Ne demiştik? “Adamlar işlerini biliyor” demiştik, kurnazlar, her biri sındırgıyı sıyırmış karaağaca mum dikmiş türünde uyanık vatandaşlar… Şeytana pabucunu ters giydirmek mi dersiniz, Ali’nin külahını Veli’ye, Veli’ninkini Ali’ye verip her birinin ardını çıplak koydurmaktan mı söz edersiniz, hepsi onlarda.

Biliyorsunuz, bunların yalanlarıyla, dümenleriyle, dubara atıp düşeş oynamalarıyla, sağ gösterip sol, sol gösterip sağ vurmalarıyla, sinekten yağ, domuzdan post çıkarmalarıyla Seyitlerin Seyid’i Seyid Rıza bile başa çıkamamıştır.
Ve şimdi onların torunları da, din kardeşleri de, günümüzün şeyhleri, seyitleri, dedeleri, melleleri de bu tek ayak üstünde her türlü tombalağın, tel üstünde bin bir perendenin atıldığı Türk siyasetinin sirk dünyasında gördükleri ve işittikleri karşısında ne edeceklerini dedeleri, neneleri gibi şaşırmıştır.
Evet, Kürt halkı eski Kürt halkı değildir. Kimse artık onun ağzına vurup lokmasını alamıyor, “2-4 nöbetine” alavere dalavereyle gönderemiyor… “Ali mekteplerinde” ensesine şamarı basıp, “başçavuşumun sillesi kavidir” dedirtemiyor.
Evet, artık onun, eğer çok “kıymetli bir şey” saymazsanız, devlet hariç her şeyleri var. Onlar siyasi, ekonomik, kültürel ve toplumsal yaşamlarını “devlet olmayan devlet” denebilecek bir örgütlenme sistemi içinde birleştirdiler: Yeniden dillerini öğrendiler. Kendi dillerinde romanlar, öyküler, şiirler yazdılar. Artık geri dönüşü mümkün olmayan demokratik ulus inşa sürecini yaşıyorlar.   
Ama onlar bir türlü hile, hurda, dalavere dünyasında ustalaşamadılar. Ne kadar “gözümüz açıldı“ derlerse desinler, ahlak düşkünlüğü denizinde yüzmeyi öğrenemediler, Bin yıllık acılı bu halkın yüzünde, en aldatıcı bahar güneşinde güller açmakta. Yüzlerine en iki yüzlü bir hilekarlıkla gülen herkese bir çocuk saflığı ile gülmekteler.
Gerçi bazan “kurnazlık” numaraları yapmıyor değiller. Ama bu “kurnazlık” üstlerinden akıyor. Kafalarına yatmayan bir şey karşısında, “suret-i haktan” görünmeyi bilmiyorlar. Türklerden önce Müslüman olmuşlar, ama Türkler gibi “takiyye”den nasiplerini almamışlar.
Şu meşhur “resmi görüşüm, samimi görüşüm” efsanesinin Osmanlı hilelerini öğrenmiş olmakla hiçbir ilgisi yok. Bu “kurnazlık” değil. Zulüm karşısında savunma. Zorbanın şerrinden korunma… Kendini gizleme. Öyle olduğu için, artık Kürdün “siyasi görüşünden” söz eden kalmadı. O artık “samimi görüşünü” her yerde, Ada’da, Ova’da, Dağ’da dobra dobra söylüyor.
Ancak, Kürdün Tilki’den öğreneceği bazı şeyler var.
Kümes sahibi bir gün Tilki’nin sinsi sinsi etrafta dolaştığını görmüş. Ona “Tilki kardeş, bir yanaş da diyeceğim var” demiş. Tilki şüpheci. Kurnaz. “Ne diyeceksen oradan de” diye yanıtlamış. Kümes sahibi “kümesin horozu sizlere ömür, acaba yeni bir horoz alana kadar kümesteki tavuklara göz kulak olur musun diyecektim” deyince, Tilki başlamış ağlamaya, iki elini dizlerine vura vura hıçkırıklar arasında, “ah sevgili efendim, sen ne dedin de ben yapmadım” demiş.
Eh, yazı uzadı. Demek istediğim şu: Başbakan sabahtan akşama kadar, Kürdün sinir uçlarıyla oynayarak şöyle diyor: “Müzakerenin amacı teröristleri silahsızlandırmaktır.”
Kürt insanı kızıyor, öfkeleniyor, “en sonda olanı en başa koymak samimiyetsizliktir” diye itiraz ediyor. Haklı olarak “çözüm olmadan silah bırakmak, teslim olmaktır” diyor.   
Eğer Kürt insanının yerinde bizim şu “sevinçten ağlayan, numaradan dizlerini döven, ‘sen ne dedin de ben yapmadım’ diye inim inleyen” tilki olsaydı, bu durumda ne derdi?
Şöyle derdi: Sekterlik yapmayalım, barışçı olalım, risk alan Erdoğan’ı zora sokmayalım; “Çözüm olmazsa asla ve kat’a silah bırakmayız” demek yanlıştır, “çözüm olunca vallahi de, billahi de, Allah, kitap, mushaf adına silah bırakacağız” demek doğrudur…
Kürt kardeşimiz bize diyecek ki; “yahu bu ikisi aynı kapıya çıkmıyor mu?”
Çıkıyor, çıkmasına da, tilki olsaydı, “bu ikisi aynı kapıya çıkıyor” da demezdi hiçbir zaman. “Silah bırakmıyoruz” kapısını kapattım, ‘silah bırakıyoruz’ kapısını açtım, daha ne istiyorsun benden, ey avcı” derdi…
İşte böyle… Size “barış dili kullanın” diyorlar ya, aslında tavsiye ettikleri “tilki” dilidir. Öyle de olsa, “dil, dildir” diyerek, Tilki dilini de bu dinsiz, imansız, kitapsız üç kağıtçılık dünyasında öğrenmek gerekir.
“Tilki” haline gelmemek koşuluyla…