Yasaklar ve baskılar yüzünden ulusal kimliğin mihenk taşı gibi görünen “ana dil” konusunda Kürtler çok sıkıntı çekti ve halen de birçok bölgede çekmeye devam ediyor. Türkiye’de 1920’li, İran’da 1930’lu ve Suriye’de ise 1960’lı yıllardan beri Kürt dili ve edebiyatı, büyük tehdit ve baskı altında ayakta durmaya çalıştı. Bundan dolayı Kuzey, Güney ve Batı Kürdistan’da konuşulan Kürtçe’nin Kurmanci lehçesi, Sorani lehçesine göre daha geride kalmıştır. Güney Kürdistan’da daha fazla konuşulan Sorani, Kürtçe edebiyat ve yayıncılık bakımından daha fazla gelişmiştir. Kürtlerin mücadelesi sonucu 2002’den sonra Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da Kürtçe yazma ve yayıncılığa yönelik ambargonun hafiflemesiyle ve özellikle 1980 askeri darbesinden sonra İsveç ve Almanya’ya sürgün giden Kürt aydınların katkılarıyla Kurmanci lehçesi tekrar gelişmeye başlamış ve 20. yüzyılın başlarındaki düzeye gelmiştir. Kürt edebiyatı ise zorunlu göçlerden, politik çatışmalardan, katliam ve sürgünlerden dolayı özellikle Kürdistan sınırları dışında gelişti dersek yanlış olmaz. Bedirhan ailesinin yaşam öykülerine veyahut Sovyet Ermenistanı’ndaki Kürtlere baktığımızda Kürt aydınları ve yazarlarının Kürt edebiyatı ile kültürüne ilişkin çalışmalarını sürgünde yapmak zorunda kaldıklarını görebiliyoruz.

Yaşanan tüm sosyopolitik ve ekonomik olumsuzluklara, hele ki Suriye İç Savaşı’yla birlikte Batı Kürdistan’da (Rojava) DAİŞ’e yönelik amansız mücadeleye rağmen diasporadaki entelektüel grupların katkısı ve yasakların hafiflemesi ile yayınevlerinin sayısının artmasıyla birlikte okur kitlesinin de artmasından dolayı son yirmi yıldır Kürt edebiyatının, özellikle Kürt romancılığının büyük bir ivme kazandığını söyleyebiliriz. Ancak ilk yazılı Kürtçe edebi eser olan Mem û Zîn’in üç yüzyıl önce yazıldığını göz önünde bulundurduğumuzda Kürt edebiyatında şu ana dek gelinen aşamanın halen çok geri olduğunu belirtmek gerekir. Bu geride kalmışlığın elbette ki birçok iç ve dış sebepleri vardır.

Diğer edebi üretimlerle karşılaştırdığımızda Kürt romancılığı, yazım ve yayıncılık süreci bakımından çok daha fazla farklı coğrafyayı aynı anda içinde barındırabiliyor. Bu da ortaya çıkan mili edebiyatın içerik ve kullanılan lehçeler bakımından heterojen olmasını sağladığı gibi ürünlerin birbirinden kopuk şekilde yaratılmasına da ayrıca sebep olabiliyor. 


Sovyet Ermenistanı’nın rolü 

Yukarıda da ifade ettiğim gibi Kürt dili ve edebiyatı özellikle Kürdistan topraklarının dışında gelişti. Özellikle 1920’li yıllarda eski Sovyet Rusyası, Kürtçe’nin eğitim alanında da kullanılmasının yanı sıra edebi birçok etkinliğin gerçekleşmesinde büyük bir rol oynadı. Sovyet eğitim yasalarına göre Kürtlerin ana dillerinde eğitim görmesi, sisteme adapte olmaları için önemli bir adımdı. 1932’de Bolşevik rejiminin ulusal azınlıklar yasalarının özellikle Sovyet Ermenistanı’nda yaşayan Kürtlere çok olumlu katkıları oldu. Örneğin ilk Kürtçe gazete ve radyo, yayın hayatına o dönemlerde başladı. Kürtçe eğitimin aktif olmasıyla Sovyetler’de hatırı sayılır bir aydın grubu oluştu ve bu kişiler çeşitli sosyal ve edebi etkinlikler düzenledi. Sovyet Kürtleri, ana dillerinin yazılı versiyonuna ise 1917 Devrimi’yle kavuştu ve 1920’li yıllara kadar Ermeni alfabesi kullandı. Bu dönemden sonraki gelişmeleri, maddeler halinde şöyle özetleyebiliriz:

* 1927 yılında Aisor Margulov ve ilk Kürtçe roman yazarı Erebê Şemo sayesinde Kürtçe, Ermeni alfabesinden Latin alfabesine dönüştürüldü. İlk Kürtçe roman da Erebê Şemo’nun Şivanê Kurmanca eseriydi. Bu roman daha çok biyografik özellikler taşısa da edebi estetik romanın temel taşı olmuştur. Erebê Şemo, Stalin döneminde sürgün edilmiş ve tren rayları döşemesi için cezalandırılmıştır; bu roman da o dönemlerde yazılmıştır. Diğer yandan yazarın başka romanlarından da söz edilebilir. Önemli bir Kürt direniş destanı olan Dımdım Destanı’nı romana uyarlamış ve yine aynı isimle yayınlamıştır. Diğer romanları ise Jiyana Bextewar, Hopo ve Berbang’dır. 

* Erebê Şemo’dan sonra aynı zamanda bir savaşçı da olan ve Irak dağlarında rejime karşı ayaklanan İbrahim Ehmed’in Janî Gel romanı gelir. Bu roman, 1952 yılında yazılmasına rağmen 1972 yılında yayımlanabilmiştir. Diğer yandan Rehîmê Qazî’nin Pêşmerge adlı romanı önce 1959 yılında önce Erivan’da, daha sonra da Bağdat’ta yayımlandı. 

* 1927 ve 1945 yılına kadar Latin alfabesi kullanılırken 1945 yılında Kiril alfabesi Stalin yönetimi tarafından dikte edilmeye başlandı. Akabinde Kiril alfabesiyle ilk Kürtçe ders kitapları oluşturulurken Kürtçe düz yazımı daha da ilerlemeye başladı. 

* Kısacası, Sovyet Ermenistan Kürtleri, çok önemli edebi katkılarda bulunmuştur ancak Sovyet Kürtleri hakkındaki akademik çalışmalar halen çok yetersizdir. Kürtler, Ermenistan Cumhuriyeti’nde yaşayan en büyük azınlık olmalarına rağmen haklarındaki kaynaklar oldukça yetersizdir. Halbuki Sovyetler Birliği’nde yaşayan Kürtler, diğer dört Kürt bölgesinden daha az olmalarına rağmen kişi başına düşen kitap sayısı bütün bölgelerden çok daha fazladır. Roman sanatı, eski Sovyet Kürtleri arasında Sovyetler Birliği’nin çöküşüne kadar devam etti. 

* Başta Erebê Şemo olmak üzere Egîdo Xudo, Eliyê Ebdilrehman gibi yazarların romanlarında kullandıkları dil, Serhad dengbêjlerinin kullandıkları dildir. Oradaki romancılar, yüzyıllar boyunca sözlü anlatım geleneğinden beslenen, halk arasında da varlığını diri tutan Serhad şivesini temel aldı. Diğer Kürtlerden izole yaşadıkları için Serhad şivesini sadece romanda değil, diğer edebi türlerinde de standart bir dil olarak kullandılar. Özetle denilebilir ki, eski Sovyet Kürtlerinin romanlarında kullandıkları dil halk arasında konuşulan, halkça bilinen, yapay sözcüklerden arındırılmış bir dildi.


Sürgün Kürtlerin katkıları 

Sovyet Ermenistanı’nın yanı sıra Avrupa diasporasının Kürtçe dilinin ve edebiyatının gelişimi için büyük katkıları oldu. 1980 Darbesi’nden sonra bazı siyasi Kürtler için yeniden sürgün yolu göründü ve Avrupa’ya siyasi ilticada bulundular. Bu siyasi Kürtler de Avrupa’da ülke özlemini dindirmek için kendilerini Kürtçe’nin ve edebiyatının gelişimine adadı. Yani 1980’le birlikte sürgün, Kürt edebiyatının gelişimi için önemli bir alan olmaya başladı. 

Avrupa’da 1980’li yıllarla birlikte onlarca Kürtçe roman yazılmıştır. En üretken Kürt yazarlar, İsveç’te mülteci olanlardır. Bunlardan ikisi Mahmut Baksi (1944-2000) ve Mehmed Uzun (1953-2006) iken 1990’lı yıllarla birlikte bu listeye Lokman Polat, Medeni Ferho ve Laleş Qaso da katılmıştır. Birçoğu şu anda aktif olarak çalışma da Avrupa’daki yayınlarıyla Kürt edebiyatına önemli katkılarda bulunan yayınevleri arasında Nûdem, Roja Nû, Orfeus, Apec, Helwest, Sara, Welat, Pelda, Jîndan, Newroz ve Kurdistan yayınevleri bulunuyor. 

Mahmut Baksi, 1978 ve 1979 yıllarında İsveç’te yazdığı Zarokên Îhsan (İhsan’ın Çocukları) ve Keça Kurd Zozan (Kürt Kızı Zozan) ile dikkatleri çekti. Zira bu kitapların Latin alfabesiyle yazılan ilk çocuk kitapları olduğu söylenmektedir. Ardından Baksi, 1984 yılında Hêlîn romanını yazdı. Bu roman da bir gençlik romanıydı. 1988 yılında ise en önemli romanı olan Gundikê Dono’yu yazdı. Bu aşamadan sonra özellikle 1990’lı yıllarla birlikte İsveç’te çok ciddi bir entelektüel çaba ortaya çıkmaya başladı. Firat Cewerî’nin editörlüğünde Nûdem dergisi yayın hayatına başladı; ustalar ve yeni yola çıkanların aynı sayfalarda buluşması bu dergiyi bir cazibe merkezi haline getirdi. Mehmed Uzun’un bazı romanlarının tefrika halinde burada yayınlandı; Fırat Cewerî, Hesenê Metê, Rojen Barnas, Mustafa Aydoğan, Silêman Demir, Medeni Ferho, Mehemed Dehsiwar, Fawaz Hûsen, Emin Narozî gibi yazarlar Kürt edebiyatı için önemli eserler verdi. İsveç’te Kürt edebiyatının bu denli gelişmesinde İsveç devletinin sadece Kürtlere değil tüm göçmen halkların dillerine yönelik destekleyici yasalarının rolünü unutmamak gerekir. Halen Kürt kitaplarının yayını bakımından Avrupa’da İsveç’in önüne geçebilmiş bir ülke yok. 


Kuzey Kurdistan’da durum nasıl? 

Kuzey Kürdistan bölgesi, diğer Kürdistan parçalarına göre kültürel ve edebi hakların ellerinden alınması bakımından en çok baskı altında kalan bölge olmuştur. İnkar ve asimilasyon politikalarına dayalı geliştirilen baskılar oldukça yoğundur; 1950’li ve 60’lı yıllarda Musa Anter, Canip Yıldırım ve Edip Karahan’ın çıkardığı Şark Postası, İleri Yurt ve Dicle-Fırat gazeteler Türkçe olmasına rağmen engellenir. Çünkü Türkçe de çıksa Kürtlerin ilgisini çekiyordur. “Kımıl” yazısının birkaç satırını Kürtçe yazdığı için başta Cumhuriyet gazetesi olmak üzere bütün basının Musa Anter’i hedef haline getirmesi de bu yüzdendir. 

1990’lı yıllara kadar varlıklarının inkar edilmesinin yanı sıra özellikle Kemalist ideoloji nezdinde Kürtlerin edebi, kültürel ve siyasi temel hakları da tehdit olarak görüldü. Bilindiği gibi 1980 askeri darbesiyle birlikte Kürtlerin üzerinde baskı daha da artmaya başladı. Askeri yönetimle düzenlenen yeni anayasa, Kürt diline büyük bir baskının gelişmesine yol açtı. 1980’lerin ortasında başlayan mücadele ve halkın kendi toplumsal kimliği doğrultusundaki talepleri, 1991 yılında Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Kürtçe konuşmaya dönük yasakları kaldırmaya ilişkin bazı adımlar atmasına neden oldu. 

Kuzey Kürdistan’da 1990’lı yıllarda yazılan ilk roman, Îhsan Colemergî tarafından kaleme alınan Cembelî Kurê Mîrê Hekarî (Cembelî, Hakkari Mirinin Oğlu) adlı romandır. Aynı isimli destan üzerine kurgulanan roman, Türkiye’deki yasaklar nedeniyle 1995’te İsveç’in başkenti Stokholm’de basılmıştır. Türkiye topraklarında basılan ilk roman ise Îbrahîm Seydo Aydogan tarafından yazılıp Reş û Spî (Beyaz ve Siyah) adıyla 1999 yılında Doz Yayınevi tarafından yayınlanan romandır. 2005’ten itibaren ise gerek Kuzey Kürdistan’da gerekse de Avrupa diasporasında basılan Kürt romanlarının sayısında büyük bir artış yaşandı. Diyarbakır ve İstanbul, Kürtçe yayıncılığın iki merkezi haline geldi. Özellikle yeni nesil Kürtlerin Kürt edebiyatına çok ilgili oldukları söylenebilir. Yayınevlerinin çoğalması ve genel dağıtım olanaklarının sınırlı da olsa ortaya çıkması, Avrupa’da yaşayan Kürt yazarları kitaplarını basmak için Türkiye’yi ve Kürdistan’ı tercihe yöneltti. Bu bağlamda özellikle Avesta, Lîs, Aram, Perî, Do ve Belkî gibi yayınevlerinin Kürt roman yayıncılığı konusundaki aktif rollerine değinmek gerekir. Türkiye’nin en büyük kitap fuarı olan TÜYAP’ta Kürt yayınevleri, hemen hemen yer yıl yerlerini almaya çalışıyor. Amed Kitap Fuarı ise tüm engellemelere rağmen her sene kendini yoktan var etmeye oldukça kararlı. 

Bu dönemde başı çeken Kürt romancılarından bazılarını dillendirmek gerekirse, Omer Dilsoz, Şener Özmen, Lokman Ayebe, Ciwanmerd Kulek, Mîran Janbar, Ramazan Alan ve Yaqop Tilermenî gibi genç yazarları sıralayabiliriz. Kuzey Kürdistan’da kadın romancı olarak Gulgeş Deryaspî’nin ismini zikredebiliyoruz. Gulgeş Deryaspî’nin ilk romanı Tarîya Bi Tav (Güneşli Karanlık), Do Yayınları’ndan 2010 yılında çıktı. Kadın romancıların eksikliği ya da görünmezliğinin sebepleri, ayrı bir yazı konusu ve mutlaka irdelenmeli. 


Edebiyat bölünmüşlüğü ortadan kaldırdı

Bölünmüşlüğe ve parçalanmışlığa rağmen farklı Kürt bölgelerinden çıkan edebi eserlerde ortak birçok nokta bulmak mümkün. Örneğin herhangi bir Kürt bölgesinde yazılmış bir Kürtçe romana bakıldığında, ele alınan tema ve olay örgüsünün yazıldığı bölgeyle sınırlı kalmadığını görebiliriz. Örneğin Behdînan bölgesinden (Güney Kürdistan’da Habur Çayı ve Zap Suyu arasında kalan bölge) Sidqî Hirorî’nin yazdığı her üç romanda sadece Irak Kürdistanı veyahut Behdînan bölgesinde değil, Kuzey Kürdistan’daki gelişmelere sıkça gönderme yaptığını görebiliriz. Öyle ki karakterler sürekli bir hareket halindeyken yaşamları da Irak’taki Baas rejiminden değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtler üzerindeki siyasi ve askeri politikaları yüzünden sekteye uğrayabiliyor. 

Yine Rojavalı Helîm Yûsiv de romanlarında benzer bir yol izler. Yûsiv, romanlarında farklı bölgelerden Kürtlerin sorunlarını bir bütünlük içerisinde kurup olay örgüsünü çok geniş bir coğrafyaya oturtur. Öyle ki Avrupa diasporasını bile Kürdistan’ın “beşinci bir bölgesi” olarak görür. Karakterlerinin yolu bir şekilde Avrupa’ya uzanır. Kürdistan’da yaşadıklarının farklı bir versiyonunu Avrupa’da yaşarlar. 


Kürt romanının teması ve karakterleri

Kürt romanı genel olarak işledikleri temalar ve anlattıkları hikayeler bakımından incelendiğinde, trajedinin anlatım biçimlerinden, biyografik olanın temel malzemelerinden, sözlü kültür içinde biçimlenmiş hikayelerden ve dramdan çokça faydalandığı söylenebilir. Romanda mazlum kadın karakterlere çoğunlukla hakları verilir ama bu da ataerkil bir edayla yapılır. Dolayısıyla Kürt romanında da ataerkil bir fon olduğunu söylemek mümkün. Kürtlerin devletle yaşadığı mesele, kadın-erkek eşitliği çabalarını çoğunlukla örtüyor. Namus cinayetleri, kadına yönelik erkek şiddeti gibi sorunların Kürdistan’da yazılmış romanlarda işlendiğine rastlamıyoruz. Öncelikle yurtsuzluk ve sürgün olma duygusunun Kürt edebiyatında çok önemli bir yer tuttuğunu belirtmek gerekir. Göçmenliği ve sürgünlüğü ele alan hemen hemen her yazarda, dönüş sancılı ve hayal kırıklıklarıyla dolu olmaktadır. Kısacası sürgündeki karakterler, hep yurtlarına bir gün geri dönme umuduyla yaşarlar ve bulundukları ortama uyum sağlamakta güçlük çekerler. Geriye döndüklerinde de çoğunlukla hayal kırıklığına uğrarlar. 

Kürt romanında çizilen karakterlerin ise işlenen temalar açısından önemini belirtmek gerekir. Dağda savaşan militan, Avrupa’ya sürgün edilmiş eski siyasetçi, asker kaçağı, siyasi kimliğinden sıyrılamayan sanatçı, işkence görmüş mahkum, kabile ileri geleni, Kürt tarihinden seçilmiş şahsiyetler ve topraklarından ayrılmış göçebe gibi karakterler, romanlarda sıklıkla görülür. Avrupa’daki Kürtçe romanlar ile Kürdistan’daki Kürtçe romanlar arasındaki fark oldukça fazladır. Öncelikle aralarında bir nesil farkı var. Avrupalı Kürt yazarların büyük bir çoğunluğu 1950’lerde Kürdistan’da doğup 1980 askeri darbesiyle birlikte yurtdışına çıkmak zorunda kalmış sürgün siyasilerdir. Seçtikleri konulardan karakterleri biçimlendirmelerine kadar her konuda geçmiş siyasi hayatlarının ve askeri darbenin etkisi altındadırlar. Daha çok otobiyografik ve biyografik eserler yazıyorlar. Oysa ki Türkiye ve Kürdistan’daki Kürt yazarların büyük bir çoğunluğunu dinamik genç bir grup oluşturuyor. Birçoğu üniversitelerde edebiyat eğitimi almış; Batı edebiyatından haberdarlar. Yeni ve sıradışı konulara değinmekten çekinmiyorlar. Bazı tabuları ve normları kırmada daha cesur olduklarını da söylemek mümkün. Bunun yanı sıra Türkiye ve Kürdistan’da yazılan romanlarda çatışmalı sürece doğrudan bir gönderme yapılırken, sürgün yazarlar, daha çok savaşın kişide bıraktığı etkiler üzerinde durur. Bu da savaştan fiziksel açıdan uzaklaşmanın yazarların hikayelerinin kurgusunu da etkilediğini gösterir. Sürgün karakter, daha çok siyasal ve edebi kurumsallaşmanın içindeyken, bu imkan ve kaynaklardan yoksun Türkiyeli karakterler, daha çok sıcak savaşın içinde yer alır. 


Kapatırken… Sözcüklere mühür vurulabilir mi?

Kurulduğu 1992 yılından beri Kürtçe dili ve yayıncılığı için çok önemli işlere imza atan İstanbul Kürt Enstitüsü’nün kapısına geçtiğimiz haftalarda Erdoğan’ın antidemokratik politikaları doğrultusunda kilit vuruldu. Tüm temenni, neredeyse yüz yıldır tehdit olarak görülen bir dil üzerindeki tahakküm gücünü artırmak. Son yüzyıla baktığımızda Kürtçe üzerindeki yasak bazen yasal bazen de fiili oldu ama hep oldu. Yasağın bir şekilde hep tezahür ettiği bir ortamda yüzlerce romanın varlığından söz edebiliyorsak kapılara vurulan kilitlerin manasız olduğunu artık görmek gerek. Tarih tekerrür ederken bize en naçizane öğrettiği şudur: Kapılara kilit vurularak o kapılardan içeriye girilmesi belki engellenebilir ancak bir insanın kendi anadilinin sözcüklerini bağrından çıkartıp havaya savurması engellenemez.


* Oxford Üniversitesi Ermeni Çalışmaları Bölümü Araştırma Görevlisi