
“İnsan tabiattan uzaklaştıkça kalbi katılaşır.” (Kızılderili sözü)
Haftalarca çığlıklarını duyurmaya çalıştılar. HDP devreye girdi olmadı. Aralarında Vedat Türkali, Kadir İnanır, Rakel Dink, Murathan Mungan, Lale Mansur, Baskın Oran, Celal Başlangıç, Oya Baydar’ın da olduğu 132 vicdanlı insan “Cizre’de insanlık ölüyor” diyerek açıklama yaptı; o yaralıları almaya hazırız dedi ama olmadı. Dünyanın gözleri önünde AKP çeteleri IŞİD çetelerinin tıpa tıp aynısını yaptı. Hepsinin oradan sağ çıkarılması mümkünken sağ bırakılan tek kişi kalmadı. Hepsi öldürüldü.
Cizre’nin bodrum katlarında çoğunluğu sivil, silahsız ve yaralı haldeki genç, yaşlı, kadın, erkek en az 200 insan parçalanarak ve yakılarak katledildi. Bu katliam insanlık adına sıfır noktasına gelindiğini gösteriyordu. Ya hesabı sorulacak ya da insanlığımız bitecekti. Korku, yılgınlık, inançsızlık ve umutsuzluk saçan dehşet konseptiyle direniş ruhu bitirilmek ve insanlık çökertilmek isteniyordu.
Hükümet Cizre’de operasyonların tamamlandığını açıkladı ve henüz sokağa çıkma yasağı kaldırılmamışken Cizre katliamına karşı askeri bir misilleme eylemi gerçekleşti.
Ankara’da askeri personel taşıyan otobüslere eylem yapılınca hükümet PYD ve YPG’yi hedef göstermekte gecikmedi. Gerçekten fırsat ve güç bulurlarsa Rojava devrimine Cizre’deki vahşetin aynısını yapacakları açıktır. Bu kadar da kendini kaybetmiş durumdadırlar.
Bir yandan Rojava devrimini hedeflerken öte yandan bu tartışmalarla eylemin Cizre vahşetine karşı yapılmış bir misilleme eylemi olduğu gerçeğini gözlerden ırak tutmak istediler ve kamuoyunun belli bir kesimi üzerinde sonuç da aldılar.
Ne kadar başka yönlere çekip çarpıtsalar da bir gerçeği değiştiremezler: Ankara eylemi AKP devletinin Cizre’de gerçekleştirdiği katliama bir yanıttır! Çökertilmek istenen insanlığın ve direniş ruhunun bitmeyeceğinin fedaice bir ifadesidir.
Soykırımın hedefi özgürlük ruhunu yok etmektir; Ankara eylemi buna dur demiştir!
Özgürlük ruhunu ve düşlerini koruyan bir toplum her zaman direnebilir. Bu yüzden soykırım rejimi umut kaynağı o ruhu bitirmeyi hedefler. Kızılderili örneğinde bu gerçeği, direnen son kabile katliamdan geçirildikten sonra yaşlı bir Kızılderili çarpıcı ifade etmiştir.
Bilinen son Kızılderili katliamı Lakota Siu’larına uygulanmış, 29 Aralık 1890’da 44’ü kadın, 18’i çocuk 150’den fazla Kızılderili öldürülmüştür. Tarihe Yaralı Diz Katliamı olarak geçen bu olayın gerekçesi yerlilerin yaptığı Hayalet Dansı olmuştur. Kızılderililer yitirdikleri her şeyi bu dansla tekrar kazanacaklarını umut ediyorlardı. Amerika yönetimi ise bunun bir savaş dansı olduğundan şüphelenmiş ve isyan hazırlığı olarak yorumlayıp bu dansı yapanların tutuklanması kararını çıkarmıştır. Yerliler, tutuklama amacıyla gönderilen askerlere teslim olmamış ve çıkan çatışmada katliam yapılmıştır.
Katliamdan sağ kurtulan Kara Geyik isimli Kızılderili’nin ifadeleri soykırımın en son olarak hayalleri ve özgürlük ruhunu öldürdüğünü anlatmaktadır:
"O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları hâlâ o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada..."
Direnen son kişi kalıncaya dek…
Soykırıma karşı direnişin sembolü olan ve direnen son savaşçı, gerçek adı Gokhlayeh olan Geronimo’dur. 1858 yılında eşi, annesi ve üç çocuğu İspanyollar tarafından katledilmiş ve o günden sonra Apaçilerin en yılmaz savaşçısı olmuştur. Defalarca yakalanmasına rağmen her seferinde kaçmayı başarmış ve savaşmaya devam etmiştir.
Ömrünün 40 yılını soykırımcılara karşı savaşmakla geçirdikten sonra beş bin Amerikan süvarisi karşısında 24 arkadaşıyla birlikte Dumanlı Dağlar’a sığınmış; askerlerin çevredeki köylerde kadın ve çocukları katletmeye başlaması üzerine halka daha fazla zarar gelmemesi için teslim olmuştur. Geronimo 1909 yılında Oklahoma’da işkence altında katledilmiştir. Halkı onun halen Dumanlı Dağlarda yaşadığına inanmaktadır…
Soykırım, direnen son kişiye kadar devam ettirilmiştir.
Bu soykırımın özetini Baba filmindeki rolünden dolayı, 1973’te Oscar Ödülü verilen Marlon Brando, Kızılderili soykırımını protesto edip ödülü red ettiğinde dile getirmiştir. Amerikalı bir sanatçının tavrı ve hakikati dile getirmiş olması sebebiyle önemli olan bir sunumdur. Ödül törenine, kendi adına konuşma yapması için genç bir Kızılderili kadını göndermiş ve hazırladığı metnin bir bölümünde şunları yazmıştır:
“200 yıl boyunca toprağı, ailesi ve özgür olma hakkı için savaşan yerli halka şöyle dedik: 'İndir silahını arkadaş, gel birlikte oturalım. İndirirsen eğer silahını arkadaş, senle barıştan söz ederiz, senin hayrına anlaşırız birlikte.' Silahlarını indirdiklerinde onları katlettik biz.
Onlara yalan söyledik. Onları topraklarından koparmak için kandırdık. Onları açlığa mahkûm ettik ki antlaşma dediğimiz ama hiçbir zamanda andımıza sadık kalmadığımız o hileli anlaşmaları zorla imzalasınlar. Onları, yalnızca yaşamın anımsayacağı kadar uzun bir süredir yaşam vermiş bu kıtada dilencilere döndürdük.
Ve tarihi istediği kadar çarpıtılmış dahi olsa nasıl yorumlarsanız yorumlayın: Biz doğru yapmadık. Ne adil davrandık ne de dürüst. Onlara karşı ne haklarını iade etmek zorundaydık ne de anlaşmalarımıza sadık kalmak, çünkü gücümüzün üstünlüğü bize diğerlerinin haklarına saldırma, mallarını gasp etme, yalnızca yaşamlarını ve özgürlüklerini savunmaya çalışırken onların yaşamlarını ellerinden alma hakkını sağlıyordu ki onların erdemleri suça dönüşürken bizim ahlâksızlıklarımız erdem oluyordu…
Fakat öyle bir şey var ki bu sapkınlığın ulaşamayacağı, o da tarihin büyük hükmü. Emin olun ki tarih bizi yargılayacaktır. Ama umurumuzda mı? O nasıl bir ahlâki şizofrenidir ki tüm dünyanın işitmesi için ulusumuzun en tepesindeki sesle ciğerlerimiz patlayana kadar bizim taahhütlerimizi tuttuğumuzu haykırırız da tarihin tüm sayfaları, Amerikan Yerlilerinin yaşamındaki son 100 yıl boyunca geçirdikleri tüm o aç, susuz günler ve geceler bu sesin dediklerinin tam zıddını söyler...”
AKP ve Saray savaşına karşı olan herkesi terörist ilan eden, ülkenin en vicdanlı aydınlarına sınırsız hakaretler yağdıran bir rejime karşı ya şimdi karşı çıkılır ya da ahımız yıllar sonra, sonuca ulaşmış bir soykırımın ardından M. Brando gibi yürek burkan bir acılıkla bizi ananlara, gelecek nesillere bırakılır…
Sonumuz Kızılderililer gibi olmayacak!
Ankara eylemi siyasilerce kınama açıklamalarıyla karşılandı. Yaşam hakkını savunanların ilkesel olarak kınama açıklamalarında bulunması eylemin amacını ortadan kaldırmaz. Bir halkın düşü Cizre bodrumlarına gömülmek istendi. 200 savunmasız insan vahşice katledildi. Bir karşılığı olmayacak mıydı?
Üstelik bu eylem Cizre’de olduğu gibi bodrum katlarına sıkışmış, yaralı, savunmasız sivillere karşı değil, bir başkentin göbeğinde askeri olarak Türkiye’nin en korunaklı yerinde askeri hedeflere karşı yapıldı. Bu eylemde sadece fedailik ve özgürlük ruhu değil muazzam örgütlülük, disiplin, bilinç, üstün vuruş gücü ve yeni bir askeri taktik vardır. Yine bu eylemde, tekniğe karşı insanın, soykırıma karşı direnişin üstünlüğü vardır.
Ankara’da yaşamını yitirenler AKP’nin soykırım politikalarının kurbanı olmuştur. Onların ölümü ne kadar üzücü olsa da ve bu askeri bir eylemle gerçekleşmişse de sorumlusunun AKP olduğu gerçeğini asla değiştirmez. Eylem özelde askeri bir hedefe karşı yapılmışsa da muhatabı AKP’dir. Onların ölümünden AKP sorumludur.
Çünkü bu eylem, AKP’ye ve onun soykırımlarına onay veren dünyaya, “bu halkın sonu Kızılderililerin sonu gibi olmayacaktır” diyen bir eylemdir.
Dumanlı dağlardan gelen Geronimo
Eylemcinin kimliği ile ilgili tartışmalar bir yana taziye kuran ailesine ziyarete gitmek de soruşturma konusu yapıldı. Suruç, Amed, Ankara mitingi katliamlarında bu kadar tepki göstermeyen CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu bir adım ileri giderek “taziyeye gitmek doğru değildir ve bu ülkeye ihanettir” dedi. Davutoğlu onun ardından tonunu yükseltmek için: “Taziyeye gitmek insanlığa karşı en büyük ihanettir” dedi. Aynı gün IŞİD’le mücedele ederken şehit düşen kadın savaşçının Van’daki taziye çadırına polis saldırdı. İster insani, ister dini açıdan bir aileye taziye ziyaretinde bulunmak; toplumsal geleneklerin en dokunulmazı iken bunun üzerinden bile faşizmin korku yayan kanlı kara bayrağı dalgalandırıldı.
Zalimler mazlum rolünü oynamaya çalışsa da vahşi katliamları ve diğer tüm soykırımcı uygulamaları orta yerdedir. Geçen yıl mezarlıklara saldırıp imha ettiler, şimdi taziyelere saldıracak kadar çok derin bir ahlaki çöküntü örneğini sergilemektedirler. Bunlar apaçık soykırım uygulamalarıdır.
Korkularını bastırmak için bağıranlara benziyorlar. Birinin bağırtısı diğerinin bağırtısını ve korkusunu daha fazla artırıyor. Fakat “Kürt soykırımını durdurmazsanız dünyayı başınıza yıkarız” mesajını alanlar almıştır. Tüm toplumca harekete geçersek belki bu kadar ölümcül bedellere gerek olmadan faşizmi durdurabiliriz. Bağırtılar arasında kaybetmek istedikleri mesaj doğru anlaşılmazsa, AKP’nin kanlı politikaları yüzünden bu coğrafyayı çok kanlı bir bahar süreci bekliyor.
Türkiye’nin her iline tabutların gitmesi umurlarında değil, onlar için tek hedef, tek gerçek iktidarlarını, koltuklarını korumaktır. Ankara eyleminin uyarıcılığı karşısında tüm Türkiye illeri tabutlarla dolmadan meydanları doldurup AKP ve Sarayın savaşına karşı halkların birleşik demokratik mücadelesini yükseltmeliyiz. Faşizmin yaydığı dehşetten bir an sıyrılıp bakın: Orada ölenlerin AKP’nin Cizre’deki vahşeti yüzünden kurban gittiğini ve o eylemin AKP’nin kanlı politikalarına karşı yapıldığını göreceksiniz.
Eylemi gerçekleştiren Abdulbaki Sömer, kişiliği, kimliği, yaşamı, amacı ve eylemiyle bugünün tozu dumanı, iktidarın yalanları, faşizmin baskıları karşısında hak ettiği gibi değerlendirilmemiş olabilir; fakat hiç kuşku yok ki tarih O’nu, soykırıma dur demek için Dumanlı Dağlardan geri gelen Geronimo olarak anacaktır.