Bu nedenle de öncelikle sakatlığın sosyal bağlamda ele alınması ve açıklanması gerekir. Dünya Sağlık Örgütü, Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Çalışma Örgütü, sakatlık tanımında, engelliliği (beyin felci, down sendromu, depresyon ve benzeri) sağlık sorunları olan bireylerin (negatif tavırlar, erişilemeyen ulaşım ve kamu binaları, sınırlı sosyal destek gibi) kişisel ve çevresel faktörlerle etkileşimlerinde ortaya çıkan olumsuz durumlar olarak tarif eder. Dünya Sağlık Örgütü sakatlıkla ilgili kavramsal karmaşıklığı ortadan kaldırmak için sakatlık/özürlülük ve engellilik terimlerinin yerine İşlevsellik, Yeti Yitimi ve Sağlığın Uluslararası Sınıflandırması'nın (ICF) kullanımını önermiştir. Türkçe sözlüklerde ise, "özür" ve "engel" tanımı birbirinden farklı anlamlar içermekte ve farklı olgulara işaret etmektedir. Sakat, özürlü, engelli terimleri arasından sakat terimini tercih ediyorum. Bunun nedeni, "sakat" teriminin sorunun hem bedensel hem de toplumsal yanlarına vurgu yapan yerleşik dildeki anlayışı açığa çıkarmasıdır. Toplumda var olan önyargılar noksanlık üzerine odaklanmıştır ve kuramsal çalışmalar da sosyal darwinizme gönderme yapmaktadır.

Sakatlık çalışmalarındaki kuramsal yaklaşımların merkezinde yer alan "sakatlık" ve "normalleştirme" kavramlarıyla oluşturulan normlar, sosyal yapı kategorilerinde değerlendirilir ve sakatlık olgusu genellikle mikro düzeyde sosyal etkileşim (toplumsallaşma), makro düzeyde ise toplumsal yapı (toplumsal bütünlük) alanlarında incelenir. Sakatlığı yaratan toplumsal ilişkiler bağlamında sakatlığın sosyolojideki anlamını ve tanımını değerlendirirsek, sakatlık (bedensel, zihinsel veya ruhsal), sürekli ve görünür olması dolayısıyla farklı ve bu farklılığın genel olumsuz değerlendirilmesi olarak ifade edilir. Sakatlığı hastalıktan ayırt eden özellik sürekli olmasıdır. Görünür olması ise en geniş anlamı ile "görenin" bu farklılığı ayırt edebilmesini gerektirir. Bu anlamda farklılık görünür olduğu zaman sakatlık olarak var olmaktadır. Bireyin idealleştirilen bu beklentilere uymaması durumunda sakatlık dedikodusu yayılır ve tam bu esnada sosyal nesne olarak sakatlık doğar. Sonuç olarak insan eğer toplumun beklentilerinin dışında istenilmeyen bir farklılık taşıyorsa, bu farklılıktan dolayı sakat olarak adlandırılır.

Sakatlara ilişkin nüfus verileri

Dünya Sağlık Örgütü ve Dünya Bankası Grubu'nun 2010 yılında ortaklaşa hazırladığı Dünya Engellilik Raporu'nda, 15 yaş ve üstünde kişiler arasında engelli olarak yaşamak durumunda olan kişi sayısını Dünya Sağlık Araştırması (World Health Survey) yüzde 15,6 (785 milyon) olarak belirtirken, bu oranın yüzde  2,2'sinin (110 milyon) işlevlerini yerine getirme konusunda çok ciddi zorluklar yaşadığını ifade etmektedir. Benzer bir çalışma olan Küresel Hastalık Yükü (Global Burden of Disease) çalışması ise engellilik oranını yüzde  19,2 (975 milyon) olarak belirtip -kuadripleji, şiddetli depresyon veya körlük gibi durumlara denk düşen engellilik kategorisi olarak- "şiddetli engellilik" yaşayanların oranını yüzde  3,8 (190 milyon) olarak vermektedir. Ayrıca Küresel Hastalık Yükü çalışması 95 milyon olarak tahmin edilen çocuk engelliliğinin (0–14 yaş) 13 milyonunu (yüzde 0,7) "şiddetli engelliliğin" oluşturduğunu ileri sürmektedir. Dünya Sağlık Araştırması sonuçlarına göre engelliliğin, az gelişmiş ülkelerde daha yaygın olduğu ve ülkelerin milli gelir dağılımının en yoksul beşte birlik diliminde yer alan insanlarda; kadınlarda ve yaşlılarda daha fazla görüldüğü belirtilmektedir.

Raporda, düşük gelire sahip olan, çalışma yaşamının dışında kalan veya daha düşük eğitsel vasıflara sahip olan insanların daha yüksek engellilik riski taşıdığı belirtilmektedir. Dünya Sağlık Araştırması verileri, daha yoksul hane halklarından ve etnik azınlık gruplarından olan çocukların diğer çocuklara göre daha yüksek engellilik riski taşıdığını açıklamaktadır.(Dünya Engellilik Raporu, Unmet Need For Disability Services: Effectiveness Of Funding And Remaining Shortfall. Canberra, Australian Institute of Health and Welfare, 2002)
UNICEF tarafından hazırlanan Dünya Çocuklarının Durumu araştırmasında, 2013 verilerine göre dünyada yaklaşık 870 milyon kişinin yetersiz beslendiği, bunların arasında beş yaşından küçük 150 milyon çocukta bodurluk ya da kronik malnütrisyon görüldüğü ve yaklaşık 100 milyon çocuğun da düşük kilolu olduğu ileri sürülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, çocuk ölümlerinin yüzde 55'inde malnütrisyonun katkısı vardır.
Birleşmiş Milletler, dünya nüfusunun yüzde 10'unun sakat olduğunu belirtirken, yeni yapılan araştırmalarda, bu oranın yüzde 15'in üzerinde olduğu söylenmektedir. Ülkemizde ise "hala" 2002 yılında yapılan nüfus sayımındaki istatistikler veri olarak kullanılmakta ve sakatlıkla ilgili sosyal politikalar bu verilere göre planlanmaktadır. Nüfusun yüzde 12,29'sunu sakatlar oluşturmaktadır. Ortopedik, görme, işitme, dil ve konuşma ile zihinsel özürlülerin oranı yüzde 2.58 iken (yaklaşık 1,8 milyon), süreğen hastalığı olanların oranı ise yüzde  9.70'dir (yaklaşık 6,6 milyon). Sakatlık denildiğinde toplumda var olan algı beden üzerine odaklanmıştır. Oysa ki ülkemizde olduğu gibi dünyada da sakat nüfusun büyük çoğunluğunu süreğen hastalıklar oluşturmaktadır.
Sakatlar, hem sosyal hizmetler alanındaki gelişmelerden hem istihdamdan hem de eğitimden yeteri kadar faydalanamamaktadır. Sakatlıkla ilgili gelişmelerin ve araştırmaların merkezinde olan gelişmiş ülkelerde de sorun çözülmemiştir. İster gelişmiş ister az gelişmiş ülkelerde sakatlık sorununa ilişkin sosyal politikaların uygulanmasında hep aynı sonuçlarla karşılaşılmaktadır. Dünyadaki verilere baktığımızda da bu hizmetlerden faydalananlar (formel alanda çalışanlar), yüzde  20'lik bir kesimi içermektedir. Gelişmiş ülkelerde rehabilitasyona ve işgücüne katılmaları için yüksek miktarda teşvik olmasına rağmen sakatların iş gücüne katılım oranlarına baktığımızda bu harcamaların ve teşviklerin karşılığının alınmadığı, konu tabu olarak görüldüğü için de yeterli tartışmaların yapılamadığı ve sakatların sorunlarını çözmede uygulamaların yetersiz kaldığı söylenebilir.
İster yasal tedbirlerle koruma altına alınsınlar, isterse de pozitif ayrımcılıktan faydalansınlar, yine de veriler sakatların toplumun en alt kesiminde yer aldığı yönündedir. Örneğin sosyal güvenlik harcamaları açısından bakıldığında, 2003 yılında OECD ülkeleri, aile, konut, "özürlülük" harcamalarını, işsizlik sigortası ödemelerini ve özellikle yoksul kesimi hedefleyen sosyal yardımları içeren sosyal harcamalara gayri safi yurt içi hasılanın (GSYHİ) yüzde  7,9'unu ayırırken, Türkiye'de bu oran yüzde  1,3'tür (Buğra, 2008, s. 227). Sakatlarla ilgili sosyal politikaların yürütücüsü olan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'na 2012–2013'te bütçeden ayrılan pay yüzde 4,68'dir. GSYİH'ten sosyal yardımların aldığı pay ise yüzde 1,19'dur.
Ülkemizdeki diğer bir temel sorun da bu alandaki bilimsel çalışmaların yetersizliğidir. Sakatlarla ilgili istatistiksel bilgilerin toplanması ve değerlendirilmesinde bir Sakatlık Araştırma Enstitüsü'nün bulunmaması, bilimsel çalışmaların yapılmasının önündeki en büyük engellerden biridir. Akademik çalışmalar, stratejik hedeflerin belirlenip sakatlara yönelik hizmetlerin düzenli ve etkin bir şekilde yürütülmesinde, sorunların tespitinde ve çözüm yollarının araştırılmasında ne tür politikalar izleneceği konusunda yol açıcı bir özelliğe sahip olmaktan çok uzaktır.  

Ülkemizden istatistikler

Ülkemizdeki sakat kişilerin eğitim durumlarına baktığımızda şu tabloyla karşılaşırız: Lisans ve lisansüstü eğitim alanların oranı yüzde 1,9; lise altı eğitim ise yüzde 91,1 civarındadır. Bu oranın yüzde 51,2'si okuryazar olmayan ve okuryazar olup da bir okul bitirmeyenlerdir. 2011 Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre YGS'ye başvuran tüm adayların yalnızca yüzde  0,15'ini sakat bireyler oluşturmaktadır. Bu oranlar anayasada var olan "herkesin eğitim alabilme hakkının" sakatlar için uygulamalarda geçerli olmadığını göstermektedir.
Dünyada sakatlara yönelik iş gücü programları; kota, mesleki rehabilitasyon, mesleki eğitim, destekli istihdam, sübvanse edilen istihdam, belli işlerin sakatlar için ayrılması ve korumalı istihdam olarak uygulanmaktadır. Ülkemizde sakatların işgücüne katılmaları için bir istihdam tekniği olan kota uygulamaları, fırsat eşitliği ilkesine dayanan pozitif ayrımcılığın yasal düzenlemelerdeki adı olmaktadır. Buna rağmen ülkemizde çalışabilir sakat nüfusun ancak yüzde 20'si (kamu sektöründe 32.877, özel sektör de ise 100.000 sakat çalışmaktadır) işgücüne katılmakta ve genellikle nitelik gerektirmeyen işlerde istihdam edilmektedir. Zaten nitelikli iş gücüne katılmaları için eğitimsel açıdan yeterli değillerdir. Bu durumu ortadan kaldırmak için de iş ve meslek analizleri yapılmamakta, sakatların hangi iş kollarında daha verimli olacağına yönelik çalışmalar ve yöntemler araştırılmamaktadır.

Yasalarda durum ne?

1475 sayılı İş Yasası'ndaki hükümleri değiştiren ve 2003 yılında yürürlüğe giren 4857 sayılı İş Yasası'nın ilgili 30. maddesi, şu hükmü içermektedir: "Sakat ve eski hükümlü çalıştırma zorunluluğu" olan işverenler, elli veya daha fazla işçi çalıştırdıkları özel sektör işyerlerinde yüzde 3 sakat, kamu işyerlerinde ise yüzde 4 sakat ve yüzde 2 eski hükümlü işçiyi, meslek, beden ve ruhi durumlarına uygun işlerde çalıştırmakla yükümlüdürler. Sakatlar için bir hak olarak görülen sosyal politikaların fırsat eşitliği adı altında kendini gösteren kota uygulamalarının en dikkat çeken yanı, sakatları genellikle düşük ücretli, uzmanlık gerektirmeyen ve sakatın kendi eğitimi ve yetenekleri doğrultusunda işgücüne katılmasını zorlaştıran işlere girmeye mecbur bırakmasıdır.
2005 yılında sakatlarla ilgili yürürlüğe giren 5378 sayılı "Sakatlar ve Sakatlarla ilgili Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun" ile sakatlarla ilgili yasal düzenlemeler tek bir metin altında toplanarak sakatlara yönelik sosyal haklar düzenlenmiştir. Bu yasal düzenlemelerde sakatlara yönelik bazı muafiyetler (ulaşım, iletişim, kültür-sanat, vergi indirimleri vb.) ve bunun yanı sıra sosyal yardımlar, herhangi bir işte çalışmayanlara Genel Sağlık Sigortası kapsamında sağlık güvencesi (gelir testine bağlı olarak), protez gibi araç gereç ihtiyaçlarının belli bir kısmının karşılanması, çalışan kişilerin sakat çocuklarının resmi veya özel eğitim merkezlerinde aldıkları gelişim ve eğitime ilişkin giderlerin karşılanması, 2022 sayılı yasa gereğince ihtiyaç sahiplerine sakatlık oranına göre aylık bağlanması, 2828 Sosyal Hizmetler Kanunu kapsamında evde bakım ücreti adı altında bakmakla yükümlü olan kişiye ödeme yapılması, özel rehabilitasyon merkezlerinde destek eğitim hizmeti amacıyla bireysel eğitim için kuruma kişi başı ödeme yapılması gibi sakatların sosyal hakları, yasal bir zemine oturtulmuştur.
Sakatların en temel sorunlarından biri de mimari düzenlemelerdir. Sakatların mekânsal erişebilirliği önündeki kısıtlamaların kaldırılmasına yönelik BM tarafından 2008 yılında, Sakat Hakları Sözleşmesi'ndeki "Evrensel Tasarım İlkesi"ne devletlerin uyması zorunluluğu getirilmiştir. Fakat ülkemizde ve dünyada Evrensel Tasarım İlkesi'nin uygulanabilirliğinin devletlere büyük bir mali yük getirmesinden dolayı bugüne kadar kamusal alanlardaki mekansal düzenlemelerin ancak yüzde 10'u erişilebilir hale getirilmiştir. Örneğin ülkemizde özel eğitim kurumlarının ancak yüzde  5,6'sının sakatların ulaşılabilirlik ölçütlerine uygun olması, sorunun çıplaklığını gözler önüne sermektedir.
Türkiye ayrımcılık yasağını farklı konular bağlamında düzenleyen uluslararası insan hakları sözleşmelerinin büyük çoğunluğunu imzalamış ve usulüne uygun bir şekilde onaylayarak iç hukukunu taraf olduğu uluslar arası yasal düzenlemelere göre uyarlamıştır. Buna rağmen eşitlik ilkesi pratik yaşamda uygulanmamaktadır. Ülkemizde sakatlar eğitim, sağlık ve istihdam alanlarında ayrımcı uygulamalara tabi tutulmaktadır. 2802 Sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu'nda, "Hukuk eğitimi almış körler hakim ve savcı olamazlar" ibaresi yer almaktadır. Yine Maliye Bakanlığı'nda çalışan Hazine avukatlarından, "Sağlam ve her türlü iklim ve yolculuk şartlarına dayanıklı olduğu, görev yapmasına engel bir halin olmadığına dair ilgilinin yazılı beyanı" talep edilmektedir. 5237 sayılı TCK'nin 122. maddesinde ayrımcılık başlı başına bir suç haline getirilmiştir. Ancak madde içeriğine bakıldığında, maddenin pratikte kullanılmasının çok mümkün olmadığı görülmektedir. Madde metninde etnik kökene dayalı ayrımcılık gibi bazı temel ayrımcılık nedenleri sayılmamıştır. Bu ilke gereği kanunsuz suç veya ceza olamayacağından, açıkça belirtilmemiş diğer temellere dayalı ayrımcılık fiillerinin madde kapsamında düşünülmesi olanağı ortadan kalkmaktadır. İstihdama ilişkin olarak, madde metni sadece kişinin işe alınması veya alınmaması bakımından ayrımcılığı yasaklamaktadır. Getirilen yaptırımlar suçun taşıdığı önemle çelişmektedir ve caydırıcılıktan uzaktır. (Gül, 2011, s.39) Ülkemizde sakatlarla ilgili yapılan yasal düzenlemeler sakatların sorunlarını çözmede işlevsel bir niteliğe sahip değildir. Uygulanan sosyal politikalar da Avrupa Birliği uyum programları, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası sözleşmeler doğrultusunda yapılmaktadır. Sakat hakları mücadelesi dünyada 19.yüzyıldan itibaren ivme kazanırken yasal düzenlemeler de 1950'lerden itibaren hak temelli içeriklere sahip olmuştur. Ülkemizde ise ancak 1960'lardan itibaren sakatlarla ilgili düzenlemeler (eğitim, istihdam vb.) yapılmaya başlanmış ve sakat hakları mücadelesi ise 1980'lerden itibaren hak temelli bir anlayışın uygulanması için çalışmalar yürütmüştür.
Ülkemizde sakat hakları mücadelesinde yer alan sivil toplum örgütleri, sakatlarla ilgili sosyal politikaları oluşturacak güç ve etkiye sahip değiller. Bunun nedeni de etkin bir örgütlenme yapısına sahip olmamaları ve yeterli mali kaynaklara sahip özerk bir yapı sergileyememeleridir. Sakat örgütleri politik mücadele alanlarında toplumsal muhalefetin bir parçası olarak yer almamaktadır. Daha da önemlisi sakatların kitlesel olarak toplumsal muhalefet içinde görünmemeleri, bizzat toplumsal muhalefet tarafından da bir eksiklik olarak görülmemektedir. Olayın daha vahim bir boyutu ise, örgütlerin bu olumsuzluğu ortadan kaldırmak için ciddi bir gayretin içine girmek konusundaki isteksizlikleridir.

KAYNAKLAR
- Buğra, Ayşe. (2008), Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye'de Sosyal Politika, İstanbul: İletişim Yayınları,
- Gül, İdil I., Karan, Ulaş. (2011), Ayrımcılık Yasağı Eğitim Rehberi, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları,
- Dünya Sağlık Örgütü, (2011) Dünya Engellilik Raporu
- UNICEF, (2013), Dünya Çocuklarının Durumu 2013
- Türkiye Engelliler Araştırması 2002, http://www.eyh.gov.tr/tr/8240/Turkiye-Engelliler-Arastirmasi-2002