Sürek avı, izi bulunan yaban hayvanının, ortaya çıkarılıp, kovalanarak nişangaha oturtulmasıdır. Avcıların kan görme şenliği…

Irkçı rejimlerde, mesela Amerika’da aşağılanan halkların insanları Kızılderililerin ve kara derililerin av hayvanı niyetine kullanıldığı da görülmüş, yaşanmış, hatta bu vahşeti anlatan pek çok kitap yazılmış, filmler yapılmıştır.
Bu açıdan bakıldığında TC tarihinin Kürdistan sayfası, kan sürek avı ormanıdır. Avcılar alabildiğine özgür, doğmamış çocuktan, henüz güneşe çıkmamış bebeğe, ihtiyarından genç kıza, delikanlıya kadar her yaştan insan vadedilmiş avdı.
Avcılar, 1925’de “Bicar bölgesi” dedikleri Diyarbakır, Bingöl, Muş hafzasını üs tutarak dalga dalga yayıldılar. Dönemin övünmesiyle Zîlan Deresini (Geliyê Zîlan) insan ölüleriyle doldurup, Dêrsim katliamı yaparak, kendilerince Kürdistan meselesini hallettiler. Günün deyimiyle Kürt sorununu çözdüler. Övünüyorlardı.
Çözücüler, övünüyolardı. Övündükleri insanlık suçu, soykırımdı.
Ama onlar, günümüz dinci Kemalistlerinin generallerini ödüllendirmesi gibi, birbirinin göğsüne övünç madalyaları takarak, insanlık suçu olan zaferlerini kutluyorlardı.
Oya Baydar, geçenlerde subay olan babasının eşyası arasında Dêrsim madalyası çıktığını üzüntü çekerek anlatıyordu.
Oya Baydar’ın insanlık adına duyduğu üzüntünün yanında, Kürt kanı damlayan eller, insanlık suçuyla kirlenmiş yüzler kimileri için yükselme trapleni, çocukları için de övünmeydi.
MİT’in şeflerinden Mehmet Eymür, babasını Dêrsim’de at üstünde gösteren fotoğrafını şeref madalyası niyetine yayımlıyordu.
1980’lerden itibaren bir kere daha savaşı kirletmişlerdi. Kürdistan yeniden Zîlan ve Dêrsim, ortalık sürek avı alanıydı. Yoldan geçene, maksat eğlence olsun niyetine nişan alınıyor, kaçırılıp vurulmuşun cesedini aramak, yasını tutmak suç sayılıyordu.
Kirli savaş kurulunda yer alıp sorumluluk üstlenenler Cumhurbaşkanı, Başbakan adayı oluyor, Bakan, milletvekili seçiliyorlardı.
Suç üstü yakalanan katiller, hırsız, soyguncu mafya şefleri, Türk mahkemelerinde öldürdükleri Kürt sayısını övünç madalyası niyetine sergiliyorlardı.
AKP, Mahsun Kırmızıgül’e yaptırdığı filmde, Kürt’ü oğlunu vuran, köyünü yakan subaya teşekkür eden duygusuz olarak gösterip, aşağılıyor, sonra “sürek avına son verdik” anlamında, “faili meçhul cinayetler dönemi kapandı” diyerek, yaşama hakkının tanındığını ağzında pelesenk ediyordu.
Oysa bu da yalandı. “Faili meçhul cinayetler aydınlanıyor” teranesi arasında geçmişin insanlık suçu, asit kuyuları temize çıkarılmış, savaş suçunun toplu mezarları örtülmüş, katiller aklanmış, hepsinin üstüne Roboskî katliamı eklenmişti.
Roboskî, Kürdistan’da yürütülen soyklırımların devamı, küçük çaplı Zîlan ve Dêrsim’di. Türklerin savaşarak kazandığı değil, İngilizlerin rastgele çizdiği sınır çizgisinin ötesinde, akrabaları yaşıyordu. Ama çizgi onları ayırmamıştı. Karşılıklı kız alıp veriyor, sürüleri birbirine karışıyor, ticaret ilişkileri herkes, oradaki Türkler tarafından da biliniyordu.
28 Aralık 2011 günü askeri kışlanın önünden geçip giden  kafilenin yolu, dönüşte kesilmiş, insanlar bir tek darbeye hedef olacak şekilde bir araya toplanmış ve savaş uçakları bomba yağdırmış, çoğu çocuk, 22 tanesi 20 yaşından küçük, toplam 34 kişi katledilmişti.
Katliam Kürt kaynaklarıyla dünya medyasındaydı. Ama Kürtleri sadece karalamak, suçlayıp aşağılamak için hatırlıyan Türk medyası suskundu. 12 saat boyunca, Başbakan’dan gelecek sebep ve sonuç talimatını beklemiş, sonra resmi görüş, “onlar zaten kaçakçıydı” savunması doğrultusunda yayınına başlamıştı.
Ortada, çoğu çocuk parçalanmış 34 tane masum insan, fakat Başbakan, zafer kazanmış gibi ordusunu kutluyordu. Katledilmişleri cezayı hak eden kaçakçı olarak gösteriyordu.
Oysa, “kaçakçılık” dediği, bir kaç gün öncesine kadar, onun dilinde meşru, “sınır ticareti”ydi. Suriye sınırını da ticarete açmıştı. Bütün bunları, hükümetinin hizmeti olarak sunuyordu.
Aynı Recep Tayyip, şimdi “kimse kaçakçılığı meşru göstermesin” diyor, alışılan kurnazlığıyla katliama toz kondurmuyordu. Hatta katledilenleri gerilla destekçisi olarak gösteriyor, öldürülmeyi hak ettiklerini ifade ederken, “o arazi mayınlı olduğu halde, dikkat ederseniz, hiç biri mayına basmıyor” diyordu.
İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ise katliama arka çıkarken, katledilenleri “dolap beygiri” ve gerilla figürü olarak niteliyor, “onlar figürandı, hayatlarını kaybetmişlerdir” diyordu.
Üç gün sonra yeni yıl başladığında Kürdistan’da yas, Türkistan’da şenlikti.
 Türk medyasının sokak eğlencelerini naklen yayımlaması, iki toplum arasında kırılma, bütün olarak kopmanın dönüm noktasıydı. Uyuyan Kürtler Zîlan ve Dêrsim’in devamı Roboskî ile uyandılar. Kendi ülkelerinde kuşatılmış düşmandı, onlar. Matemleri karşı tarafta sevinçti. Sırrı Sakık’ın oğlunun kaybıyla yaşadığı üzere baş sağlığı dileği de yoktu.
İslam olgusunu öne sürerek, hala “kardeş” diyenler de uykudan uyanmışlardı. Din kardeşliği, bir masaldı. Yolunda giderken, işi gücüyle uğraşırken öldürülmeleri serbest, ölüleri çiğnenen, gözden çıkarılmış düşmandı onlar.
Hangi din kardeşliği? Endonezya’dan Malezyaya, Afganistan’dan İran’a, Katar, Suudi Arabistan, Ürdün’den, TC’ye, Asya içlerine, Pakistan’a uzanan çizgilerde türlü-çeşitli İslam vardı. Her rejimin İslamı kendine, Kürtlerin dini rahman, vicdanın adalet terazisiydi. Kendi mezheplerine uygun (Şafii) namaza duran Kürtlere gaz bombaları, hangi kardeşlikle bağdaşıktı?..
Bu “kardeşlik” Roboskî katliamını faili meçhul yaptı. Tetikçiye emir iletenler madalyalandı…
Sırrı Sakık, “Roboskî Kürtlerin Küdüsüdür” diyordu. Çünkü uyuyanlar da uyandı.