
‘Şirin öğretmenim, sizi çok seviyordum. Sizin öldüğünüzü duyunca çok üzüldüm."
Böyle yazmıştı bir çocuk, barış çağrısı uğruna hayatını kaybetmiş öğretmenine. Kiminin öğretmeni, kiminin evladı, kiminin arkadaşıydı. Şirin, benim uzaktaki yakınımdı.
Ankara'da yaşanan bombalı saldırıyla birçok ilki yaşadım aynı anda: İlk kez Kürdistan'ın acı günlerini memleketimde yaşadım; ilk kez empati kurmadan, yaşayarak üzüldüm.
Ne yapmalıydım, bilemiyordum. Bir süre haberleri okumamayı, önce olayın şokunu atlatıp kötüyü sindirmeyi planlamıştım. Planlı acı mı olurmuş!
Dakikalar sonra kardeşim aradı: "Seni arayıp aramamakta kararsızdım ama bilmen gerekiyor diye düşündüm. Şirin abla öldü..."
Şirin'i gözümün önüne getirdim. Ne kadar hayat doluydu. Ne kadar sevecendi.
Evlenmesini çok isteyen ailesine hayat duruşuyla cevap vermişti. İnsanları, doğayı, mesleğini sevdi ve bununla da yetindi. Bu yüzden tek bir insanın sevgisine ihtiyaç duymadı. Teyzem, taziye evine gelenlere, "Me Şirinê xwe bi bûk kir" (Şirin'imizi gelin ettik) diyordu. Tabutun üzerindeki duvak ile kadınların Şirin'e bakışı ne kadar duygusal. Onun bir hayat arkadaşının olmaması bir eksiklikti, onlara göre.
Ne zorluklarla okutmuştu annesi...
Öğretmen olmuştu. İdeali de anadili Kürtçe'de eğitim vermekti. İstanbul Kürt Enstitüsü'ndeki ilk eğitim gününe 4 gün kalmıştı.
Sami Tan Şirin'i anlatırken, "otantik, yöre Kürtçesi konuşurdu" dediğinde, özünü ne kadar benimsediğini anladım. Konya Kürtlerinin Kürtçesi, Ankara'da okuyan İstanbul'da yaşayan öğretmenin de kişiliğine karakteristik bir anlam katmıştı.
Asimilasyona direnen bir yaşam
Kuzenim Dîlan'a, "Bana Şirin'i anlat" dedim. Onu başkalarına anlatmak istiyordum çünkü.
Adı gibi olan, örnek bir öğretmendi. Çünkü Orta Anadolu'ya yüzyıllar önce gelmiş bir göçmen köyünde büyümüştü. Asimilasyona direnerek toplum yaşamına entegre oldu. Zorluklarla okudu. Şirin'i başkalarından dinleyince, herkesin onun farklı bir yanını tanıdığını gördüm. Tüm özellikleriyle ne kadar da güzel bir insanmış.
Eyleme birlikte gittiği arkadaşı Çiğdem'le heyecanını paylaşmış. Ondan kendisiyle İstanbul'a gelip ilk eğitim gününde yanında olmasını istemiş. Olay yerinde son konuşmaların bunun üzerine olduğunu bilmek, katliama farklı bir açıdan bakmama neden oluyor: Mutluluğunu paylaşan iki arkadaşın sohbetini, canını almakla sonlandıran bir devlet...
O devlet ki, hayallerin gerçekleştirilmesine engel oluyor, kimin öleceğine karar veriyordu.
Köyüme şehit cenazesi geldi, ilk defa. Özgürlük savaşçıların dahi cenazeleri gelmemişken, böyle bir cenaze, Karacadağ'a çok yabancıydı. Halk tek ses, tek yürekle hem ağlıyor hem de öfke sloganları atıyordu. Karacadağ ilk kez bu denli içten slogan attı.
'Karacadağ böyle bir cenaze görmedi'
İlk kez, "Jin, jiyan, azadî" sloganı eşliğinde kadın, erkek birlikte yürüyüp barış şehidini sahipleniyordu.
Kadınların taziye evinde siyaset konuşmalarına ilk kez tanık olundu. Kadınların isyanı, erkeklerin öfkesi adeta bir ayaklanma olmuştu. Özgürlük mücadelesinin ilk adımları gibiydi.
Anneannemin, "Karacadağ böyle bir kalabalık, böyle bir cenaze görmedi. Bu nasıl bir devlettir, bize bu acıyı yaşatıyor" diyordu. Çünkü ben her zaman, "Orta Anadolu Kürtleri üzerindeki baskının kamufle edildiğine, bu yüzden halkın travma yaşamadığı sürece Kürdistan'da yaşanan olaylara en fazla empatiyle yaklaşacağını" düşündüm. Kürt annelerin tek yürek olduğu şehit evladının acısına, artık Orta Anadolu'nun anneleri de dahil ediliyor.
Acının bu boyutunu yaşayan halkın sandığa ne duygularla gideceğini tahmin edebiliyorum. Sandıkların kurulduğu yeri sloganlarla geçip cenazeye yürüyen halk, seçim gününde Şirin'i anımsayacak.
Kuzenim Dîlan ile Şirin hakkında konuştuğumda, onun için söylediği bir söz, bana bin duyguyu bir anda yaşattı: "Dünya onun eviydi."