Güney Afrika Komünist Partisi Merkez Komite üyesi Solly Mapaila, Hamburg’a gelirken Afrika Ulusal Kongresi’ndeki (ANC) deneyimlerinden kazandığı çok önemli bir tavsiyeyi de kendiyle getirmişti. ANC’nin, önce isyanın tamamlanması gerektiği ve toplumsal dönüşüme dönük bütün projelere ondan sonra geleceği inancıyla, özgürlüğü her şeyin üstünde tuttuğunu anlattı: „Büyük bir hata yaptık çünkü toplumda istediğimiz sosyal ve ekonomik ilişkileri her zaman anında düşünmek zorundayız.“ Kürtlere, kesinlikle aynı hatayı tekrarlamamaları gerektiğini söylemek zorunda hissetti kendini. Ve bu vurgu ile de, tam da arayışın merkezine dokundu. Konferansın düzenleyicilerinden Reimar Heider’e göre, Kürtlerin küresel kapitalizme karşı özgürleştirici alternatifler arayışı, Kürt diskurunun son 10-15 yıldaki değişimine işaretliyor. Mesele artık, devlet içindeki iktidarın nasıl fethedileceği değil, toplumun özgürleştirilmesi için hangi somut adımların elverişli olduğu ile ilgilidir. Ve bu konuda, hangi sosyal ve ekonomik ilişkilerin inşa edileceği ile ilgili Mapaila tarafından ifade edilen soru, çok belirleyici bir rol oynuyor.
Bu bağlamda konferansın son günü tümüyle de bu soruya verilebilecek çeşitli yanıtlara ayırılmıştı. Değişik alternatiflerden oluşan taslak farklı farklı şekillenmiş olsa da, hepsinin çıkış noktası, Antonio Negri’nin yazılı olarak sunduğu konuşma metninde yer alan şu ifadeydi: „Siyasi olanı tesis eden, toplumsallığın söz konusu biçimidir.“ Dolayısıyla önemli olan, toplumsallığın en uygun biçiminin ne olduğunu ve hangi şekilde inşa edileceğini tespit edebilmektir.
Eirik Eiglad, komünalizmin tarihi ve pratiği hakkında bilgi verdi. 1871’deki Paris Komünü’nden bu yana devrimci hareketlerde komünalizm - örneğin merkezi olmayan öz yönetimlere dayalı bölgesel yönetimler sistemini inşa eden yerel özerklikler - talebini sürekli görebiliriz. Gönül Kaya, Kürt Kadın Özgürlük Hareketi’nin deneyimlerinden yola çıkarak, radikal demokrasinin temel ayaklarını değerlendirdi. Kaya, yeni ortak ortaklıklarla ilgili büyük tasarımların somut ufak adımlarla yaratılması gerektiğini vurguladı. Janet Biehl Bookchin’in komünalizm konsepti ile Öcalan’ın demokratik konfederalizm taslağı arasındaki benzerliklere dikkat çekti. John Cronan katılımcı ekonomi fikrine ilişkin bilgi verdi. Cronan, ekonomik eşitliğin, çalışanların müzakere gücünün değil de, verilen emeklerin ve gösterilen çabaların ücretlendirilmesi ile sağlanabileceğini söyledi. Ana Mezo, Bask Ülkesi’ndeki demokrasi inşasının deneyimleri ile zorluklarını paylaştı: „Demokrasi bir ad değil, bir fiildir.“ Ona göre demokrasi, ancak herkesin doğrudan katılımı ile gerçekleştirildiği oranda var olabilir. Gülbahar Örmek ise komünalist fikirlerin uygulanması için Diyarbakır Belediyesi tarafından uygulanmaya çalışılan somut çabalar - örneğin kadın kooperatifleri, siyasi katılım ve yerel demokrasi - hakkında bilgi sundu: „Önemli olan kadının güzelliği; yüzlerinin değil, bilinçlerinin güzelliği.“ Kendim de Meksika’daki Zapatistaların özerkliğini oluşturan iki temel prensibi aktarmaya çalıştım: bazılarının aldığı kararların herkes tarafından gözden geçirilebileceğini ve gerektiğinde değiştirilebileceğini kapsayan ‘itaat ederek emir verme’ ilkesi ile, sorarak ilerleme prensibi. Çünkü sadece yolun hedefe götürüp götürmediğini sormak yeterli olmuyor. Aynı zamanda, bir sonraki adımın hakikaten de hedefin bir kısmını gerçekleştirip gerçekleştirmediğini sormak gerekiyor. En son konuşan Gültan Kışanak da, Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) çok sayıda komünalist talebi tüzüklerine geçirdiğine dikkat çekip, meclisler, alternatif eğitim ve yerel yönetimler hakkında bilgi verdi. Bu yazının başlığını da onun konuşmasından alındı: Ya bir yol bulacağız ya da yolu bulacağız...
Konferansın konuşmacıları, yeni, başka (demokratik) biçimler geliştirmeye zorlayan husus, demokrasinin yaşadığı krizdir. Bu kriz yeni olmadığı gibi, aslında demokrasiden çok kapitalizm ile alakalıdır. Kapitalist düzenlerde yasalar önündeki eşitlik kolayca sömürünün genelleştirilmesi, karar verme özgürlüğü keyfi yoksullaşmaya, kardeşlik ise bütün kızkardeşlerin ve kardeşlerin inkarına yol açabiliyor. Buna rağmen sözü edilen demokrasi biçimleri arasında ayrım yapmayı denetelim: yerel demokrasi kendi başına kafa karıştırıcı bir kavram. Alt ve üst arasında kalan arasında bir ayrım yapmasına rağmen, çoğunlukla hazır bulunanların söz hakkının ötesine geçmiyor. Doğrudan demokrasi de toplumun görüşün alınması ile karar alma imkanını kastediyor. Bu yöntem daha çok, (parlamenter sistemde) seçilmiş delegelerin karar hakkına sahip olduğu temsilci demokrasiyi tamamlayan bir ek olarak ele alınıyor. Katılımcı demokrasi ise mümkün olduğu kadar çok kişinin siyasi katılımını sağlayıp, bu şekilde güçlü bir sivil toplumunun inşasına katkıda bulunmayı amaçlıyor.
Bütün demokrasi biçimlerinin paylaştığı temel bir zorluk, kimin karar alma süreçlerine katılabileceği hususu ile ilgilidir. Ancak demokrasinin tarihsel örneği açısından bu husus geçerli değil: Yunan polis‘te toplumsal meselelerde sadece erkekler, daha doğrusu özgür erkekler karar söz hakkına sahipti. Özgür erkek, şehir devletine askerlik yapmaya hazır ve belli bir ekonomik güce sahip olandı. Ama bu sorun, bugünün en zengin örnek demokrasisi için de geçerlidir. Zira İsviçre’de kadın oy hakkının yürürlüğe konulması konumuz açısından somut bir örneği teşkil ediyor. Burada oldukça gelişkin olan doğrudan demokrasi mekanizmaları, oy hakkına sahip erkeklerin sonuna kadar ısrarla kadınların da siyasi söz hakkına sahip olmasına karşı çıkmasına sebep oldu. Kadınların siyasi söz hakkı, herhangi bir ‘demokratik’ oylama ile değil de, 1990 yılında İsviçre Federal Mahkeme kararı ile kabul ettirildi. Göçmenlerin veya azınlıkların oy hakkı ile ilgili sorunlar, bütün demokrasi biçimlerini benzer zorluklarla karşı karşıya bırakıyor.
Tarihsel açıdan İsviçre’nin de komünalizm deneyimleri vardı. Zira Avrupa’daki Yeniçağ’ın başlangıcında kölelik ilişkilerine rağmen, karar verme yetkisi, idare ve hukukla ilgili, geneli ilgilendiren konuların nasıl örgütlendirileceği komünal toplantılarda kararlaştırılıyordu. Liberter açıdan, bu toplantılar sonucu gelişen özgüvenin 16. yüzyılın başlangıcındaki köylü ayaklanmalarda belirleyici bir rol oynadığını vurgulamakta fayda var. Ancak komünalizm ile ilgili mevcut siyasi anlayış, Paris Komünü’nden günümüze farklı devrimci öz yönetim deneyimlere dayanıyor. Sosyal hareketler, farklı dönemlerde siyasi kararlarını meclis yapılarında almaya çalıştı. Esas olan, kolektif özerkliği emek, ekonomi ve toplumsal rol dağılımına genişletmekti.
Hannah Arendt, Devrim Üzerine kitabında „içinde yer alanlardan hiçbiri, bunun daha önce de olduğunu bilmeden“ her ayaklanmada spontane meclislerin kurulduğunu ifade ediyor. Şunu vurgulamak önemli: Paris Komünü’ndeki meclisler de devletin veya onun kurumları yerine geçmeyi amaçlamıyordu. Karl Marx, Fransa’da İç Savaş hakkındaki değerlendirmelerinde bunun altını çiziyor: „Komün, devletin kendisine, toplumun bu doğa üstü düşüğe karşı bir devrimdi.“
Meclisler sisteminde, alınacak kararla alakası olan, ondan etkilenecek herkes siyasi karar mekanizmalarında yer alma hakkına sahip. Tarihsel açıdan bakıldığında, meclislerin hiçbir zaman yeterli düzeyde toplumsal kurtuluş ve eşitlik potansiyellerini kanıtlama imkanına sahip olmadığı görülür. Meclisler hem demokrasi hem de sosyalizm adına şiddetle bastırıldı, temsilcileri baskıya maruz bırakıldı. Bu nedenle meclisler sistemi ile ilgili hala yanıtlanmamış çok sayıda soru duruyor. Pratik açıdan oldukça önemli bir sorun, Alex Demirovic tarafından Meclisler Demokrasi veya Politikanın Sonu (Rätedemokratie oder das Ende der Politik) kitabında formüle edildi: „Kamu, bireyden hep daha fazla üretme, daha fazla tüketim tatmin etme ve daha fazla kendini angaje etmeyi daha fazla talep etmeyip, kendini nasıl sınırlayabilir?“
Yukarıda da söylemiştik; toplumsallığın/ortaklığın biçimi, siyasi çerçeveyi de belirler. Dolayısıyla herkesin bu biçimin şekillendirilmesine katılması, seçilmişlere karşı devam eden tutuklama dalgası karşısında da siyasi hayatta kalma stratejisi olarak önemli bir rol oynuyor. Eğer her hafta yüzlerce insan cezaevlerine hapsediliyorsa, o zaman mümkün olduğu kadar çok insanın toplumsal karar verme mekanizmalarına dahil olması, politikanın toplumun dışına itilmesine karşı etkili bir araç olabilir. Bu baskıdan özgürlüğe giden - geçilebilir - yolun önce bulunması gerekir. O yolun akışını şimdiden hesaplamış olan mühendisler yok. Bu yol, ancak geniş kesimlerin henüz sayılmamış adımları ile yürürken, ilerlerken bulunabilir. Gültan Kışanak da, kapitalizme karşı henüz etkili bir ilaç bulunamadığını söylerken muhtemelen bunu düşünmüştür. Ancak bu bizi her gün yeniden birkaç karşı ilaç denemekten alıkoymamalı.
* Felsefeci - Konferansta Zapatistaların öz yönetim modelini tanıttı.
DR. TOM WAIBEL*: Kapitalist moderniteye alternatifler