65'lerden sonra kabaran devrimci/sosyalist mücadelenin 71'lerde Cuntayla kesintiye uğradığı bilinir. 74'ten sonra ise Türkiye'de ve Kürdistan'da "yenilgiye" rağmen tarihinin en yaygın devrimci dalgasına tanık olduk. O dalganın hem nedeni hem de sonucuyduk, o dalga bizi biz o dalgayı şekillendirdi. 74-80 dönemindeki nicel ve nitel birikimin heba edilmesi bir yana, yenilginin teorik, pratik nedenleri üzerinde yüzleşmenin yapılamadığı, yapılmaya çalışılanların ise, "muhasebeden" çok devrimden vergi kaçırmak olduğudur. Öte yandan seçimler ve barajın aşılması, tarihin ve siyasetin hatıra beyanlarına indirgendiği bu travmayla başederek iyileşmek için de tarihi bir fırsattır.
12 Eylül'den bu yana 35 yıl geçti. Sürece dair yaygın değerlendirmelerden biri, "12 Eylül'ün toplumu apolitikleştirdiğine" dair, bir yanıyla doğru ama bir başka yanıyla 12 Eylül sonrasının "şehir efsanesidir..." Bu toptancı cümle, yenilginin "bizler"den kaynaklanan nedenlerini görmediği ve sadece Cunta'ya bağladığı için sorunludur. Ama daha da önemlsi bu cümle, "ezen ulus devrimcilerini" merkeze koyarak Kürtlerin "bizler"den farklı tezahür eden hakikatini ıskaladığı için sorunludur. Çünkü, 1984'ten sonra başlayan ve 90'lardan itibaren serhildanlarla "korkunun korkusuzluğa dönüştüğü" süreç, Kürt tarihinin en kitlesel ve en politik kalkışmasıdır. Sosyalistler, 1990'lardan sonra küçük ölçekli yeniden toparlanma işaretlerini de değerlendirilemezken; her birlik süreci hayattan, birbirimizden yeniden zarar ettiğimiz "birlik travması" olarak sonuçlanırken; bir imkan olan ÖDP projesi kişisel ve grupsal kaprislere, garezlere kurban edilirken; böylece sosyalistler, teoride ve pratikte ne varsa tüketip, kitlelerden ve kadrolardan zarar ederek dibe vururken, Kürt hareketi yeni bir başlangıcı yapma ve bunu bugüne kadar getirme marifeti gösterdi.
Bu kısa yakın tarih gezintisi, seçimlerin ve barajın aşılmasının nasıl bir ihtimaller içerdiğini de konuşmamızı mümkün kılıyor. Gelinen noktada, "seçimler", "oy" ve "baraj" sözcükleri tek tek ve toplu olarak sosyalist edebiyattaki klasik anlamlarının çok ötesinde bir anlama sahiptir. Seçimler, değişik kümelerin sadece birbirleriyle değil, kitlelerle de yeniden tanışmasının zemini olduğu için kıymetldir. Barajın aşılması, 90'lardan sonra gizli ve açık olarak biriktirilen her şeyin patlayarak, 74-80 dönemi gibi olmasa da büyük bir kitleselleşme dalgasını mümkün kılabilir. Mesele, bu dalgayla nasıl ilişki kurulacağı ve yeni bir şımarıklığa yol açmadan nasıl örgütleneceğidir. Bu dalganın tarihen ve "siyaseten" zamanını doldurmuş ama sosyolojik birer "fenomen" olarak varlığını sürdüren kolektifleri de yeniden biçimlendirme ihtimali büyüktür. Ne var ki, kitleler tarafından biçimlendirme değil salt kitleleri bilinçlendirme ve biçimlendirme geleneğinin, ('dışarıdan biçim götürme', ve 'toplum mühendisliği') bu yeni dalgayı heba etmesi de bir başka ihtimaldir.
Seçimler bir yolculuksa; barajın geçilmesi ise tünelin ucundaki ışığın görülmesidir. HDP ve HDK açısından, mesele, tünelden çıkan aracın ve yolcuların nereye evrileceğidir. Tüm yapısal sorunlarına karşın sürecin asal öznesi HDK-HDP'nin de barajın aşılmasıyla artık eskisi gibi olmayacağı, olmaması gerektiğidir. Tüm bunlar, yakına bakarken uzağı, uzağa bakarken yakını görememekle malul bizim mahallenin, hem ân'ı ve yakını, hem de uzağı ve süreci görerek konumlanma becerisine de bağlıdır.
Amerikalı gazeteci John Reed, 1917 Devrimi'ni gün gün izleyerek "Dünyayı Sarsan On Gün" kitabını yazmıştı. Benzetmek gibi olmasın ama, önümüzdeki günlerin "memleketi sarsan yedi gün" olma ihtimali büyüktür. Bunu başarmak ise, kalan yedi günde yedi yeni bir hamle yaparak sokaklarda biriktirdiklerimizi sandığa taşımamıza bağlıdır.