- Şehitlerin mücadelesine sahip çıkılması gerektiğini vurgulayan Welat Demir, "Her biri birer fener gibi karanlığı aydınlattı. Bize nasıl yaşanması gerektiğini, hakkın nasıl savunulacağını, kültürün ve tarihin nasıl korunacağını öğretti. Şehitlerin bıraktığı miras, geleceğimizi aydınlatan en güçlü kaynaktır" dedi.
- Şehit ailelerinin yalnız bırakılmaması gerektiğinin altını çizen Welat Demir, şöyle devam etti: "Kürt halkı tarih boyunca büyük acılar yaşadı. Eskiden köylerde herkes birbirinin yükünü omuzlar, acılar birlikte taşınırdı, bugün de aynı ruhu yeniden kurmamız gerekiyor. Birbirimizi yalnız bırakmayacağız. Birbirimize güç olacağız."
- Şehit ailelerinin sürece sahip çıkması gerektiğini söyleyen Welat Demir, "Öcalan'ın özgürlüğünün, halkların barış içinde yaşayabilmesi için hayati bir adım olduğunu düşünüyoruz. Onun düşünceleri yaşadıkça hem Kürt halkı hem de Türkiye'deki bütün halklar için yeni bir gelecek ihtimali güçlenir" diye konuştu.
GÜLNAZ DUMAN
Kürt halkı için acı, yalnızca geçmişte kalmış bir anı değil; bugün hala yaşayan, ailelerin omuzlarında taşınan bir gerçeklik. Faili meçhuller, zorla kaybetmeler, köy boşaltmaları, yasaklanan diller, kaybolan kimlikler… Her biri bir ailenin yüreğinde kapanmayan bir yara, bir toplumun belleğinde eksik bırakılmış bir sayfa. Bugün ise bu acıların içinden bir barış ve demokratik süreç ihtimali yükseliyor. Silahların sustuğu, sözün yeniden değer kazandığı, hakikatin konuşulabildiği bir eşikte duruyoruz. Bu eşik, en çok da çocuklarını toprağa veren ailelerin omuzlarında yükseliyor. Welat Demir’in hikayesi tam da bu eşikte duran toplumsal bir hafıza. Ailesinden dört kişiyi şehit veren Welat Demir, yıllardır kayıplar, faili meçhuller ve hakikat mücadelesi yürüten bir insan hakları savunucusu olarak, bu sürecin önemine dikkat çekiyor.
Ailenin ilk kaybı Hizbullah tarafından hedef alınan Tahir Demir’dir. 3 Mart 1993’te, alışveriş için evinden çıktığı sırada Lozan Caddesi’nden Şirin Sokak’a yürürken katledildi. Welat Demir’in ağabeyi Goran Demir 17 Ağustos 1994’te, Lozan Caddesi’ndeki atölyede çalışırken üç kişi tarafından katledildi. Aynı yıl, 6 Ekim 1994’te, amcasının oğlu Abdurrahman Demir, Abdulkadir Paşa Mahallesi Dilek Sokak’taki evinde yalnızken infaz edildi. Ailenin son kaybı ise Kadri Demir oldu. 24 Eylül 1996’da Diyarbakır Cezaevi’nde cop, kalas, demir ve çivili sopalarla dövülerek katledilen 10 tutsaktan biridir. Bu dört kayıp, Welat Demir’in hem kişisel hafızasını hem de toplumsal mücadelesini şekillendiren temel kırılma noktaları oldu. Welat Demir ile toplumun şehitlere yaklaşımını ve dayanışmanın önemini konuştuk.
Şehitlerinizin yokluğunda sizi ayakta tutan en güçlü yönleri nedir? Bu yönler, bugün savunduğunuz değerleri ve hayat duruşunuzu nasıl şekillendirdi?
Şehitlerimin yokluğunda beni ayakta tutan çok fazla değer ve duruşları var. Ailem 1940’larda Rojava’ya gitmiş, ben de orada dünyaya geldim. 1974’te Türkiye’ye döndüğümüzde hem kimliksizliğin hem ‘ecnebi’ görülmenin ağırlığını taşıyorduk. Qamişlo’dan Nusaybin’e geçtik, sonra köyümüze yerleştik. Türkiye nüfus müdürlüğü isimlerimizi kabul etmedi; Welat olan adımı “Velat” yaptılar. Bu kimliksizleştirme, yıllarca içimde bir travma olarak kaldı ve kim olduğumu, nereden geldiğimi sorgulamama neden oldu.
Bu dönemde amcam Tahir’in mütevazılığı, insanlara yaklaşımı, sözlü tarihe hakimiyeti ve Kürt halkının yaşadığı acıları anlatma biçimi benim için bir okul gibiydi. Hem akademik hem toplumsal bir bilince sahipti; köylüleri bir araya getirir, sorunları barışçıl bir dille çözer, kolektif yaşamı güçlendirmek için çabalardı. Evimiz bitişikti; insanların ona danıştığını, onun sakin ve adil bir dille herkesi bir arada tuttuğunu çok kez gördüm. Bu duruşu, hem kimlik travmamı aşmamda hem de halkımızın tarihsel acılarını anlamamda bana büyük bir güç verdi.
Bugün savunduğum değerlerin çoğu, o yıllarda öğrendiklerimin üzerine kurulu. Eğer o felsefeyi, o ideolojiyi, o mücadele geleneğini takip etmemiş olsaydım, belki de kendimi bilinçsizleşmiş bir Kürt olarak görür, toplum içinde erir, geçmişimi bilmeden yaşardım. Ama yaşadıklarımız beni hem kendi ailemin hem de bütün halkımın acılarıyla yüzleşmeye, hakikatin peşine düşmeye, belgeler toplamaya, konuşmaya, hesap sormaya yöneltti. Bu sadece benim ailemin hikayesi değil. Köylümün, komşumun, dostumun, tüm mağduriyet yaşamış insanların ortak derdine bir çare bulma arayışı haline geldi.
Onların mücadelesi bana evrensel hak ve özgürlüklerin ne olduğunu öğretti. Bugün bir ilkokul öğrencisinden bir başbakana kadar herkesin karşısında hakkımı talep edebilecek bir cesarete sahipsem, bu o değerler sayesindedir. Barışı, kardeşliği, adaleti, kadınlara yaklaşımı, insan onurunu savunmayı onlardan öğrendim. Benim için bir üniversiteydi o yıllar; bugün hâlâ şehidimin yokluğunda ayakta durmamı sağlayan en derin güç, amcam Tahir’in bilgece duruşu ve bana öğrettiği dayanışma ruhudur.
Şehitlerin mücadelesi Kürt halkı üzerinde nasıl bir dönüşüm yarattı?
Her biri birer fener gibi karanlığı aydınlattı; bize nasıl yaşanması gerektiğini, hakkın nasıl savunulacağını, kültürün ve tarihin nasıl korunacağını öğretti. Eğer bu değerler unutulursa, bir gün biz de unutuluruz. Bu nedenle şehitlerin bıraktığı miras, hem fedakarlık hem bilgi hem de toplumsal bir bilinç olarak geleceğimizi aydınlatan en güçlü kaynaktır. Onların ideolojisi, felsefesi ve yaşamları boyunca taşıdıkları değerler, bize hem kim olduğumuzu hem de nasıl bir toplum olmak istediğimizi hatırlatan bir ışık gibidir. Bu gençler, ailelerinin gözünde yalnızca birer evlat değil; kimliğini, kültürünü, dilini ve onurunu savunan birer öğretmen, birer yol göstericiydi. Şehitler bir halkın hafızasında silinmez bir izdir; bir toplumun geleceğini kurarken tutunduğu en güçlü dayanak ve her kuşağın kendini yeniden inşa ederken ihtiyaç duyduğu bir rehberdir. Onların bıraktığı miras, karanlıktan çıkmamızı sağlayan bilinçtir. Bu nedenle hem şehitlerin mücadelesini doğru anlamak hem de bu mücadeleyi gelecek kuşaklara aktarmak, Kürt halkının varoluş mücadelesinin en temel sorumluluğudur.
Başlayan demokratik süreçte şehit ailelerinin nasıl bir rol üstlenmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
Barış bu coğrafyada yalnızca bir siyasi süreç değil; onlarca yılın acısını, kaybını, travmasını ve toplumsal kırılmasını taşıyan son derece hassas bir eşiğin adıdır. Bu nedenle şehit ailelerinin rolü, hem barışın korunması hem de hakikatin görünür olması açısından hayati bir önem taşıyor. Bizim için barış kutsaldır; çünkü acılar çektik ve başka insanların aynı acıları yaşamamasını istiyoruz. Silahın konuştuğu yerde demokrasi, insan hakları ve birlikte yaşam kültürü gelişemez. Bu yüzden şehit aileleri, hem kendi yaşadıkları tahribatı belgeleyerek hem de barışın provokasyonlara kurban gitmemesi için sürekli hareket halinde olarak sürecin en güçlü toplumsal sigortasıdır. Ana dilimizle, kültürümüzle, tarihimizle, çocuklarımıza vereceğimiz isimle ilgili hakikatlerin tanınması; bir Kürt’ün de bir Türk’ün sahip olduğu haklara üniter devlet içinde eşit biçimde sahip olması, bu sürecin temelidir. Ailelerin görevi, geçmişin acılarını öç alma duygusuyla değil, geleceği koruma bilinciyle ele almak; yaşananları dokümantasyonlarla kurumlara taşımak; demokrasi ve diplomasi faaliyetlerini planlı, sabırlı ve bilinçli bir şekilde yürütmektir. Çünkü barış kendiliğinden oluşan bir atmosfer değil; emekle, cesaretle, yüzleşmeyle ve ortak iradeyle korunması gereken bir değerdir. Şehit aileleri bu sürecin hem vicdani hem toplumsal hafızasıdır ve onların sahiplenmediği bir barış, her zaman kırılgan kalır.
Bu süreçte toplum nasıl bir sahiplenme ve dayanışma göstermelidir?
Kürt halkı tarih boyunca büyük acılar yaşadı; faili meçhuller, köy yakmalar, toplu mezarlar, kimliksizleştirme politikaları… Bu acılar bireysel değil, toplumsal bir hafızadır. Bu yüzden bugün en temel beklentimiz, toplumun yeniden imece kültürünü, yani ortak dayanışma ruhunu canlandırmasıdır. Eskiden köylerde herkes birbirinin yükünü omuzlar, acılar birlikte taşınırdı; bugün de aynı ruhu yeniden kurmamız gerekiyor. En temel dayanışma, bu değerler etrafında kolektif bir şekilde bir araya gelmek, kurumsallaşmak ve geçmişte yaşananlara bilimsel, toplumsal bir sahiplenme göstermektir. Eğer bu kurumlar, bu hafıza, bu ortak bilinç güçlenirse, hem acılar hafifler hem de gelecekte benzer trajedilerin yaşanmasının önüne geçilir. Bu savaşta en büyük bedeli ödeyen aileler, anneler, babalar, kardeşler yalnız bırakılmamalıdır. Birbirimize moral, motivasyon, güç vermeliyiz. Çünkü bu acı tek bir kişinin değil, bir halkın acısıdır. Bu nedenle toplumun dayanışması acıyı paylaşmak, şehit ailelerini yalnız bırakmamak, imece kültürünü yeniden kurmak, taziyelerde, toplumsal alanlarda birbirine sarılmak, komünal yaşamı güçlendirmek, şehitlerin bıraktığı mirasa sahip çıkmak demektir. Kısacası; birbirimizi dört duvar arasında yalnız bırakmayacağız. Birbirimize sarılacağız. Birbirimize güç olacağız. Ancak böyle olursa hem toplumsal iyileşme mümkün olur hem de barış süreci provokasyonlara kurban gitmez.
Şehit aileleri bu sürece nasıl dahil olmalı ve nasıl bir rol üstlenmelidir?
Şehit ailelerinin sesi bu süreçte daha fazla duyulmalıdır; çünkü bu savaşın en acılı, en fırtınalı günlerinde en büyük bedeli ödeyenler onlar oldu. Çocuklarını o fırtınaya kaptırdılar ve bugün barışın kıymetini en iyi bilen kesim yine bu ailelerdir. Bu sürecin yasal güvence altına alınması, hakikat komisyonlarının kurulması, faili meçhullerin ve toplu mezarların aydınlatılması, devletin geçmişte işlenen suçlarla yüzleşmesi ve bu yüzleşmenin parlamentoda yasa haline getirilmesi gerekir. Aksi halde bugün bir siyasi partinin verdiği söz yarın başka bir siyasi parti tarafından değiştirilebilir. Bu yüzden aileler, hakikatlerinin devletin resmi kayıtlarına ve yasalarına girmesini talep ediyor. Geçmişte Bursa’da bir gerilla ailesiyle görüşmek isteyen asker ailelerinin devlet tarafından “yardımlarınızı keseriz” diye tehdit edilmesi, bu sürecin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Bugün hala bazı kurumlar ve kimi yetkililer, genelkurmay başkanlarından bile daha sert bir dil kullanıyor; bu engelleri aşmak için ailelerin kendilerini ifade edebileceği medya alanlarının açılması, seslerinin bastırılmaması gerekiyor. Dünya örneklerinde olduğu gibi hakikat komisyonları kurulmadan, kim suç işlediyse ortaya çıkarılmadan, devletin içindeki karanlık noktalar aydınlatılmadan barış süreci sakat kalır. Madımak, Maraş, Sivas, Roboskî gibi katliamların hâlâ yanıt bulmaması bunun en somut göstergesidir. Şehit ailelerinin sesi duyuldukça barışın temeli sağlamlaşır; çünkü en büyük kaybı yaşayanların barışa sahip çıkması, bu sürecin en güçlü sigortasıdır. Onların sesi hem hakikatin görünür olmasını sağlar hem de barışın provokasyonlara kurban gitmesini engeller. Bu nedenle aileler, demokratik sürecin hem vicdanı hem hafızası hem de toplumsal garantörüdür.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın geliştirip sürdürdüğü Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı'nın sizin için manevi ve toplumsal anlamı nedir?
Abdullah Öcalan, bizim için yalnızca bir siyasi figür değil; halkın inkar edildiği, kimliğinin yok sayıldığı bir dönemde hakikati yeniden görünür kılan, toplumsal dönüşümün kapısını açan bir önderliktir. Hem bir şehit yakını hem de bu halkın acılarını yaşamış biri olarak, onun düşüncelerinin barış, demokrasi ve birlikte yaşam açısından taşıdığı değeri çok önemli buluyorum. Çünkü Öcalan’ın paradigması, kadın özgürlüğünden ekolojiye, toplumsal barıştan halkların kardeşliğine kadar geniş bir alanı kapsayan bir zihinsel devrim yarattı. Bugün Kürt halkı kendi kimliğini, dilini, kültürünü savunabiliyorsa, bu büyük ölçüde onun ortaya koyduğu düşünsel çerçevenin sonucudur. Öcalan’ın çağrısı, silahların sustuğu, hakikatin konuştuğu bir yaşamdır; bu nedenle barış sürecinin en önemli güvencesi de onun geliştirdiği demokratik çözüm perspektifidir. Biz şehit aileleri olarak, çocuklarımızın verdiği mücadelenin bu düşünsel temele dayandığını biliyoruz ve bu nedenle Öcalan’ın özgürlüğünün, halkların barış içinde yaşayabilmesi için hayati bir adım olduğunu düşünüyoruz. O'nun sesi sustukça barışın zemini zayıflar; ama düşünceleri yaşadıkça hem Kürt halkı hem de Türkiye’deki bütün halklar için yeni bir gelecek ihtimali güçlenir.