“Ne dijminê xeraban yê xirabiyê be!”

(Gotina Pêşiyên Kurdan)*
[*”Kötülerin düşmanı değil, kötülüğün düşmanı ol!”
(Kürt atasözü)

Çepeçevre sarılı etrafımız. Dış uyaranlar bombardıman olup yağmakta üzerimize. Yüreğimize, benliğimize işlemekteler mütemadiyen. Dört bir yandan mevcut sistemlerini ihya ve sürdürmek için bilinç çarpıtmalarıyla sanal bir ortamı gerçeklik diye sunmak tek dertleri muktedirlerin. Okulundan kışlasına, oradan tüm kurumlarına değin “hedef kitleye” endekslenmiş bir politikanın uygulanmasına tanık oluyoruz. Kobay olarak kullanılan ise güdülmek istenen insanlıktır. Günlük yaşantılar bile buna göre kurgulanmış durumda. Futbol, sanat-kültür, medya-TV vb. tüm yerlerden yayılan, nüfuz ettirilmeye çalışılan bir ideolojik amaç güdülüyor.
Derinlikli incelendiğinde sıradan, günlük konuşmaların bile bir erek doğrultusunda birey ve toplumun tüm gözeneklerine empoze edilmeye çalışılacağı açığa çıkacaktır. Kötülük her yöreden kuşatmış dünyamızı. Egemen zihniyet kötülük olgusuyla idame ettirmekte sömürü sistemini. Artık olağandan sayılmakta! Öyle bir şekillenme yaratılmış ki, kötülüğe karşı gelmek, delilikle veya tehlikeli bir kişilik ile damgalanmaya maruz kalma içten bile değildir. Dolayısıyla ilk başta “durumdan vazife çıkaranlar” tarafından doğal dışlanmayla karşı karşıya kalınır. Bunda bioiktidarların elini oynatmasına gerek kalmadan doğal tecrit uygulanmasının örneğiyle karşılaşırız. Şüphesiz böylesi karşı gelmeleri, kötülük odaklarıyla yıkmak-yok etmek temel amaçlardan olmaktadır. Her yol ve yöntemi uygulamaya koymadan çekinilmez. İdeolojik, politik, örgütsel bir ağla zihinlerin pelteleşmesini, çarpık bilinçlerin oluşturulması ve kaosun türbülansında yitip gitmelerini sağlarlar insanların. Bundan sonrası da, ‘bereketli toprakları‘nda ürün almaya gelir iktidar merkezlerinin.
İyilik ve kötülük birbirinin zıddı iki kavram. Dualistlik felsefesinin temel argümanı olmaktalar. Nasıl ki, özne-nesne ayrıştırması yapılıyorsa, felsefi tartışmalarda da iyilik ve kötülük olgusu tarihin şafak vaktinden beri tartışıla gelen konuların başında gelmektedir. Böylesi ayrımları başat hale getirmek sorunludur. Bütünsel bir bakışı gerçekleştirmek bizleri doğru mecraya ulaştıracaktır. Bu yazı kapsamında parçayı fetiş yapmak değil amacımız. Meramımız, düşlerin enkazında bıraktırılan iyiliğe karşı kötülüğün nasıl sirayet ettiğine yanıt olmaktır.

İyiler her vakit kazanır mı?

Her insan görüntünün esiridir artık. Kültür endüstrisi görselliği bilinç çarpıtmalarında hoyratça kullanmaktan çekinmez. Sanalı gerçek diye lanse eder durmadan. Kavramların içini boşaltmaktan da geri durmaz. Tüm bunları spontane değil, bir ereği ifa etmek için uygular. Örneğin sinema sektörüne baktığımızda; film sanayisinin aslan payını Hollywood kazanır. Senaryolar ısmarlamadır. Hamur misali yoğurup biçimlendirir zihinleri. Ekseriyet tema iyilik ve kötülük üzerine inşa edilir. Elbette bunda da kavramları ters-yüz etmekten gına getirirler pişkince. Hepsinde bir kahraman vardır ve kahramanın bireysel mücadelesiyle kötüler yok edilir. İyiler her vakit kazanır. İnsanlığa biçtikleri rolde her daim ‘iyilik’ üstün gelecek mitidir. Bu iyilik de kendilerinin çizdiği sınırlar içerisinde sunulan bir yanılsama olmaktadır.
Oysa yaşam filmlere benzemez. Bioiktidarın yaygınlaştırdığı kötülük olgusuna tahammül etme veya iyiliği kötülük diye gösterme maharetiyle erozyona uğratılır insan. Sistemin kötülük olduğu açığa çıkarılmaz. Böylece kötülük kaynağı sisler ardında belirsizliğe itilir. Ovidius, “iyi gizlenen iyi yaşadı“ der. Kötülük merkezleri de iyi yaşayabilmek ve sistemlerini idame ettirmek için her yol ve yöntemi denemekten çekinmezler. Başarılı da olurlar. Cehennemi cennet olarak göstermekte üstlerine yoktur. Kötülük her yana, hücrelere kadar sinmiş-sindirilmiş bir olgudur. İnsanların hayallerine bile sirayet ettirilen bir amaçtır kötülük denen doğanın, canlıların ve insanlığın düşmanı vahşet. Groce, “En büyük kötülük direnme yoksunluğundan gelir” dediğinde haklıdır elbet. Karşı gelmek, başkaldırmadan geriletilemez kötülük. Cezir olup ötelemeli medi!..
Mevlana, Fihi Ma’fih adlı eserinde, “Birisi, buradan bir günde Kâbe’ye gitse, bu o kadar şaşılacak birşey olmadığı gibi keramet de değildir. Çünkü samyeli de bir günde Kâbe’ye gidebilir. Asıl keramet ikilikten kurtulman, kötülükten iyiliğe dönmendir” derken, bireysel dönüşümün toplumsal dönüşümü de getireceğini belirttiği kanısındayız. Benliğe işleyen kötülükten arınmanın olağanüstülüğüne işaret eder Mevlana. Arınmanın toplumsal arınmaya dönüştürülmesi ayağı da kuşkusuz o kadar kolay olmamaktadır. Kötülüğe karşı iyilik! Deccal’a karşı Mehdi’yi veya cehenneme karşı cenneti çıkarmaktır ki, insan benliği bağrında her iki olguyu da taşır. Peki, kötülük mefhumu nasıl ortaya çıkmıştır? Neden sökülemiyor toplumlardan? Eski Ahit’ten alıntı yaparsak; Yehova der ki: “Işığı meydana getirdim ve karanlığı yarattım. Huzuru yarattım ve kötülüğü yarattım.” İşte, ışık huzurla böyle özdeşleşirken, karanlık da kötülük ile özdeşleşen bir diğer etmen olmakta kutsal kitapta. Bu dünyada kötülüğün biteceğini beklemek beyhudedir denmek istenmekte ve kötülüğün meşruiyetine zemin sağlamakta böylece. Toplumsallaşmada acı çeken insanlığın karşısına hep kötülük olgusu çıkmaktadır. Tanrısal bir karşılıkla kutsanmaktan geri durmaz. Bu da boyun eğmeyi, kadere razı gelmeyi öğütler varlıklara. Dolayısıyla kötülüğün orijinini insanlaşmanın sarmal evrimselleşmesine kadar götürmemiz yanlış olmayacaktır.

Nirengi noktası

Milyonlarca yıllık evrimsel süreç sonucu günümüz Homo sapiens sapiens türü, yani iki kez akıllı insana varılmıştır. Biyolojik ve kültürel evrim aşamaları diye ayrımlanan süreçte; biz daha çok toplumsallasma sürecini ele alacağız. Kötülük, toplumsallaşmayla gün yüzüne çıkmaya başlayıp yaygınlaşarak egemen olur insanlığa. İnsanlaşmada topluluk yaşayışına geçmeden, varlığını sürdürmede bir olmak, birlik içerisinde hareket etmek insan türünü tehlikelere karşı korumuştur. Bunu gerçekleştirmek için de paylaşım, dayanışma ve sorumluluk içerisinde davranmaları gerekiyordu. Yani var olanın ortaklaşa tüketildiği ve kolektif iradenin gösterildiği süreçtir bu. Şüphesiz paylaşımcılığın yanında rüşeym halinde de olsa kötülük olgusu da göveriyordu. Bizatihi toplum dışındaki insanlara kullanımda açığa çıkan yabansılıktı kötülük. Oysaki başat özellikler kolektivizm olmaktaydı ve bunun ağırlık kazanması anaerkillikle bağlantılandırılır.
Topluluğun paylaşımcılığı, ortaklaşmacı ruhu göstermesinin nedeni kadındı. Hal böyleyken, kötülük bastırılan bir amel olarak sırasını bekleyecekti. Kötülük mefhumunu insanlaşmanın anomalik sıçrama yaptığı dönemlere de bağlayabiliriz. Örneğin bitkisel besinlerden etçil (etobur) beslenmeye başlama da kötülüğün nirengi noktası olabilir kanısındayız. Bu anomalik gelişmeyi insanın su içiş biçimine bağlayan araştırmacılar azımsanmayacak düzeydedir. Şöyle ki, doğalında etobur olan canlılar suyu dilleriyle yalarlar. Otoburlar ise tıpkı insanlar gibi suyu yutarak içerler. Buna istinaden de insanlaşmaya giden yolda otobur bir varlık olduğu varsayılır. Etçiliğe geçmek saldırganlığı arttırır ve dışındakilere yiyecek gözüyle bakmayı getirir. Patolojik değişim geçiren insansılar bağırlarında “öldürme” güdüsüyle sürüden topluluğa ve topluma geçerken kötülüğün de boy atmasını tetiklemişlerdir.
Toplumsallaşmayla birlikte doğa ile aralarına mesafe koyma gelişmiştir. Böylece insan öbeklerinin dışındaki diğer toplumsal yapılanmalar dahil, doğa ve canlılar arasında küresel bir yarık da peyda oldu. Bu küresel yarıktan sızan kötülüğün zamanına daha vardı henüz! Kötülük toplum dışındaki tüm yapılara yönelikti önce. Kendi klan-kabile dışındaki tüm dış toplumlar bile yabancıydı onlara. Yaşar kılınmanın savunma mekanizmasında açığa çıkıyordu. Ardından binyıllar akıp geçti. Anaerkil şekillenme alaşağı edilmişti. Hiyerarşik, ataerkil, devletçi sistem egemenliğine ulaşan insanlık yaşamında “kötülük” olgusu dominant (baskın) kavram olarak arzı endam eylerken, toplumsal doğanın talanı da ayyuka çıkmıştı. Mevcut hiyerarşik devletçi iktidar erkleri içte ve dışta sömürü sistemlerini kurumsallaştırmaya giderken, tebaalarını ‘güdülen koyunlar’ gibi görmeyi istediklerinden, ezilenleri buna göre biçimlendirmekten geri durmamışlardır.

Bioiktidarın ‘aparatçikleri’

İktidar erkinin biçtiği elbiseyi reddetmek veya dar geldiğini söylemek, sisteme tehdit olarak görülerek, imhaya varabilecek cezalandırılmaya maruz bırakılıyor/du. Dolayısıyla iktidar ve sermaye birikimini baki kılmak için kötülüğü akla hayale sığmayacak boyutlara taşırmak temel zihniyetleri olmaktadır. Doğa, canlılar ve insanlık teslisi, iktidarları için nesneleştirilen varlıklar haline getirilmede beis görülmüyordu. Kapitalist modernitede de kötülüğün vardığı doruk noktası soykırım olmuştur. İnsanlığın bittiği yerdi soykırım. Ötesi enerjisi tükenen cüce gezegenin kendi içine çöküp süpernova patlamasına sebebiyet vermeyle eşdeğerde yok olmadır. Bu da nükleer silahlarla gezegendeki tüm yaşamı bitirmekte ifadesini bulur. Kar hırsıyla varılan uç nokta olasılık dahilindedir…
O sömürür, tarumar eder tüm ekolojik sistemleri. Dizginlenmeyen yok ediciye dönüşmüştür. Belleksizleşmenin meyvelerini toparlar o…
Rüşeym halindeki kötülüğün eşitsizlik, sömürü ve talan sistemiyle baskın kavram haline gelmesi insanın ıstıraplı yaşamının katlanarak artmasını doğurmuştur. Dünya bir ıstırap hapishanesine döndürüldü. Gardiyanları da bioiktidarın değirmeninde öğütülmekten başka işlevi olmayacak “aparatçik”ler olmaktadır. İktidar ve devlet kötülük ile pusatlanmıştır. İktidar odaklarının epidemisi kötülük olmaktadır. Kötülüğün epidemisinin ne menem sonuçlar doğurduğunu “Kafkaesk” görüntüler çerçevesinde inceleyelim: F.Kafka’nın “Dönüşüm” adlı kitabında, yabancılaşmadan nasibini alan insanın gözünde Gregor Samsa’nın bir sabah böcek olarak uyanmasıyla başlar heyula. Yabancılaşmayı yaratan kötülüktür elbet. Keza devlet çarkının korkunçluğu, “Dava”da Josep K.’nın nedensiz tutuklanması ve infazına kadar geçen koşuşturmada rastlarız ona. Yine “Şato”da sisteme eklemlenmenin çabası ve çaresizliği içerisinde bocalayan K.’nın ironi ile bezenmiş biçare girişimler içinde kör delhizlerde dönenip duran insanın sistem karşısındaki zavallılığı ile karşılaşırız. Varoluşundan kopartılan insanlık yabancılaşan, kötülüğe boyun eğen insanlıktır. Her türlü kötülüğü aşmanın dibacesi insan denen varlığın bütünsel varoluş gayretini açığa çıkaracak adımları atmasıdır. İnsanlığın dirilişi, kötülüğe karşı mutluluk arayışını yılmadan sürdürmeyle gelişecektir. Kötülüğün gizil gücü, toplumsal doğada ve dolayısıyla da uygarlık denen katmerleşip artan barbarlığa kök salmıştır.

Sistem parçalara ayırır

İnsan çıkmaza itilmiştir. Varacak-demirleyecek limandan yoksun bırakılmaktadır. Toplumsal ilişkilerin bile sermayeye dönüştürüldüğü nesneleştirilmiş özne anlamsızlık denizinde boğulmayla yüz yüzedir. İnsan korunaksız, bir başına orta yerde esen rüzgarın önündeki kuru yapraklara dönüştürülmüştür kapitalist modernitede. Dünya sisteminin sürdürülebilirliği için her yol ve metot mubah sayılır. Kar hırsının yaptırtmayacağı kötülük yoktur. Birinci doğa ve toplumsal doğanın parçalanmasında, yıkıma uğratılması olağandan sayılır. Her şeyin başı her türden sömürü olduğundan kadın, çocuk, yaşlı, işçi, işsiz, etnik yapılanmalar vb. grupların nesneleştirilmesi-şeyleştirilmesi sistemlerinin yegane ereği olmaktadır. Sistem parçalara ayırır, atomize eder insanları. Böyle olunca doğasına yabancılaşır insan. Aidiyet duygusu kötülüğe olan hayranlıkla kurulmaya çalışır. Toplumsal bellek sanal bir oluşumla iktidar erklerinin amaçları doğrultusunda yeniden inşa edilir. Bu inşa kötülüğün açtığı yolda kurulur. Dolayısıyla hakikati ifade etmemektedir.
Bugün temel sorunsalımız kötülüğün çizdiği tabloyu parçalamaktır. Yaşar Kemal’in destansal romanı “İnce Memed” de çıkar karşımıza. Önce köyde simgeleşmiş kötülük timsali Abdi Ağa’dan intikam aldı İnce Memed. Sonra adım adım haksızlığa karşı durdu Toroslarda. Kültürlerin, dinlerin, dillerin ayrımını yapmadı. Doğadaki börtü böceğin sesiyle bir oldu. Yürüdü kötülüğün kalbini deşmeye. Ve yaşamaya devam etmekte İnce Memedler Toroslarda, Zagroslarda… Her dem kötülüğü yenmenin eylemi olmaya devam etmekteler…
İradesizleştirilen, yalnızlaştırılan ve hiçliğin reva görüldüğü insanlığın Zerdüştlükteki Saoşyant yani Mehdi’yi bekleme tefekküründen sıyrılıp akışkan hale gelmeleri elzemdir. Gregor Samsa, Josef K. veya K. yanılsamalarına karşı İnce Memed olup karşı durulmalı kötülüğe. Enkaz altında bırakılan düşlerdeki umut İnce Memedlikten geçecektir biline. Panzehirdir O!
Çekilen acıların kökeni yaratılan kötülük ortamından kaynaklanmatadır. Kötülüğü aşmak, insan denen varlığın bütünsel var oluşunun yeniden kazanımıyla olacaktır. Var oluş yeniden paylaşım, dayanışma ve kolektivist yaşamı başat hale getirmekten geçer. Başat hale gelen her türden sömürünün alaşağı edilmesidir. Atılacak her adım kötülüğün geriletilmesini getirecektir. Nietzsche, “Kafasında bir kaos barındırmayan, bir yıldız doğuramaz” der. Topumsal bellek çarpıtılmalarını ortadan kaldırmak uğruna önümüzde kat etmemiz gereken bir dünya olduğunu unutmadan, var oluşun özüne dönüp bütünleşmek için zihni formatları toplum, doğa ve evrenle uyum haline getirmek gerekir. Kötülüğe karşı yıldızlar doğurmaya hazır hale gelmek bizi başarıya ulaştıracağı aşikardır. O halde ne duruyoruz. Yıldız doğurup yerle yeksan eyleyelim kötülüğü…


* Diyarbakır D Tipi Cezaevi