
Eksikliğimize dayanamadıklarından gelip sayarlar bizi. Güne hazır olmak için sayımdan önce kalkarız. Sabah yedi buçukta bir arkadaş “Rojbaş” (Günaydın) diyerek uyandırır. Birinin seslenmesine gerek kalmadan daha erken kalkarak önceki günün gazetelerinin köşe yazılarını okurum. Kavurucu sıcaklardan kaç zamandır yatamıyorum.
Dün yine geceyi dar ettim. Sabah ezanında ancak dalabildim.
Genç Yunus’un tarazlı sesiyle uyanınca sersem sepelek haldeydim. Bunaltıcı sıcaklar yetmezmiş gibi kalabalıktan nefes almakta zorlanıyoruz. Son yıllardaki yığınsal tutuklamalar zindanları tıklım tıkış yaptı. Küçük çocuklar gencecik delikanlıları “yürüyüşlerde taş attılar” bahanesiyle onlarca seneye tekabül eden cezalara maruz bırakıyorlar. Bu yüzden iğne atsan yere düşmeyen kapalı alanlara sıkıştırıldık.
Odanın tek lavabosunda yirmi beş cana bir lavabo! Bekle de sıra gelsin, diyeceğim ama el mahkum. Zorlukları aştık yine, üstelik kahvaltımızı da arzdan çıkararak havalandırmaya voltaya çıktık. Dön baba dön. Sekiz adımda duvara tosluyoruz. Sıkıntı bastı, oflayıp pufluyoruz. Terden sırılsıklamdım. Soğuk suyun akmasını bekliyordum.
Birden pike yaparcasına bir güvercin hızla merdiven boşluğuna bakan cama çarpıp pencere pervazına çöktü. Başı cama dönük durmuştu. “Konuğumuz var” diye güvercine kaçamak bakışlar atarak voltalıyorduk. Sohbet, davetsiz misafirimizdi. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Kimi “Yakalayıp semaverde pişirelim” derken, kimi de ayıplayarak “Aklın fikrin yemede, pes doğrusu, bu güzel kuşa nasıl kıyacaksın?” diye veryansın ediyordu. Bir başkası, “Biz Ordu zindanındayken, yiyeceksizlikten çatılardaki yaban güvercinlerine tuzak kurar, onlarcasını tek seferde yakalayarak yemek yapardık” diyerek böbürlenirdi. Genç Yunus arkadaş, “Yaw heval, dün doğayı seviyoruz, ekolojik toplum diye ders veriyordun, maşallah güvercin kasaplığında üstüne yok” serzenişinde bulununca kahkahaların volümü arttı. Doğru söze ne demeli, elbette Yunus haklıydı. Söylemde başka, uygulamada başka olmamalıydı.
Sonrasında güvercinle ilgilenmeyi bıraktık. Soluklanmanın ardından yine engin gökyüzünde süzülüp gider sanısındaydık. Günlük yaşamın hay-huyundan bireysel okumalara döndük.
Güneş ışınları tepedeyken havalandırmaya çıktığımızda çok şaşırdım. Bizim güvercin yoksa burayı sevdi mi? Hoş, sevilecek hiçbir şeyi yok zindanın. Esenlikli çıkan olmamıştır. “Kuş dahi kalmamalı” diye düşünürüm.
“Gölgede bile kırk iki dereceye ulaşan sıcaklığın geçmesini bekliyor” dedi Yunus. “Mümkündür” dedim. Halen ilk pozisyonundaydı. Sorun yaşadığı anlaşılıyordu. Zaman seyrinde geçiyordu. Öğleden sonra mektup yazıyordum. Alt kattan gürültüler gelince dikkatim dağıldı. Anlaşılan, Yunus’un yüksek perdeden sesi mektubu yazdırmayacaktı. Yine de kulak asmadan devam ettim. Meğersem Yunus, içeriden kedi gibi tırmanarak güvercini yakalamış. Aşağı atladığında herkes başına üşüşüp neden uçmadığının “derin tefekkürünü” satranç karesi boyutlarındaki gök sema parçacığı altında havalandırmaya serpiştiriyordu.
(Bir parantez: Yunus’un bir skeçte oynarken söylediği mani aklıma geldikçe gülümsemekten kendimi alamam. Şöyle diyordu, “…Dağda askere, polise taş atan ben, çal kekê çal!” Bilmeden doğru yerden yakalamıştı. Şehirlerde taş atan, dağda kurşun atandan daha büyük cezalara maruz bırakılıyordu. O da ters yüz ederek dağda taş atmaya dönüştürmüştü maniyi. Ne de olsa zamane gençleri yaman olurdu!)
Biri “Heval kuş gribi olmasın?” diye imlerken, bir diğeri “Korktuğun şeye bak, on sekiz yıldır yatar durursun hapishanede, kuş gribi mi dokunacak sana!” diye takılınca ortalık gırgır şamatadan cacık oldu. Güvercini sahiplenen Yunus, işin içinden çıkamayınca, “Hevalê Doktor!” diye birkaç kez ünleyince, el mahkum aşağıya indim. Bu kez güvercini muayene edecektim. Evirip çevirdim. Hafiften çapaklanan gözlerinin ışığını yitirdiğine kani oldum. Islattığım temiz bez parçasıyla göz çevresini temizledim. Yapacak başka da birşey yoktu ne yazık ki…
Yunus’un canından can gitmişti. Buğulanmış gözleri, hüzne çalan silüetiyle karşımdaydı. Moral vermek gerekiyordu. “Üzülme, bakarsın düzelir” dedim. Güvercin görmese de beslemek gerekirdi. Yunus eliyle ekmek kırıntısı yedirerek kursağına su damlattı. “Köşede yer yapacağım” diyerek karton kutudan küçük bir yuva yaptı.
Üst kata, yazımın başına geçtiğimde, Yunus halen güvercinin başındaydı. Ne yapacağına karar vermeye çalışıyormuş meğer. Sonradan anlattı. “Güvercine dedim ki, hadi ben taş attım da yakalanıp on yıl ceza aldım, ya senin nene gerek bu cehenneme düşüp kör olmuşsun? Gönlüm razı değil. Sana yardımcı olacağım ve gökyüzüne fırlatacağım. Eğer duvarları aşarsan kesin gözlerin de açılır. Esaretten bizden önce kurtulursun” diyerek güvercine buse kondurup hızla boşluğa doğru fırlatıyor.
Kanat çırpıntıları eşliğinde, “Uçtu, uçtu!” diye bağırınca ne olduğunu anlamak için pencere kenarındaki üst ranzaya çıktım. İşaret ettiği yerde, görmez gözlerle karşı çatıdaki baca yükseltisine çarpıp duvarların ardında yittiğini izledim. Duvarın ötesi, haki renkli çaputlarıyla nöbet tutanların yeriydi.
“Tut Co tut!” diye haykırışlar geldi. Köpek ürümelerinin kör güvercini yakalamak için olduğunu anladık. “Aferin oğlum, ye o terörist güvercini” diye bet sesiyle sevinç çığlığı attı.
Hazin sonun burukluğunda odada çıt çıkmıyordu. Yunus, başı önünde betona çöktü. Usulca pencereden ayrıldım. Çöreklenen sıkıntıyla mektup yazmak istedim. Ben şimdi ne yazacaktım?
* Diyarbakır D Tipi Cezaevi’nde tutsak olan yazar, bu yazıyı Temmuz 2016’da yazdı.