Üryan Hızır Ocağı dedelerinden gazeteci Veli Büyükşahin, Aleviler üzerinden yürütülen tartışmalara ilişkin sorularımızı yanıtladı.

  • Ne zaman ki Alevileri Kürtlerle karşı karşıya getirebilecek bir konu ortaya çıkıyor, birdenbire büyük bir "Alevi duyarlılığı" ortaya çıkıyor. Bu, oldukça dikkat çekici bir durumdur. Ancak bu söylemlerin Alevi toplumunun geniş kesimlerinde karşılık bulduğunu söylemek zor.
  • Manipülatif ve tartışmaları bağlamından koparan yaklaşımların ne Alevi toplumuna ne Kürt halkına ne de Türkiye'nin demokratik geleceğine bir katkısı olabilir. Tam tersine, bugün hepimizin ihtiyacı olan şey birbirimizin acısını anlamak; ortak bir demokratik gelecek için yan yana gelebilmektir.
  • Aleviler bir siyasi misyonun ötesinde, doğası gereği demokratik barışın asli ve kurucu öznesidir. Tarihsel acılar başka bir halkı düşmanlaştırmak için değil, aynı acıların bir daha yaşanmayacağı ortak ve demokratik bir geleceği inşa etmek için kavranmalıdır.

AZİZ ORUÇ

Yavuz-İdris-i Bitlisi ittifakı tartışmasının bugün ana akım medyada köpürtülmesi münferit değildir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın söylemlerinin çarpıtılarak hedef haline getirilmesinin amacı, Kürtler ile Alevilerin olası demokratik birlikteliğinin önüne set çekmektir. Gazeteci ve Üryan Hızır Ocağı dedelerinden Veli Büyükşahin, Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi ittifakının tarihsel hakikatini, ana akım medyanın Alevi-Kürt karşıtlığı üretme çabalarını ve Aleviler üzerinden yürütülen anti-propagandaları gazetemize anlattı.

Güncel tartışmalarda sıkça gönderme yapılan "Yavuz Sultan Selim - İdris-i Bitlisi" ittifakının tarihsel hakikati nedir? Bu tarihsel okumanın günümüz siyasetine ve Alevi hafızasına yansımalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Aleviler, tarihleri boyunca büyük katliamlarla, baskılarla ve zorunlu göçlerle karşı karşıya kalmış bir toplumdur. Bu yaşanmışlıklar yalnızca tarih kitaplarında değil, Alevilerin sözlü anlatılarında, deyişlerinde, nefeslerinde ve toplumsal hafızalarında da canlılığını korumaktadır. Safevi-Osmanlı çatışması sürecinde Aleviler, Osmanlı açısından potansiyel bir tehdit ve risk, Safeviler açısından ise inançsal yakınlıkları nedeniyle birlikte hareket edilebilecek bir toplumsal güç olarak görülmüştür. Bu siyasi ve askeri çatışmanın bedelini ise büyük ölçüde Alevi Kızılbaş toplulukları ödemiştir. Çok ağır katliamlar ve mağduriyetler yaşanmıştır.

Ancak yakın dönemde yapılan akademik çalışmaların da ortaya koyduğu üzere, İdris-i Bitlisi'yi bir taraftan bütün Kürtlerin bilge ve hümanist kurtarıcısı olarak tanımlamak ne kadar yanlışsa, diğer taraftan bütün Kürt aşiretlerini bir araya getirerek on binlerce Kızılbaş'ın katledilmesini tek başına planlayan ve gerçekleştiren bir figür olarak görmek de tarihsel gerçekliklerle bağdaşmamaktadır. İdris-i Bitlisi'nin ne böyle bir gücü ne de kapasitesi vardır.

Bitlisi, Osmanlı-Safevi çatışması içerisinde kendisi ve bağlı olduğu aşiret yapısının hayatta kalma stratejisini yürüten, dönemin koşulları içerisinde pragmatik bir siyasetçi ve bürokrat olarak değerlendirilmelidir. Elbette bu, İdris-i Bitlisi'nin yaşanan katliamlarda hiçbir rolünün olmadığı anlamına da gelmez, temize çıkarılmasını gerektirmez. Bitlisi’nin bu süreçteki sorumluluğu ve rolü tarihsel bağlamı içerisinde ele alınmalıdır.

Fakat burada asıl ayrımı doğru yapmak gerekir. Bu dönemde yaşanan Alevi/Kızılbaş katliamlarının birincil derecedeki siyasi, askeri ve devlet sorumluluğu, doğrudan Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'e ve Osmanlı devlet aklına aittir. Hatta Yeniçeri ordusunun Çaldıran ve sonrasındaki Safevilere karşı yapılan savaşlarda yer alması da cabasıdır. Bu devlet aklının köklerini daha geriye, Selçuklulara, Babailer dönemine, 1240'lara kadar götürmek mümkündür. Sonraki yüzyıllarda bunun farklı biçimlerde devam ettiğini görüyoruz. Koçgirî’de, Dêrsim'de, Maraş'ta, Sivas'ta, Gazi'de yaşananlar, Alevilere yönelik devlet politikalarındaki sürekliliği ve ortak zihniyeti bize göstermektedir.

Alevi hafızası elbette Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi dönemini acıyla hatırlamaktadır. Ancak burada çok önemli bir ayrım koymak gerekir; Alevilerin Bitlisi'ye yönelik tavrı ve tarihsel hafızası, Kürt halkına yönelik bir karşıtlık anlamına gelmez, gelmemelidir. Bugün yapılması gereken de tarihsel gerçeklik ile güncel siyasi hesapları birbirinden ayırabilmektir. Tarihle yüzleşmek başka bir şeydir, tarih üzerinden ve bağlamından kopararak binbir acıdan geçmiş bir halkı, toplumu ve onun politik liderliğini suçlamak başka bir şeydir.

Ana akım medyanın bu tartışmayı ele alış biçiminde bağlamından koparma ve köpürtme çabası dikkat çekiyor. Sizce bu durum münferit bir durum mu, yoksa Alevi toplumunun öznel taleplerini ve tarihsel hafızasını manipüle etmeye yönelik kronik bir yaklaşım mı?

Bunun münferit bir durum olduğunu düşünmüyorum. Uzun zamandır benzer yaklaşımların farklı biçimlerde tekrarlandığını görüyoruz. Kürtlere ve Kürtlerin hak mücadelesine genel olarak karşı duran bazı kesimler, bu ve benzeri tarihsel meseleleri kullanarak Kürtlerle Alevi toplumunu karşı karşıya getirme çabası içindedirler. Hatta zaman zaman bazı Alevi katliamlarıyla ilgili Kürtlere topluca olumsuz bir rol biçmeye yönelik bir söylem geliştiriliyor. Bütün bunlarla, tartışmaların derinleştirilmesi, tarafların karşılıklı açıklamalara zorlanması ve olası demokratik birlikteliklerin önünün kesilmesi gibi bir yaklaşım ortaya çıkıyor. Bunun sistematik bir tarafı olduğunu belirtmek gerekir.

Fuat Köprülü ve benzerlerinin akademi de dahil olmak üzere oluşturdukları paradigmada Aleviler, bu topraklarla, tarihiyle, farklı etnik ve kültürel topluluklarıyla bağı olmayan, Orta Asya'dan gelen özbeöz Türkler olarak tanımlandılar. Bu, aynı zamanda ulusalcı ve Türkçü bir Alevilik inşasıydı. Bu anlayışın etkileri bugün de devam ediyor. Dolayısıyla bugün Aleviler ile Kürtleri karşı karşıya getirmeye çalışan yaklaşımlarla, geçmişte Aleviliği tek bir etnik ve ulusal kimlik içerisinde tanımlayan anlayış arasında ciddi bir zihinsel süreklilik olduğunu düşünüyorum.

Halbuki bugün Alevi toplumunun çok ciddi sorunları ve talepleri var. Eşit yurttaşlık, inanç özgürlüğü, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi, Diyanet, zorunlu din dersleri ve Alevi inancının devlet tarafından tanımlanmaması gibi çok temel meselelerimiz bulunuyor. Fakat ana akım medya ve onun sözcüleri bu taleplerin büyük bölümünü görmezden geliyor. Ne zaman ki Alevileri Kürtlerle karşı karşıya getirebilecek bir konu ortaya çıkıyor, birdenbire büyük bir "Alevi duyarlılığı" ortaya çıkıyor. Bu oldukça dikkat çekici bir durumdur. Ancak bu söylemlerin Alevi toplumunun geniş kesimlerinde karşılık bulduğunu söylemek zor. Çünkü Alevilerin tarihsel hafızası güçlü olduğu kadar, barışa ve birlikte yaşamaya ilişkin kendi özgün değerleri de güçlüdür.

foto:Pirha

"53 kişinin" açıklaması üzerinden yürütülen bu tartışmanın Alevi toplumunun geniş kesimlerinde taban karşılığı olmadığını ifade ediyorsunuz. Alevi toplumunun sosyolojik gerçekliği ile bu tür teorik/siyasi çıkışlar arasındaki mesafe nereden kaynaklanıyor?

Elbette mevcut sürecin kendisine, içeriğine ve nasıl yürütülmesi gerektiğine ilişkin farklı kesimler görüşlerini ortaya koyacaktır. Eleştiriler, öneriler ve farklı yaklaşımlar olacaktır, olmalıdır da. Alevilerin, Alevi kurumlarının, inanç önderlerinin ve Alevi aydınlarının da bu konuda söyleyecek çok şeyi vardır. Sürecin daha demokratik, şeffaf ve toplumsal bir zeminde yürütülmesine yönelik her türlü eleştiri ve önerinin, doğru bir zeminde yapıldığı sürece, sürecin daha sağlıklı ilerlemesine katkı sunacağını düşünüyorum. Ancak bu tür bildiri ve tartışmaların Alevi toplumunda geniş bir karşılık bulmamasının da sosyolojik nedenleri var. Alevi toplumunun inançsal ve toplumsal yapısının merkezinde barış, rızalık, birlikte yaşama ve çatışmadan uzak durma anlayışı vardır. Dolayısıyla bu meselenin bir tarafında Kürtler değil başka bir halk veya toplumsal kesim olsaydı da Alevi toplumunun temel yaklaşımı değişmezdi. Alevilerin temel meselesi herhangi bir halkla karşı karşıya gelmek ya da bir halkın temel taleplerinin karşısında yer almak değil; tersine çatışmaların sona ermesi, toplumsal barışın sağlanması ve herkesin kendi kimliğiyle eşit yurttaş olarak yaşayabileceği demokratik bir düzenin kurulmasıdır.

DEM Parti açıklamasında ve Sayın Öcalan'ın yaklaşımında Alevilerin "barışın ve demokratik toplumun asli ve kurucu öznesi" olduğu vurgulanıyor. Neler söylemek istersiniz?

Yukarıda da ifade ettiğim gibi Alevi inancının merkezinde rızalık vardır. Rızalık yalnızca bireysel bir inanç pratiği değil, aynı zamanda toplumsal yaşamın nasıl kurulacağına ilişkin güçlü bir perspektifi içerir. Bunun günümüzdeki karşılığı, herkesin kendi kimliğiyle bir arada ve eşit yaşayabilmesi, birbirinin kimliğini ve inancını tanıması, hiç kimsenin ötekileştirilmemesi ve toplumsal yaşamın ortak rızaya dayanmasıdır. Bu felsefe çokluk içinde birliği gerektirir. Dolayısıyla Alevilerin barışın ve demokratik toplumun asli ve kurucu öznesi olması, dışarıdan verilmiş bir siyasi misyonun ötesinde, Alevi inancının ve toplumsal örgütlenme biçiminin doğal bir sonucudur. Alevilerin tarih boyunca farklı kimliklerle ve topluluklarla bir arada yaşamış olması da bunun önemli bir göstergesidir.

foto:AFP

“Sayın Öcalan ‘Aleviler bu sürecin tam kalbindedir” diyor. Ama sanki dışlanmış gibi yansıtılıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta var. Türkiye'de ve Kürt coğrafyasında etnik olarak Kürt olan devasa bir Alevi toplumu bulunmaktadır. Bu toplumsal gerçeklik çoğu zaman bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde görünmez kılınıyor. İşte bu Aleviler, demokratik toplum paradigmasının ve demokratik hak mücadelesinin içerisinde uzun yıllardır güçlü biçimde yer alıyorlar. Son 50 yıllık mücadele ve çatışma sürecine baktığımızda da bunu açık biçimde görüyoruz. Dêrsim, Adıyaman, Maraş, Malatya, Muş, Sivas, Erzurum, Bingöl, Elazığ gibi birçok bölgeden Aleviler bu sürecin doğrudan içerisinde ve muhatabı oldular. Köyleri yakıldı, boşaltıldı; işkencelere uğradılar, katledildiler, faili meçhul cinayetlerde kaybedildiler. Dolayısıyla Alevilerin bu sürecin dışında veya uzağında olduğunu söylemek tarihsel ve toplumsal gerçeklikle bağdaşmaz.

Sayın Öcalan'ın ifade ettiği gibi Aleviler, toplumsal barışın yalnızca destekçisi değil, aynı zamanda bu barışın fikriyatında ve kuruluşunda önemli bir özne olabilirler. Alevilerin dışlanmışlık hissinin elbette tarihsel nedenleri var. Bazı kesimlerin Aleviliğe Kürtlüğü yakıştırmaması, Alevileri ısrarla "beyaz Türk" kimliği içerisinde tanımlamaya çalışması ve bunun yaklaşık yüzyıllık ulusal kimlik inşasının parçası olması, bugün yaşanan tartışmaların arka planını anlamak açısından önemlidir.

Tartışmaların "karşıtlık ve ayrıştırma" üzerinden yürütülmek istendiği bu ortamda; Alevi kurumlarına, demokratik kamuoyuna ve barış siyasetine düşen sorumluluklar nelerdir? Aklıselim ve yapıcı bir diyalog hattı nasıl korunabilir?

Demokratik toplumu kurabilmek için yapmamız gereken en önemli şey, farklı toplumsal kesimlerin birbirini dinlemesi ve anlamaya çalışmasıdır. Toplum zaten farklı nedenlerle uzun süredir kutuplaştırılmış ve ayrıştırılmış durumda. Yapılan birçok tartışma, çözüm üretmek yerine yeni kavgaların ve çatışmaların nedeni hâline geliyor. Bu toplum uzun süredir birbirinin sesini duymuyor. Alevilerin, Kürtlerin, kadınların ve emekçilerin hak taleplerini bastırmak için mevcut sistem bütün araçlarını devreye soktu. Fakat burada çok önemli bir sorun daha ortaya çıktı. Bastırılmak istenen bu farklı toplumsal kesimler de birbirlerinin sesini yeterince duyamaz hale getirildiler. Çünkü mevcut yapı, benzer sorunları ve benzer hak talepleri olan toplumsal kesimlerin arasına ciddi bariyerler koydu. Hatta zaman zaman bu kesimleri birbirleriyle karşı karşıya getirdi. Tam da bu nedenle, Kürt siyasal hareketinin Alevileri demokratik toplumun asli unsurlarından biri olarak görmesi, aslında birbirimizin sesini duyabilmemiz açısından çok değerlidir. Alevi kurumlarımız geçmişten beri barış konusunda çeşitli tutumlar ortaya koyuyor ve son dönemde yürüyen sürece ilişkin desteklerini de defaatle açıklıyorlar. Bu çok kıymetli. Ancak yalnızca açıklamalarla yetinmek yeterli olmayabilir. Barış konusunda daha güçlü bir ses yükseltmek, toplumsal kesimler arasında köprüler kurmak ve ayrıştırıcı söylemlere karşı daha güçlü bir ortak tutum geliştirmek gerekir. Çünkü barış yalnızca siyasetin değil, toplumun da meselesidir.

Süreçle bağı var mı? Ya da süreç karşıtlığı olarak mı değerlendirilmeli?

Şunu da not etmeliyiz ki bazı milliyetçi ve ulusalcı çevrelerin kendi hesaplarına Alevileri araçsallaştırıp, Kürt ve süreç karşıtlığına çekmeye çalıştıklarını da görmek gerekir. Bu kesimler geçmişten beri her zaman hak mücadelesinin karşısında oldular, “bayrak, vatan, beka” dediler. Dolayısıyla hepimizin bu süreci daha doğru okuması, birbirimizi suçlayıp ayrışmaları geliştirme yerine sürecin nasıl daha demokratik ve kapsayıcı hâle getirilebileceği üzerine düşünmesi ve daha doğru tartışma alanları yaratması gerekiyor. Özellikle Alevi toplumunun temel haklarının bu süreç içerisinde nasıl güvence altına alınacağı konusunda daha sorumlu ve yapıcı bir tartışmaya ihtiyaç var. Çünkü şunu biliyoruz: Sürecin ilerlemesi ve Kürt halkının kendi temel haklarını güvence altına alması, aynı zamanda Alevi toplumunun kendi haklarının güvence altına alınması açısından da yeni bir demokratik zemin yaratabilir. Bu nedenle Aleviler açısından mesele, sürecin dışında kalmak değil; sürecin demokratikleşmesine ve kendi haklarının güvence altına alınmasına aktif biçimde katkı sunmaktır.

Bu tartışmalar da düşünüldüğünde sizce neler yapılmalı?

Bugün ihtiyacımız olan şey yeni duvarlar örmek değil, köprüler kurmaktır. Alevilerle Kürtler arasında, farklı inançlar arasında, farklı kimlikler arasında ve toplumun bütün kesimleri arasında daha fazla diyaloga ihtiyaç var. Manipülatif, kutuplaştırıcı ve tartışmaları bağlamından koparan yaklaşımların ne Alevi toplumuna ne Kürt halkına ne de Türkiye'nin demokratik geleceğine bir katkısı olabilir. Tam tersine, bugün hepimizin ihtiyacı olan şey birbirimizin acısını, hafızasını ve hak taleplerini anlamak; ortak bir demokratik gelecek için yan yana gelebilmektir.