyen uzaklaştıracak.
O gün gelecek, fakat onun geliş saati
Bana bağlı, sana bağlı.
Henüz bizimle yürümeyenler,
Düşecekler yola gecikmeden…”
(B. Brecht - Cesaret Ana ve Çocukları)
Daha ne duruyoruz, haykıralım volkan volkan, “KORKU ÖLECEK!” diye…
* Diyarbakır D Tipi Cezaevi