• 'Çerçeve yasa'nın çıkmasının ardından yaşananlara bakıldığında, çok ince işlenmiş bir istihbarat operasyonu ve aynı değirmenin su taşıyıcılarını görüyoruz. Hedefleri ise açıktır.
  • Kürtleri yalnızlaştırarak istediği sonucu almak için sürecin toplumsallaşmasını engellemeye çalışıyorlar. Kürtlerin iç birliğini ve olası ittifak güçlerini ayrıştırmayı iki koldan örgütlüyorlar.
  • Barışın temel dinamikleri olan Kürtler, emekçiler, sosyalistler, Aleviler ve demokratlar, içe dönük psikolojik harp oyunları ile operasyonel söylemlere karşı dikkatli olmalıdır.
  • Elbette Alevilerin uğradığı katliamları ve sürgünleri unutmayız ama birilerinin tarihsel korkuları ortaya koyduğu gibi sadece Çaldıran’ı değil, Koçgirî’yi, Dêrsim’i ve Maraş’ı da biliyoruz.

ERGİN DOĞRU

Barış ve Demokratik Toplum Süreci durağan bir seyir izlerken, Kürt tarafının uyarı ve çabalarıyla hareketlenip önemli bir eşik olarak yetersizliğine rağmen bir 'çerçeve yasa' çıkarıldı. 'Çerçeve yasa'nın çıkmasıyla hız kazanan sürece karşı birden düğmeye basılmış gibi çeşitli provokatif adım ve girişimler peş peşe gelişmeye başladı.

Öncelikle bu girişimleri hatırlayalım:

* Sürecin başından bu yana negatif bir dil kullanan iktidar medyası, bu kez iktidarın başarısı olarak Kürt Özgürlük Hareketi'nin teslim alınmasını ve tasfiye edilmesini dillendirmeye başladı.

* Sokaklar birden hareketlendi. Önce Zonguldak ve Düzce’de Kürt işçilere saldırılar gerçekleşti. Statlarda Kürtlere ve Önderliğine yönelik küfürlerle bir algı oluşturulmaya çalışıldı.

* Süreç ve Kürt Hareketi karşıtı aydın ve akademisyenler kışkırtıcı yazılarına hız verdi.

* Ardından tamamen operasyonel bir biçimde geçmiş tarihli görüşme notları ekleme ve çıkarma yöntemiyle Aleviler, sosyalistler ve Kürt halkı hedef alınarak yeni bir tartışma devreye sokuldu.

* Tartışmalar sürerken İslamcı kesimden Altan Tan ve Kemal Öztürk’ün ayrıştırıcı ve nefret suçu içeren açıklamaları gündeme geldi.

* Nefret söylemleri tartışılırken bu kez karşı mahallede kendine 'Alevi aydını' diyen çok küçük bir grubun, manipülasyondan hareketle hazırladığı bildiriyle sürece dahil olduğu görüldü.

Aynı değirmene su

'Çerçeve yasa'nın çıkmasının hemen ardından yaşanan bu gelişmeler, ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Düğmeye kim bastı?

Bütün gelişmelere bir bütün olarak bakıldığında, ortada çok ince işlenmiş bir istihbarat operasyonu olduğu görülüyor. Öncelikle her ne kadar birbirine karşıt gibi görünseler de iki kesim de aynı değirmene su taşıyor. Hedef ise Aleviler ve Kürtler. Tüm gelişmeler üst üste konulduğunda, yan hedefler gibi görünseler de barış sürecinde etkin olacak ve sistemin yeni dönem politikalarına aykırı bir yerde duran Alevilerin, sosyalistlerin ve Kürtlerin hedef alındığı görülüyor.

Devlet içi çatışma mı?

Sayın Öcalan’ın açıklamalarında ifade ettiği 'norm devlet' ve 'norm dışı devlet' arasında da bir çatışma yaşandığı görülüyor. Norm devlet, hegemonik güçlerin bölgesel dizayn çabalarını görerek Kürt sorununun çözümünü yeniden gündemine alıyor ve Türkiye'yi muhafaza etmeye çalışıyor. Norm dışı devlet ise çeşitli provokasyonlar ve yaratmaya çalıştığı algılar üzerinden süreci sabote ederek yeniden güç olmaya çalışıyor. Sahadaki bu kavganın, vesayet güçlerinin siyasi hareketleri üzerinden kendisini daha açık biçimde gösterdiği görülüyor.

Aleviler neden hedefte?

Devletin Alevilere yönelik yaklaşımının tarihsel bir birikimi var. Osmanlı döneminde din dışı görülen ve tehlike olarak algılanan Aleviler, İttihatçı yaklaşımın devamı olarak Cumhuriyet döneminde Türkçü çizgiye çekilerek tekçi politikanın bir parçası yapılmaya çalışıldı. Bu konuda tam bir başarı sağlanamadı.

12 Eylül’de yeniden dizayn edilen sistem içerisinde Türkçü-İslamcı anlayışta eritilmeye çalışılan Aleviler, Türkçü çizginin yanında İslam içi Alevilik anlayışına oturtulmak ve bu çizgide örgütlenmek istendi. Buna karşın hem Kürt Özgürlük Hareketi öncülüğündeki mücadelenin açtığı alan hem de Madımak ve Gazi kıyımlarının ardından Alevi örgütlülüğü gelişti. Çizilen İslam içi Alevilik hattına karşı demokratik Alevi çizgisi güçlendi. Böylece planlar tam anlamıyla uygulanamadı ve Aleviler düşünüldüğü gibi sistem içine dahil edilemedi.

2000’li yıllarda ise siyasal İslam-milliyetçi ittifak üzerinden toplum kodları yeniden organize edilirken, Türklüğün baskın olduğu çizginin yerine ümmetçi bir anlayış oturtulmaya çalışılıyor. Yönetenler, Alevileri biat ettirip eritmekte başarılı olamadıkları için onları yeni dönemin tehlikelerinden biri olarak görüyor. Dolayısıyla Alevileri içeriden örgütlemeye, devlet imkânlarından faydalandırarak sahte bir sahiplik duygusu oluşturmaya çalışıyorlar. Böylece Alevilerin ince politikalarla sistemin içine çekilmesi, benzeştirilmesi ve asimile edilmesi hedefleniyor. Düzenlenen çalıştaylar ve kurulan Alevi-Bektaşi Daire Başkanlığı ile bu politikalar koordine ediliyor.

Kürtlerin iç birliğine kast

Öte yandan 'devlet aklı', süreç konusunda da Kürtleri yalnızlaştırarak istediği sonucu elde edebilmek için Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin toplumsallaşmasını engellemeye çalışıyor. Kürtlerin iç birliğini ve olası ittifak güçlerini ayrıştırmaya yöneliyor. Bunu da iki koldan örgütlüyor:

* Bir yandan İslamcı ve sağcı aktörler üzerinden Kürtlerin içine oynanarak, Kürtlerde sürecin önündeki engelin Aleviler ve sosyalistler olduğu algısı oluşturulmaya çalışılıyor.

* Bununla yetinilmeyip sonrasında Alevileri ve sosyalistleri hedef alacak şekilde Demokratik Kürt Hareketi'nin teslim olduğu, devlet ile aynı düşündüğü; Alevilere ve sosyalistlere karşı ittifak kurduğu algısı yaratılıyor.

Kürt Hareketi'ni yalnızlaştırmak

Her iki politika, ne kadar birbirine karşıt görünse de amaç aynı noktaya çıkıyor: Demokratik Kürt Hareketi'nin yalnızlaştırılarak teslim alınması.

Demokratik Kürt Hareketi'nin karakterine ve yürütülen özel savaş politikalarına bakıldığında bu sinsi politikanın boşa çıkarılması için hakikatin bilinmesi zorunludur. Hakikatin kendisi çıplaktır. Bakan göz, hakikati görmüşse oynanan oyun ve sinsi politikalar da boşa çıkar. Bunu sağlayan hakikatin gücüdür. Bu yönüyle karşıt görünen iki politikanın çabası, var olan Kürt hakikatini saptırarak kitleleri hakikatin gücünden uzaklaştırmaktır. O halde dikkat kesilmemiz gereken Demokratik Kürt Hareketi'nin karakteridir.

Kürt Hareketi, Alevidir de

Demokratik Kürt Hareketi, ortaya çıktığı günden itibaren halkların ve inançların eşitlik ve özgürlük temelinde birleşmesini savundu. Bu yönüyle sosyalist olduğu kadar Alevidir; Kürt olduğu kadar Arap’tır ve Türk’tür; yani enternasyonalisttir. Gelecek için ortaya koyduğu perspektif ortadayken, onu sistem ile ilişkilendirerek dar, ilkel milliyetçi ve sistem içi güçlerin yandaşı olarak göstermek, hakikate ihanettir.

Elbette Kürt Hareketi'nin demokratik toplumcu, sosyalist çizgisi ve karakteri; klasik yaklaşımları aşan, siyasette özne ve belirleyici bir aktördür. Bu karakteristik yaklaşım, demokratik toplumun bileşeni olan başta Alevi sosyalistler olmak üzere tüm yok sayılanların ve ötekileştirilenlerin umududur. Barışın toplumsallaşması ve demokratik, eşit, özgür bir gelecek tasavvuru da bu güçlü karakter üzerinden şekillenecektir.

Yapılması gereken ne?

Barış ve Demokratik Toplum Süreci, müzakere ve mücadelenin iç içe gelişeceği bir süreçtir. Bu sürecin başarısı, yalnızca bir kesimin değil, tüm toplumun çıkarınadır. Barışın toplumsallaşması ve demokratikleşme, birbirini güçlendirecektir. Bu, barışta çıkarı olanların birlikte mücadelesiyle mümkündür. O yüzden sürece şekilsel değil, içselleştirerek ve safları sıklaştırarak yaklaşmak gerekiyor.

Barışın toplumsallaşmasının temel dinamikleri olan Kürtler, emekçiler, sosyalistler, Aleviler ve demokratlar; içe dönük psikolojik harp oyunlarına karşı dikkatli olmalıdır. Kürtlerin birliğini parçalamaya, Demokratik Kürt Hareketi'nin öncü kadrolarına yönelik operasyonel söylemlere karşı dikkatli olunmalıdır.

Örneğin Tülay Hatimoğulları’nın Arap Alevisi oluşu ve sosyalist kimliğinin hedeflenmesinin tesadüf ya da basit bir eleştiri olmadığı bilinmelidir. Yine Aleviler açısından yürüyen tartışmaların da doğru değerlendirilmesi gerekiyor. İdris-i Bidlisi üzerinden korku yayanlar, Yavuz katliamlarını konuşan bildirge aydınları, yolun adabından da uzaklar.

Hakikat yolunda yürüyenler bilir ki; yol, öfkeyle ve düşmanlıkla değil, rızalıkla, yüzleşmeyle ve barışla yürünür. Alevilik, mazlumun, hakikatin ve vicdanın diliyle konuşur.

Yol önderlerimiz, bize zalimin karşısında boyun eğmemeyi ve biat etmemeyi öğretti ama düşmanlığı da öğütlemedi. Bize kalan rızalık, eşitlik ve hakikattir. Bu nedenle barış için bir kapı aralanmışken, barışın dili büyütülmeli.

Tarihsel tespit ve olguları, korku siyaseti olarak ortaya koyanlar, yolun edebi ve erkânıyla yürümüyor. Ortak gelecek için önce yolun sevgi ve hoşgörüsü kadar ferasetini de almak gerekiyor.

Xızır’ın dili; barışın, adaletin ve hakikatin dilidir.

Buradan sapmalar iyi niyetli değildir. Bunu bilmek ve ısrarla barışın, demokrasinin ve birliğin yanında olmak gerekiyor.

Bugün kullanılan dil, Alevilerin dili değildir, çünkü düşmanlık öğütlüyor, korkuyla bozmaya çalışıyor ve egemene hizmet ediyor. Yeni keşfetmişler gibi bir şeyleri sürekli önümüze getirmeleri, sadece niyetle izah edilir.

Dêrsim'i de biliyoruz

Biz, Çaldıran’ı da Yavuz’un zulmünü de biliriz. Elbette Alevilerin uğradığı katliamları ve sürgünleri unutmayız ama birilerinin tarihsel korkuları ortaya koyduğu gibi sadece Çaldıran’ı değil, Koçgirî’yi, Dêrsim’i, Maraş’ı da biliriz.

Bu anlamda içimize neden öfkeyi koymakta ısrar ettiklerini ve onların ses çıkarmadıkları efendilerinin ellerinden yaşadıklarımızı da biliriz. Biz biliriz ki; hakikatin görevi, geçmiş acıları bugünün halklarına taşıyarak yeni düşmanlıklar üretmek değildir. Hakikatin görevi, acılardan ders çıkarıp yeni acıları engellemektir.

Bugün barış ihtimalinin konuşulduğu bir dönemde safımız barışın, demokrasinin, özgürlüğün ve eşitliğin safıdır.

Yolumuz rızalık, demokratik toplum ve barışın yoludur.