İsmet Baycan ve Rasim Gencer arkadaşların anısına...
Uykuya doymamış, kabus olup ağmıştı gece. Saatlerce kıvranıp dönendi. Yatağında sabah ezanının sesini duyduğunda, "Artık kalkmalı" diyerek battaniyeyi fırlattı üstünden. Tüy gibi çıktı yatakhaneden. Göbeğini hoplatarak, merdivenlerden ağır aksak indi. Yemekhaneye girdiğinde halen gözlerini oğuşturuyordu. Gökkuşağının tüm renklerinin boncuk boncuk nakşedildiği duvar saatine baktı.
- "Gene tam vaktinde kalktım. Çalar saatte bu dakiklik yok" dercesine tebessüm etti. Yıllardır sektirmeden sabahın altısında güne merhaba diyordu. Bünyesinde zulmün kirli izlerinin tortuları birikmişti. Kronik hastalıklarının ilerlememesi için spor yapardı. Rutine binen yaşamında kahvaltıyı hazırlama da vardı. Yedi buçuk olduğunda da tüm arkadaşlarını uyandırırdı.
Bu sabah mahmurluk çöreklenmişti üzerine. Eşofmanını giydiğinde ağırlığını taşıyamadığını hissetti. Sıkıntılı geçirdiği geceye yordu. Hafif bir sızı göğsünü ve sol omuzunu yoklamaya başlamıştı.
- "Aman sen de, dünyanın sonu değil ya. Varsın bu sabah spor yapmayayım. Nasılsa öğleden sonra futbol maçımız var" diyerek elbiselerini değiştirdi. Göğsünü ve omzunu oğuşturarak plastik sandalyeye çöktü. Nikotinden sararmış parmaklarıyla tütün tabakasından kallavi bir sigara sardı. Boş mideye aldırmadan fosurdattı. Kahvaltı öncesi sigara içilmesi hoş karşılanmazdı. "Alışmış kudurmuştan beterdir" atasözüne sığınırdı. Kesmemişti. İkinci sigarayı yaktı. "İyi ki herkes uyuyor, Kazım görseydi zılgıtı çekerdi" diye söylenirken, kesik kesik öksürmeye başladı. Sanki ağrı artmıştı. Mevsime yordu. Oysa bal gibi onlarca yıldır içtiği zıkkımdan kaynaklandığını biliyordu.
Sonbahardı, hazan aylarını hiç sevmezdi. "Sersem aşıklara şiir yazdırtan mevsimde, kurumuş-savrulmuş yaprak kimsesizliğindeyim" derdi sıkça. Adeta bilinçaltına işlenmişti. On yedi yılını geçirdiği zindan bile değiştirememişti. Sonbahar kötülüğü çağrıştırıyordu. İşin garibi, bu aylar içerisinde tutsak düşmüştü. Nedeni bu da değildi. Nefreti çocukluğun masumiyetine dayanıyordu.
İkinci sigarasının izmaritini küllüğe teslim ederken, "güz, hazan ve hüzün" diye mırıldandı. Tek kelime Türkçe bilmeden ilkokula başladığını ansıdı. Kendini sudan çıkmış balık gibi hissetmişti. Çevresine aval aval bakardı. Zor gelse de karşılaştığı yeni dili sökmeye çalışıyordu. Hiç unutmadı. Birgün Osman öğretmen, kara tahtaya çıkartarak, "Su yaz bakayım" dedi. Apışıp kalmıştı. Bir müddet öylece durdu. Nasıl yazacağından emin değildi. Yaradana sığınıp "Sa" yazdı.
Osman öğretmen hışımla kalktı. Kocaman eliyle okkalı tokat attı. Yetmedi. Tahta cetvelle uzattığı ellerine acımasızca vurdu.
- "Geri zekalı, aptal Bir "Su" kelimesini yazamıyorsun" dedi.
Mosmor haldeki ellerini hissetmiyordu. "Ben ne yaptım? Niye beni dövdü?" diye incinmişti. O kadar dayağa karşın arkadaşlarının önünde ağlamamıştı. İçinden bir tel kopmuştu. Başı önünde bir türlü anlam veremedim. Benliğinde öfke kabardı. Ellerinin acısı zamanla dindi. Fakat kanayan yara kabuk bağlamadı hiç. Yabancısı olduğu bir dilin zorla öğretilmesi bir yana, ayrıca aşağılanmıştı. Yaşadığının anlam derinliğini çok sonradan kavrasa da okulların açıldığı sonbaharı sevmeyecekti. Rênas, dayakçı öğretmeninden dolayı Osman ismine ifrit oldu. Hayatı boyunca tanıdığı iyi Osmanlarla yolları kesişse de hiçbiriyle dostluk kurmamıştı. Hep yediği dayak aklına geliyordu. Anasının büyük ve yanık sesiyle söylediği ninnilerin ahenginde çiçek açan anadilinin karşıtı Osman'la özdeşleşmişti. İradesi dışında dayatılan zorbalık Osman'dı. İlk yıl sınıfta bırakmıştı. Başka bir öğretmen derslerine girmeye başlamıştı. Okulların açılışını sevmese bile azmetmiş, üniversiteye kadar okumuştu.
Bir de 12 Eylül karabasanı vardı. Yakın çevrelerinden eksilen insanların trajedilerini unutmadı. Sırf bu yüzden "Eylül" adına alerji kapmıştı. "Kendilerine demokratım diyenlerin bebelerine Eylül ismini vermelerini anlamlı değil" derdi.
Anılar sökün etmişti. Yayladan sonbaharda boynu bükük dönen Koçerlerin hüznüyle sarmalanmıştı. "Sevmedim, sevmeyeceğim sonbaharı" diye mırıldandı. Semaverde kaynayan suyla kaçak çay demlerken kendine su bardağında sade nescafe yaptı. Ee, ne de olsa kambersiz düğün olmazdı. Yeni bir sigara yaktı.
Daha vakit vardı. Hep Rênas "rojbaş (günaydın) diyerek arkadaşlarını uyandırdığından, yukarıdan ayak sesi geldiğinde şaşırdı.
"Allah, Allah, kim ola böyle erkenci kalkan?" diye meraklandı. Kapıda Kazım göründü. Telaşlandı. Sigara nedeniyle suçüstü yakalanmıştı. Başında dumandan hale vardı, saklayamazdı.
-"Artık aç karınla sigara içmeyeceğim" demişti Rênas. Söz verip, Kazım'la iddiaya girmişti. Kazanacağından kuşku duymamıştı. Bu yüzden erkenden Rênas'a baskın yapmaya gelmişti. Bir yandan kazandığına sevinirken, öte yandan Rênas'ın sağlığını düşünerek göndermede bulundu.
- "Ooo rojbaş, rojbaş! Bakıyorum da yemekhaneye Rênas sisi çökmüş"
- "Rojbaş Kazım Heval. Ne yapalım, yağmur yağdı böyle oldu. İddiayı kazandın."
- "Neyse heval, görünen köy kılavuz istemez derler. Böyle olacağını biliyordum. Hayrola niye spor yapmadın? Yoksa sporu sigaraya mı düşürdün?"
- "Şakayı bırak! Kendimi hiç iyi hissetmiyorum" dedi Rênas.
- "Boşver nasılsa futbol oynayacağız telafi edersin artık. Bari oynayacak takatin olacak mı?" diye sordu Kazım.
- "Sorun çıkmaz. O vakte kadar turp gibi olurum."
- "Belli, belli" dedi Kazım, "sigaradan iflahın kesilmiş. Maçta elimden çekeceğin var. Bacak arandan bol bol gol atacağım, şimdiden haberin olsun da."
- "Senin de işin gücün yenmek ve yenilmek üzerine kurgulanmış. Biraz spor yapma mantığıyla yaklaşsana!" diyerek savuşturdu Rênas.
Kazım, "görüşürüz" dercesine başını sallayarak lavaboya gitti.
Rênas masalara peynir ve zeytin tabakalarını koyarak yukarı çıktı.
Saatine bakarak, "Evet yoldaşlar vakit bu vakittir, rojbaş günaydın, sabah-ul xeyr" diye her zamanki nidasını yineledi. Uykusu ağır olanları dürterken "Vallahi tavuklar gibi yatıyorsunuz. Kazım bile erken kalkmış. Gecikirseniz çay bayatlayacak, ona göre" dedi. Pencere kenarındaki radyoyu açtı. Karapêtê Xaço yanık avazıyla "Dewrêşê Evdî" kılamını söylüyordu.
***
Gün bitiyordu. Oyuncular eşofman giymişlerdi. Kazım Rênas'a kafasına takılanı sordu: "Heval oturumda zaman darlığından sormamıştım. Bahsettiğin beton etkisi de neydi?"
Sigarayla birlikte çay içen Rênas, "Yoldaş, kastettiğim zindanda toprakla bağımızın kopartılmasıdır. Toprak yasaklanmış bize. Basılan yer beton, dört yanımız duvar. Tecrit koşullarını da ekledin mi sorun katmerleşir. Güçlü anlam vermediğinde açığa çıkan beton etkisidir. Halinden memnun her konuda söyleyecek birkaç cümleniz vardır. Derinliğine bakmayız, olay ve olguları değerlendirmede genellemeyi esas alabiliyoruz. Bizde soyut düşünme somut bakışın önüne geçmiş. Bütünsellikten kaçıyoruz gibime geliyor."
- "Tam anlamadım. Biraz daha aç ki katılmadığım yönleri söyleyeyim."
- "Neyse fazla zaman yok. Derinlikli tartışmak gerek. Birey zindanlaştı mı açığa çıkar. Maç başlayacak. Akşama tartışırız istersen" dedi Rênas.
- "Beton etkisini bilmem ama seninkisi sigara etkisidir" derken kahkahalar yükseldi.
Dışarıdan bir ses "Haydi arkadaşlar topa başlayalım. Yoksa akşam olacak!" dedi. Hep beraber kalktılar, otuzbeş metrekarelik yüksek duvarlarla çevrili bahçe niyetine beton havalandırmaya çıktılar. Mora boyanmış duvarlardan gökyüzünün mavisi acayip görünürdü.
- "Tez elden duvarların rengini aşındıralım. Yoksa gözlerimizi kaybetmek işten değil" derdi Rênas. Boyanın üzerinden bir kış geçmeden olmazdı. O vakit mavilik normal seçilebiliyordu.
En fazla üçerli oynuyorlardı. Kazım hoş görülen kurnazlığıyla takımları oluşturdu. Şamata niyetine, Rênas'ı karşısına aldı. Nasıl olsa tez nefesi kesilirdi. Onun için genelde kaleciydi. Koca gövdesiyle küçük kaleyi kaplardı. Göbeği mıknatıs gibi topu çekerdi. Böylelikle atakları savuştururdu. Es kaza bacak arası gol yediğinde iğnelemeler gırlaydı. Kazım güzel futbol oynardı. Sağlı sollu toplarla Rênas'ın takımını hallaç pamuğuna çevirdi. Kazım'ı susturmak kolay değildi.
- "Ne oldu Rênas? Bakıyorum da halden düşmüşsün. Futbol sabah sporuna benzemez" dedi Kazım.
- Rênas tatlı-sert bir tonda, "İşine baksana! Yurttan sesler korosu bile senin kadar gürültü çıkaramaz vallahi" karşılığını verirken, "eğitimlerde bu kadar konuşsaydın, kesinlikle allame olurdun" diye ekledi.
Kazım'ı kızdırmak zordu. Söylenenlere gülüp geçti. Birbirlerine takılmadan edemezlerdi. Maçın da sonuna gelmişlerdi. Her zamanki gibi Kazım'ın takımı kazandı.
Rênas, haddinden fazla yorulmuş göğsündeki sızı yine sökün eylemişti.
- "Hevaller biraz ağrım var. Madem yenildik, banyo sırasını da biz alalım" diyerek önden duş almaya gitti.
Duştan sonra içtiği demli çayın yanında sigara yaktı. Elleri titredi. Rênas'a bakan Kazım yüz solgunluğunu farkettiğinde "Hayrola heval, betin benzin solmuş" diye kaygıyla sordu.
- Ağrım arttı. Sabah doktora çıkmak için dilekçe yazmıştım. Anlaşılan yine doktor yok."
- "Vallahi, Doktora çıkarsaydılar şaşardım. Bari acilen hastaneye götürülmen için başvuralım" dedi Kazım.
- "Hastaneye gitmek binbir dert. İlla kelepçeli muayene olacaksınız diye dayatıyorlar. Bir de Hipokrat yemini ettik diyorlar."
- ...
- "Geçer, birazdan meraklanma!" diye kestirip attı Rênas.
Sohbet koyulaştı. Toplumsal gelişmeleri analiz ediyorlardı. Rênas nefes alamadığını hissetti. Yarım sigarasını söndürüp derin derin soluklandı.
Çaktırmamaya çalışsa da bir türlü bilinci toparlayamadı. Kazım, henüz ne olduğunun ayrımına varamamıştı.
Kazım, Rênas'a dönerek, "Heval, Amed'deki mahkemede arkadaşların ana dilde topluca savunma yapma kararlılığı ve ısrarı çok iyi oldu. Bir nevi yargılananlar yargılamaya başladı."
Rênas, "Heval…" dedi sadece, sandalyeyle birlikte devrildi. Panik içerisinde, "Rênas, Rênas heval!" diye koştu arkadaşları. Onu yerden kaldırıp masaya yatırdılar. Rênas'ın yüzü morarmış, hırıltılı soluklanıyordu. Uyaranlara yanıt vermedi. "Bilinci kapalı" dedi Kazım. Ayaklarını yukarıda tutarak rahat nefes alacak pozisyona getirdiler. İki arkadaşı hemen dışarıya açılan demir kapının mazgalına şiddetle vurdular. Aksilik bu ya dakikalardır vuruyorlar, ama kapıya bakan yoktu. Kapı vurulmasını duyan diğer odalardaki arkadaşları da ne olduğunu anlamadan spontane vurmaya başladılar. Biliyorlardı. Önemli bir şey olmazsa kapılar çalınmazdı.
Gürültüden yer yerinden oynarken birkaç gardiyan kapıya gelmişti. Açılan mazgaldan "Ne oldu?" diye lakayt halde sordular. Kazım hiddetle kapıya koştu. "Utanmazlar sizi! Saatlerdir kapıyı vuruyoruz Acil hasta var!" dedi. Alttan alan gardiyanlar "Doktor yok" dediler.
- "Ne zaman olmuş ki? Hemen hastaneye kaldırmak lazım" dedi Kazım. Bağrışmalarla güç bela kapıyı açtırdılar. Rênas'ı battaniyeye koyarak ana maltaya çıktılar. Ambulansın geleceği idare kısmına doğru telaşla taşırken, Kazım içinden "İnşallah birşey olmaz" diye söylenip, bildiği duaları okuyordu. Yarım saat sonra gelen ambulansa teslim ettiler arkadaşlarını.
Bekliyorlardı. Tüm zindan Rênas'tan gelecek habere kilitlenmişti. Daha önceden de gecikmeden dolayı arkadaşları can vermişti. Hatırladıkça o günleri endişeleri artıyordu.
Hava kararmış, yeni vardiya sayımına gelmişti.
- "Bir kişi eksik" dedi gardiyanın biri.
- "Bilmiyor musunuz, hastaneye kaldırıldı? dedi Kazım.
O esnada nöbetçi müdür çıkageldi. Kazım atılarak, "Rênas niye gecikti? Ne oldu? Bize niye haber vermiyorsunuz?" diye kızgınlıkla sordu.
- "Sakin olun, telaşa hiç gerek yok. Durumu gayet iyi. Tahlil yaptıklarından gecikti" dedi.
Söylenenlerle rahatladılar. Çayla bir şeyler atıştırdılar.
Masaları temizlerken dışarıdan gelen gürültülerle topluca kapıya yöneldiler.
Mazgalın kenarındaki delikten birinci müdür ve onlarca gardiyanın yığıldığını görünce, sık yapılan gece aramalarından biridir diye düşündüler.
İçeriye hoyratça girerek ortalığı dağıtıyorlardı. Buna karşı gelindiğinde de sürgüne göndermekle tehdit ediyorlardı.
Kapı açılmadan tedbir aldılar. El altındaki yasak diye nitelenen yazı ve eşyaları zulaladılar.
Bir türlü kapı açılmadı. Dışarıda kendi aralarında konuşuyorlardı. Bekleyişin ardından mazgal açıldı. Kafasını uzatan birinci müdür, bıkkın bir sesle, "Arkadaşınız Rênas kalp krizinden vefat etti. Başınız sağolsun" dedi.
Donuk kaldılar. İnanmak istemiyorlardı.
- "Bir başkası, "Daha demincek gülüşüyorduk. Top oynadı. Çay içip sohbet ediyorduk" dedi.
- "Yalan söylüyorsunuz" dedi diğeri. Devamla, "Zulme ve işkencelere boyun eğmemiş direngen bir yüreğe kriz ne yazar?"
Her kafadan bir ses çıkıyordu. Mır mır konuşuyorlardı. Kabullenmek istemiyorlardı.
Önce Kazım patladı: "Onun katili sizlersiniz!" ve boğuk sesiyle haykırdı, "İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!"
Sloganı duyan sese ses verdi. Dalga dalga yayıldı. Gardiyanlar koridordan kaçıştı. Siyasi tutsakların yanı sıra adli mahkumlar da slogana eşlik ediyordu. Kapılar yıkılırcasına dövülüyordu.
"Kahrolsun faşizm!", "Rênas heval ölümsüzdür!" atılan sloganlar birbirine karışıp avazlarda volkanlaştı. Saatlerce sesleri kısılana değin, yek vücut Rênas'ın ardından haykırdılar.
Doktorun bulunmaması erken müdahale şansını ortadan kaldırmıştı. Sabah bakmış olsalardı yaşayacaktı Rênas. "Karanlık ve soğuk duvarlar bizden Rênasımızı aldı" dedi bir arkadaşı. Sohbetler yarım kalmıştı. Öğretmenleriydi Rênas. Yürekler paralanıyordu. Öfkeden çılgına dönmüştü Kazım. Sonbahar hakkında Rênas'ın anlattıkları geldi aklına.
Ölümü kahrediyordu "Ax heval Rênas ax! Beton etkisi sonbaharda aldı seni" diyebildi sadece…
* Diyarbakır D Tipi Cezaevi
1999 yılında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın önerisi üzerine Türkiye’ye giden Barış ve Demokratik Çözüm Grubu üyesi İsmet Baycan, tutuklu bulunduğu Muş Cezaevi’nde 24 Mayıs 2003 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.
1993 yılında evlerine yapılan baskın sonucu gözaltına alınan ve yargılandığı mahkemece müebbet hapis cezasına çarptırılan 5 çocuk babası Rasim Gencer, 19 Ekim 2010’da Muş E Tipi Kapalı Cezaevi’nde geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.