Her gün 5-10 kişinin ölmesinin haber değeri kalmadığı bölgeden kaçmak zorunda kalanlar Akdeniz'in ortasında ölüme yürüyorlar. Bir kurşuna hedef olmamak için yurtlarını terk eden çocuklar, kadınlar, yaşlılar insan tacirleri tarafından Akdeniz'in derin sularında ölüme terk ediliyorlar. Birkaç hafta önce Rojavalı Kürt mültecileri taşıyan bir teknenin batması sonucu kıyıya vuran Kobanêli Alan Kurdî'nin cesedi bölgesel felaketin resmi olarak tarihe geçti. Savaşın acı gerçeğini resmeden sahildeki Kobanêli Alan Kurdî'nin yüzü koynu uyur gibi kumsaldaki resmi, insanlığın bitiş noktası olarak tarihe bir dipnot düştü. Kobanêli Alan Kurdî gibi yaşanan binlerce ölüm, savaşın yarattığı sosyal patlamanın sadece bölgeyle sınırlı olmayacağını gösterdi.
ABD ve AB’nin, Afganistan’da başlayarak Irak, Libya ve Suriye’de devam eden savaşın yarattığı sosyal felaketin birinci derecede sorumluları olmanın çok ötesinde, sayıları milyonları bulan göç dalgasının özellikle AB’nin merkez ülkelerine ulaşması, sorunun uluslararasılaştığını ortaya koyuyor. Bu bakımdan Ortadoğu’yu işgal edip savaşa yol açanlar aynı zamanda ortaya çıkan bu toplumsal felaketten de sorumludurlar.
Göçün politik arka planı
Küresel savaşın yarattığı yıkım sonucu milyonları bulan göç dalgasının politik arka planı tahmin edilenden daha derin ve karmaşıktır. Toplumsal değişimlerin bir olgusu olarak meydana gelen göç; insanların birey ya da toplu olarak belirli bir amaç ve hedef için meydana getirdikleri yer/alan değiştirmeleri olarak tanımlanır. Ya da en genel anlamda; nüfusun coğrafik bakımdan yer değişimi olarak da ifade edilebilinir. Ekolojik, savaş, toplumsal, siyasal ve ekonomik nedenlerden dolayı göç olgusunu yaşayan kişiye ya da topluluğa göçmen denilmektedir.
İnsanlık tarihiyle birlikte sosyolojik bir olgu olarak ele alınan göç, işgalci güçlerin uluslararası ve bölgesel çıkarları sonucu doğrudan veya dolaylı olarak çıkarttıkları savaşlar sonucu çok önemli oranda politik bir özelliğe büründü. Yakın tarihimize bakıldığında bölgesel savaşlar biçiminde devam eden çatışmalar sonucu insanlık tarihin en büyük dramlarından biri yaşanmaya başlandı.
Küresel güçlerin bölgesel çıkarları
Küreselleşme süreci, göç olgusunu çok daha belirgin olarak farklılaştırdı. Birincisi özellikle Hindistan, Çin, Brezilya ve Vietnam gibi ülkelerden AB, ABD, Kanada, Avustralya gibi ülkelere yapılan göçlerdir. Bu bir bakıma söz konusu ülkelerin daha çok nitelikli iş gücüne dayanan bilinçli olarak kabul ettikleri planlı bir göçtür. Bu göç, sosyo-ekonomik değişim sürecinin bir parçası olarak ele alınmaktadır. İkincisi ise bütünüyle savaş koşullarının dayattığı ve bir bakıma ölümden kaçan kitlelerin plansız, hesapsız, gelecek kaygısıyla yaptığı zorunlu göçtür. Küresel işgalci güçlerin bölgesel çıkarları nedeniyle Afganistan’da başlayan Irak, Libya ve Suriye’ye yayılan ve bölgesel çatışmaya dönüşen savaşta, yaşamak için ölümden kaçan sayıları milyonları bulan göç dalgasının yarattığı trajedidir. Savaş koşullarının zorunlu sonucu oluşan ve bütünüyle ölümden kaçış olan bu göç ise, sosyo-politik koşulların bir sonucudur. Bugün küresel ilişkilerde bütünüyle sosyal bir patlamaya dönüşen insanlık dramının en büyük olaylarından biri olan Ortadoğu’da yürütülen çıkar savaşının yarattığı bu kitlesel göç, bütün dünyada etkilerini çok daha derinden hissettirecektir.
2007 yılı verilerine göre Irak’ta kesintisiz süren savaş nedeniyle ülkesini terk edip göçmen ve mülteci statüsüne dönüşen insan sayısı yaklaşık olarak 3 milyondur. Ayrıca 1,7 milyon kişi de Irak içerisinde yer değiştirmek zorunda kalmış. 6 milyon Suriyeli ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Bu Suriye nüfusunun yaklaşık olarak yüzde 26’sını oluşturuyor. Ayrıca nüfusun yarısı ülke içerisinde yer değiştirmek zorunda kalmış.
AB ülkelerine gidip, iltica talebinde bulunan Suriyeli göçmenlerin sayısı yaklaşık olarak 150 bindir. Savaş nedeniyle Suriye’den çıkmak zorunda kalan ailelerden yaklaşık 250 bin çocuk, 360 bin kadın sokaklarda yaşamını sürdürüyor. Kadınların çok önemli bir kısmı zorla satılmakta veya fuhuşa zorlanmaktadırlar. DAİŞ, El-Nusra gibi Türkiye tarafından doğrudan desteklenen radikal İslamcı hareketlerin Rojava’ya yönelik çok kapsamlı saldırıları sonucu bölgedeki Kürtlerin çok önemli bir kısmı topraklarını terk etmek zorunda kaldılar. Kobanê bunun somut bir örneğidir. 3-4 ay DAİŞ kuşatmasında kalan Kobanê’de yaklaşık 150 bin sivil evlerini terk ederek komşu devletlerde göç etmek zorunda kaldılar.
Dünyanın 32 ülkesine dağılmak zorunda kalan ve önemli bir kısmının Kürt kökenli olduğu bilinen göçmenlerin sosyo-politik durumu analiz edildiğinde, küresel dünya sisteminin yarattığı savaşa paralel olarak göçün de küreselleştiğinin çok açık bir örneğidir. Dünyanın hemen her yerinde yaşayan toplumsal gruplar, bu küresel bölgesel savaşın sonuçlarından çok daha fazla etkileneceklerdir.
AB sınırlarına dayanan göç dalgası
Kitlesel göç dalgası AB’nin tarihsel sınırlarına dayanmış bulunuyor. Başta Yunanistan, Bulgaristan, İtalya ve İspanya olmak üzere AB merkez ülkelerine doğru yayılan göç, Brüksel’i çok ciddi oranda tedirgin etmeye başladı ve bu sorun karşısında ve bir takım önlemlerin alınması kararlaştırıldı. Dışişleri bakanları ve devlet başkanları düzeyinde yapılan toplantılarda alınan kararlar, göçün AB sınırlarında tutulması oldu. Özellikle Kobanêli çocuğun kumsaldaki ölüm görüntüsünün Avrupa’nın iç kamuoyunda yarattığı tepkiyi hafifletmeye yönelik, sınırlı sayıda göçmenin kabul edilmesi kararlaştırıldı. Böylelikle çıkar savaşları nedeniyle ortaya çıkan göç krizinin esas sorumluları kendileri olduğunu gizlemeye çalışmaktadırlar.
Sorunun bir başka boyutu şudur: Gerçekten AB ülkelerinde göç fazlası mı var? Göçmenler AB ve diğer ülkelerde ciddi toplumsal bir sorun mu teşkil ediyorlar. Özellikle AB’nin göçmene ihtiyacı var mı? Bu sorulara verilecek doğru yanıt, bugünkü göçmen krizinin doğru anlaşılmasına hizmet edecektir.
Birleşmiş Milletler'in 2010 yılı raporuna göre, dünya genelinde toplam olarak 214 milyon göçmen yaşamaktadır. Dünya nüfusu 6,5 milyar civarındadır. 1960-1975 yılları arasında dünya nüfusunun yüzde 2,5'u göçmen olarak yaşarken, bu oran 2000-2005 yılları arasında yüzde 3,1’e ve 2005-2010 yılları arasında ise yüzde 3,8’e yükselmiş durumda. Demek ki sürekli gündemleştirildiği gibi göçmenler, dünya nüfusu içerisinde çok ciddi bir oranı oluşturmazlarken aynı zamanda üretim içerisinde sanıldığı gibi henüz istenilen düzeyde bir rol oynamamaktadırlar. 214 milyon olarak tespit edilen göçmen kökenli nüfusun ancak yarısı iş gücü olarak aktiftir ve bunlar içerisinde de ancak yüzde 30’u düzenli olarak üretim sürecinde yer almaktadır.
Dünya kapitalist sisteminin merkezi üssü olarak bilinen özellikle AB üyesi belli başlı ülkeler aynı zamanda kapitalist küreselleşme sürecinin ana unsurları oldular. 254 milyon kilometre kare yüz ölçüme sahip olan AB ülkelerinin toplam nüfusu 455 milyon civarında olup, dünya Gayri Safi Milli Hâsılası'nın (GSMH) yüzde 34’ünü oluşturuyor.
Göçmenlik politikasının merkezi: Avrupa
Küreselleşmenin kapitalist ekonomik sistemde meydana getirdiği değişiklikler sonucu, AB’nin merkez ülkeleri olarak bilinen Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve İspanya yani AB’nin G-5’leri, bu süreç içerisinde çok yoğunluklu olarak ‘yeni’ tip göçmene ihtiyaç duymaya başladılar. Avrupa, kapitalizmin ilk gelişme merkezi olması nedeniyle burjuvazinin oluşturduğu ve gelecekte oluşturacağı göçmenlik politikasının merkezi olmaya devam edecektir.
1990 yılı verilerine göre Avrupa’da yaşayan göçmen sayısı yaklaşık olarak 49 milyon, 2010’da ise bu oran 70 milyon olarak verilmiş. AB ülkelerinde doğmuş olup, herhangi bir ülke vatandaşı olanlar veya sonradan ülke vatandaşlığına geçenler ise bu rakamların dışında. AB sınırları içerisinde yaşayan ve bulunduğu ülkelerin vatandaşlıklarına geçenler dahil olmak üzere göçmen kökenli nüfus yaklaşık olarak 160 milyondur.
Özellikle AB devletlerinin iç politik gündemini işgal eden göçmenler, sanıldığı gibi söz konusu ülkelerin sırtında hiçbir yük oluşturmuyorlar. Göçmen kökenlilerin AB’nin Gayri Safi Milli Hâsılası'na yıllık katkısı 100 milyar Euro civarındadır. Tersine AB’nin G-5’leri olarak bilinen devletler her yıl daha fazla göçmene ihtiyaç duymaktadırlar. AB’nin önde gelen gelişmiş küresel kapitalist ülkelerinin ihtiyaç duyduğu kalifiye işçi oranı son 15 yılın en üst seviyesine ulaşmış bulunmaktadır. Sadece Almanya’nın, nitelikli iş gücünü yeterince karşılayamaması nedeniyle ekonomik kaybı 4 milyar Euro'dur.
Küresel sistemin merkezi üssü olan AB’nin dünyanın diğer kapitalist küresel güçlerle rekabet alanını geliştirmek için özellikle bilişim teknolojileri, telekomünikasyon bağlantılı ağır sanayi gibi kritik sektörlere yoğunlaşmış durumda. AB ülkeleri genelinde yönetişim teknolojileri ağırlıklı sanayi dallarında 3 milyon kişiye ihtiyaç duyulmaktadır. Nüfusu giderek yaşlanan Avrupa’nın bu ihtiyacı, ancak gelişmekte olan üçüncü ülkelerde karşılaması bir zorunluluk haline gelmiş bulunmaktadır. Örneğin Almanya’nın bilişim teknolojisinde yıllık ihtiyaç duyduğu mühendis sayısı yaklaşık olarak 50 bindir. Avrupa Komisyonu'nun rakamlarına göre, şu anda AB genelinde 3 milyon kişilik istihdam alanı doldurulamamış durumda.
Küresel dünya sisteminin belli başlı ekonomilerini oluşturan AB kapsamındaki Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, İspanya gibi ülkelerin, 2014 yılına kadar sadece bilişim teknolojileri sektöründe istihdam açığının 1,6 milyon civarında olacağı tahmin ediliyordu. Avrupa Politikaları Araştırmaları Merkezi analizcilerinden Daniel Gros şu uyarıda bulunmuş: "Kalifiye işçi konusunda yaşanacak olan sıkıntı AB ekonomisini yavaşlatabilir. Ancak bu durum ortaya çıktığında maaşların da otomatik olarak yükseleceğini düşünürsek, ekonomide ortaya çıkacak sorunları çok önemli olarak değerlendiremeyiz."
Göçün sarsıcı etkileri
Sonuç: Ortadoğu savaşının göçe zorlanan toplum üzerindeki yıkıcı etkisi tahmin edilenden çok derin ve sarsıcı etkileri olacaktır.
Birincisi; zorunlu nedenlerden dolayı kendi tarihsel dinamiklerinden kopan sosyal gruplar uzun yıllar ciddi bir kişilik sorunu yaşayacaklardır. Bilmedikleri ve önceden planlamadan gelmek zorunda kaldıkları toplumsal yapıya yabancı kalacakları gibi, söz konusu toplumsal gruplar bir anda çevrelerini saran ve sayıları on binlerle ifade edilen göçmen guruplara karşı tepkisel olacaklardır. Öyle ki devletler, bu göçmen topluluklarını bütün sosyal, ekonomik ve politik sorunların kaynağı göstererek saldırıların hedefi haline getireceklerdir.
İkincisi; eğitimden, yetiştiği kültürden, doğal yaşamından kopmuş çocuk ve genç nüfus çok ciddi bir kimlik bunalımı yaşayacaktır. Tarihsel geçmişinden koptuğu için bir kişilik bunalımı yaşarken, plansız geldiği toplumsal ilişkilere uyum sağlamasının çok zor olması nedeniyle yaşamını başka faktörlerle var etmeye çalışacaktır. Böylesi durumlarda çeteleşme, mafya, hırsızlık ve uyuşturucu gibi ilişkilerin içerisinde kendisine yer edinmeye çalışacaktır.
Üçüncüsü doğal ortamının dağılması kadınların en çok da genç kadınların yaşamında derin izler bırakacaktır. Barınma koşullarının olmadığı, birçok ailenin açlıkla karşı karşıya kaldığı ortamlarda göçmen kadınların yaşamını sürdürebilir duruma getirmek için kendi vücutlarını pazarlamak zorunda kaldıkları çok sıklıkla görünen bir durumdur. Kadının pazarlanması giderek bir sektör halinde örgütleniyor.
Göçmen erkek genç nüfus toplumsal yaşamın dışında tutulmak için hırsızlık ve uyuşturucu ağına çekilirken, genç kadınlar fuhuş sektörüne yönlendirilmektedir. Sistemin yapısal kurumları tarafından örgütlendirilen bu iki alan kirli ticari ilişkilerinin önemli bir halkasını oluştururken, toplumsal yapıya yabancı olan göçmen kitleleri hedef kitle olarak seçilir.
Dördüncüsü ise, sayıları milyonları bulan ve önemli bir kesiminin çalışabilir durumda olması nedeniyle sığınmacıların ucuz iş gücü olarak kullanılmasıdır. Çocuk yaşta olanlar dahil olmak üzere çok önemli bir kısmı sadece karınlarını doyuracak nitelikte bir ücretle çalıştırılmaktadırlar. Örneğin Türkiye’de birçok şirket yerli işçileri çıkartıp göçmen işçileri çalıştırmaya başladı. Yerli bir işçiye aylık ücret olarak 1000 TL veren bir şirket, Suriyeli veya Iraklı bir göçmene maksimum 300 TL veriyor. Ucuz iş gücü sömürüsünün bu yöntemi ‘hayırseverlik’ adı altında gerekçelendirilerek hem vergi kaçırılmakta hem devletten teşvik primleri alınmaktadır.
Zorunlu ve plansız göç, kişiyi sadece tarihsel köklerinden koparmakla kalmaz, aile ve toplumsal yaşantısını alt üst ederek sosyo-psikolojik sorunların en uçta yansımasına yol açar. Bu gerçek durumun aşılması uzun yıllara yayılacaktır. Ancak, toplumsal desteklerin verilmesiyle bu zorlu süreçlerin nispeten daha az bir sancıyla aşılması mümkündür.
Bir kez kendi topraklarında kopup göç etmek zorunda kalan toplumda geriye dönüşler beklenilenin çok altında olacaktır. Bu sosyolojik bir realiteyi bilmeden göç eden toplulukların şu veya bu politik-toplumsal argümanla suçlanması son derece yanlıştır ve hiçbir kazanımı olmayacaktır.
Henüz Avrupa’da net hissedilmeyen ancak Antep, Urfa, Adana, Mersin, İstanbul gibi mega kentlerde sokaklarda yaşamını sürdürmek zorunda kalan ve aynı toplumsal değerlere ve kültüre sahip olduğumuz savaş mağduru mültecilerin trajik durumunun kanıksanması, sıradanlaşması insanlık değerlerimizin geldiği noktayı yansıtıyor. Birey, sosyal grup ve örgüt olarak hemen her kesimin kendini sorgulaması gereken bir gerçeklikle karşı karşıyayız.