Dramanın kuralıdır; olaylar gelişmeden önce karakterler arasındaki çatışma noktaları, merak uyandıracak unsurlar, düğümler hikâyenin başında izleyicinin önüne serilir. Finale kadar merak giderilecek, çatışmalar çözülecek ve karakterler başta nasıllarsa sonda da kendi tıynetlerine uygun bir dönüşümle hikâyeye katkıda bulunacaklardır. 

Gerçek olanla oyun arasındaki farkı aradan kaldıran bu kural, bazen kafamıza fena kakılır. Misal daha yeni canlı canlı izlediğimiz Çağlayan Adliyesi’ndeki eylem. Hikâyedeki karakterlerden biri başrol: Can Dündar. Suç sayılan ifşaat ise bu devletin yediği herzeleri yani bir tür malumun ilamını haber yapmak. Aldıkları ceza bir yana kana doyamayan ve bu drama güçlü bir final sunmak isteyen tetikçiyi ise hepimiz tanıyoruz. Tetiği çekenle azmettiren arasındaki ilişkiyi Hrant Dink cinayetinde de gördük, Tahir Elçi’de de…

Nasıl olduğunu anlatmayayım, dediğim gibi hepsi gözümüzün önünde cereyan etti. Biz zavallı seyirciler bu kötü kurgulanmış dramın alkışlayıcısı ve hayret/dehşet içinde izleyenleri olarak ikiye ayrıldık gene. Adalet Sarayı denilen ve insan daha derken, dediğinden utanan bir binanın polis ordusuyla korunan kapısının önünde oluyor eylem. Can’ı koruyan ise karısı ve bir milletvekili. Peh peh! 

Tahir Elçi’yi herkesin gözü önünde öldürenlere karşı polisin ateşle karşılık verdiğini ama nedense o silahlardan çıkan hiçbir kurşunun hedefe ulaşmadığını, ağır çekimde defalarca izlediğimiz o görüntülerde atılan kurşunların birinin bile yerini bulmadığını hatta duvarda bir delik bile açmadığını da gördü bu gözler. Demek ki tetikçiler de ikiye ayrılıyor diye düşünüyor insan: Öldürmek için silah kullananlar ile gösteri amaçlı kullananlar… Adliye’de izlediğimiz gösteriyi hatırlayın: Adamın biri Can’ın karşısına çıkıyor, istese kalbine isabet ettirecekken, yere doğru iki el ateş ediyor, Can Dündar zıplayıp kaçmasa isabet edecek evet ama adam da zaten öldürmek üzerine kalkışmıyor, gayet vakur bir şekilde Dilek Dündar’a ve o milletvekiline teslim oluyor. Zaten Dilek Dündar “ne yapıyorsun sen” diye yakasına yapışana kadar sivil/resmi polisler kılını kıpırdatmıyor, sonra “yat yere”, “ellerini kaldır” vs vs…

Burada asıl soru şu; bu tetikçi yetiştirme çiftlikleri nerede ve biz Mit, valilik, emniyet, derin devlet, padişah ve tebaası, kanla duş almayı hayal eden mafya babasından mürekkep bir orduya karşı kendimizi nasıl koruyacağız? Her birimiz karımız ve/veya kocalarımızın korumalığında sokakta dolaşamayacağımıza göre canımızı kime emanet edeceğiz? Tahir Elçi’yi kötü bir müsamere örneğiyle katledenlerin hesabı sorulmayacak, o dava da uzayıp, uzayıp unutturulacak  da; “Sesinizi kısın ve ortalıkta fazla gözükmeyin. Vatandaş, hâkimler kadar anlayışlı davranmayabilir…’

‘Rus dölleri bile yapmadı Can Dündar’ın yaptığını. Vatana ihanet hiç bu kadar sıradanlaşmamıştı. O TIR’ları durduranların yanına tıkılmalık bunlar. Gazeteci kisvesi kurtarmaz…’ diyerek sırtını devlete dayayan, her an alnımızın ortasına ya da sırtımıza bir kurşunla bizi ortadan kaldırma hakkı elde edenlere karşı nasıl mücadele edeceğiz? Mecliste Garo’yu “Ermeni piçi” diye linç etmeye çalışanlarla, adliye önündeki tetikçi arasında hiçbir fark yok ki. İster gösteri olsun ister cana kasteden eylem, bu tetikçiler her an her yerde karşımıza çıkabilir, bunu biliyoruz. Velhasıl durum(umuz) vahim, gerçekten çok vahim!