33 gencin yaşamını yitirdiği Pirsûs (Suruç) Katliamı üzerinden 3 yıl geçti. AKP, MİT ve DAİŞ ortaklığının bir kez daha ortaya çıkmaması için katliam unutturulmak isteniyor.
Riha'nın (Urfa) Pirsûs (Suruç) ilçesinde 20 Temmuz 2015 tarihinde Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyelerine yönelik, DAİŞ çetesinin saldırısının üzerinden üç yıl geçti. Kobanê'ye oyuncak ve insani yardım malzemeleri götürmek isteyen 300 kişinin gerçekleştirdiği basın açıklaması sırasında meydana gelen DAİŞ'in canlı bomba saldırısı sonucu, 33 kişi yaşamını yitirmiş, 100'ü aşkın kişi yaralanmıştı. Katliam ile ilgili açılan soruşturmada üç yılda hiçbir ilerleme kaydedilmedi. 33 kişinin yaşamını yitirdiği saldırının yıl dönümünde, Ankara Valiliği, katliama ilişkin düzenlenecek anmaları da yasakladı.
Katliamdan sağ kurtulan Mehmet Lütfü Özdemir, Dr. Çağla Seven ve Sinem Kılıç ile katliamı ve sonrasını konuştuk.
Düş yolcuları ölümsüzleşti
Mehmet Lütfü Özdemir, Pirsus Katliamı’nda yaşamını yitiren Polen Ünlü'nün annesi Şennur Ünlü'nün mahkemede söylediği 'Adalet başucunuzda bulunan raflardaki kitaplarda değil, vicdanlarda olur' sözüyle, anlatımına başlamak istediğini belirtiyor. Özdemir, 20 Temmuz'u şöyle anlatıyor: "Şennur Ana, kızı Polen'in acısına dayamayıp, Nisan 2018'de geçirdiği kalp krizi sonucu aramızdan ayrıldı. 2015 yılında benim gibi Gezi eylemlerine katılan insanlarla birlikte, Kobanê'ye doğru yola çıkmıştık. Türkiye'de barış ve demokrasi isteyen bizler, Rojava'da insanlık değerlerini korumak için DAİŞ çeteleri ile mücadele edenlerle ve savaştan etkilenen insanlarla dayanışmak için bir köprü olmayı amaçlıyorduk. Kobanê'ye ağaç dikmeye, çocuklara oyuncak götürmeye, çocuk parkı yapmaya ve kütüphane kurmaya giden 318 kişi 20 Temmuz 2015 günü 19 şehirden Suruç'a, Amara Kültür Merkezi'ne geldi. Emniyet birimleri 318 kişiyi yola çıktıkları şehirlerden başlayarak takibe aldı.
Bu köprüyü kurmamız, Urfa'da, sınıra 44 kilometre uzaklıkta olan Suruç ilçesinde engellendi. 20 Temmuz 2015 günü öğlen saat 12'de, Amara Kültür Merkezi önünde basın açıklaması yapan insanları fotoğraflarken, birkaç metre önümdeki kalabalığın tam ortasında bir bomba patladı. 33 Düş Yolcusu ölümsüzleşirken yüzlerce Düş Yolcusu yaralandı."
DAİŞ’e değil düş yolcularına karşı önlem alındı
Mehmet Lütfi Özdemir, Pirsus Katliamı'nın üzerinden üç yıl geçmiş olmasına rağmen hala aydınlatılmadığını da belirtiyor. Özdemir, “Urfa ve Suruç polisine 3 gün öncesinden ‘canlı bomba saldırısı' olabilir şeklinde istihbarat gitmesine ve canlı bombanın ailesi, canlı bombacıyı 'DAİŞ'e katıldı' diyerek çok önceden ihbar etmesine rağmen polisin 40 çevik kuvvet, 2 TOMA ve Shortland araçları ile canlı bombacıya karşı önlem almak yerine insani yardım amaçlı Suruç'a gelen 318 kişiye karşı önlem aldığı”nın altını çizdi.
‘Polis yaralıların üzerine gaz sıktı’
Özdemir, "Emniyet, istihbarat almasına rağmen canlı bomba saldırısını önlemedi! Suruç emniyeti, katliamda paramparça olmuş insanlar yerde kanlar içinde yatarken geride sağ kurtulan insanlara saldırıp yaralıların hastanelere taşınmasını engelledi. Yaralılara yardım etmeye gelen halkın ve yine katliamdan yaralı kurtulan insanların üzerine gaz sıkıp, TOMA’ları çalıştırıp yüzlerine güldü ve silah çekti" dedi.
Aydınlatılırsa AKP-MİT-DAİŞ ortaklığı belgelenir
"Suruç'ta çoğu gencecik olan 33 insan, DAİŞ tarafından düzenlenen saldırıda katledildi" diyen Özdemir, şöyle devam ediyor: "Yüzlerce insan yaralandı. Bunu hem o saldırıdan yaralı kurtulmuş biri olarak, hem de adalet arayan biri olarak söylüyorum; Suruç Katliamı davası gerçekten bağımsız ve adil bir şekilde sonuçlanırsa eğer, AKP, MİT ve DAİŞ ortaklığı belgelenmiş olacaktır. Suruç için adaletin yerine getirilmesi Ankara Katliamı başta olmak üzere tüm katliamların aydınlatılabileceği anlamını da taşıyor. Belki de Erdoğan'ın 'Lahey'de Uluslararası Adalet Divanı'nda yargılanmasının yolunu açacak davalardan biri ve en önemlisi 'Suruç Katliamı Davası'dır."
DAİŞ ortaklığını gizleme kararı
Suruç Katliamı'nın ilk duruşmasının 4 Mayıs 2017'de Hilvan'da bulunan Cezaevi Kampüsü'nde, asker kontrolünde gerçekleştiğini ifade eden Özdemir, "Katliamdan 21 ay sonra gerçekleşen ilk duruşma sanıksız yapıldı. Bugüne kadar 5 defa savcısı değiştirilen Suruç Katliamı'ndan hemen sonra alınan gizlilik kararı 21 ay boyunca uygulandı. Dosyadaki gizlilik kararı bir anlamda devlet ve DAİŞ ortaklığını gizleme kararıydı. Bu yüzden ilk duruşmada iddianame okunmadı. Geçen yıl yayınlanan Suruç Katliamı'na ilişkin ilk müfettiş raporlarına göre, intihar saldırganı DAİŞ'li Abdurrahman Alagöz, emniyet istihbaratın takibindeydi. Bir saldırı düzenleyebileceği biliniyordu. İddiaya göre bu bilgi MİT'e verilmedi. Ayrıca bir MİT elemanı, Suruç'taki patlamadan kısa bir süre önce Urfa'daki ünitesini arayıp Suruç'ta bomba patlatılacağı bilgisini verdi. Ancak tüm bunlara rağmen gerekli önlemler alınmadı ve intihar saldırısı gerçekleşti" dedi.
Unutturmak istiyorlar
Katliamın beşinci duruşması, 29 Mayıs'ta yine Riha’nın Curnê Reş (Hilvan) ilçesindeki T Tipi Cezaevi kampüsü salonunda görüldü. Duruşmaya ilişkin şunları belirtiyor Özdemir: "Suruç Katliamı'nın tek tutuklu sanığı Yakup Şahin, duruşmaya yine getirilmedi. Mahkeme Başkanı sanığa 'Oradan mı katılmak istiyorsun buraya mı gelmek istiyorsun' diyerek adaletin iktidardan yana olduğunu ve kimleri koruduğunu tekrar tekrar gözler önüne serdi. Çok sayıda müşteki ve mağdur avukatlarının hazır bulunduğu duruşmada mahkeme heyeti, davaya müdahil olan avukatların dosyaya ilişkin görüş ve önerilerini dinledi. Davada 2 tutuksuz polis görevi ihmalden yargılanırken, tutuklu yargılanan tek sanık Yakup Şahin, Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla katıldığı duruşmada, adalete güvenmediği gerekçesiyle susma hakkını kullandığını belirtti. Mahkeme heyeti, dosyadaki eksikliklerin giderilmesine tutuklu sanığın tutukluğunun devamına karar vererek duruşmayı 28 Ağustos'a erteledi. Üzerinden üç yıl geçen katliamın davasına bakan avukatlardan Gülhan Kaya, 'Soruşturma nasıl büyük bir ciddiyetsizlikle başladıysa yargılama süreci de aynı ciddiyetsizlikle devam ediyor' dedi. Avukat Sevda Çelik Özbingöl ise, dosyanın sanıksız ve failsiz bırakılmak istendiğini söyledi."
Her türlü engellemeler yapılıyor
Suruç aileleri, yaralılar ve tanıklar bin bir zorluklarla gittikleri Hilvan'da sorumluların yargılanması için her duruşmada hazır bulunuyor. Mahkeme salonunda duruşmayı takip edenlerin arasına askerlerin konulması ise aileler ve yaraların üzerinde psikolojik baskı yaratarak duruşmaları işkenceye çeviriyor. Duruşmayı takip edenlerin mahkeme çıkışında basın açıklaması yapması ve yine duruşmayı takip etmek isteyen gazetecilerin haber yapması da engellenmeye devam ediliyor.
Pirsûs’tan sonra katliamın araştırılması için Meclis’e verilen önerge AKP ve MHP milletvekilleri tarafından reddedildi. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu ise, 'Kendini patlatan bombacıların yakaladığını ve adalete teslim edildi' demişti.
Önümüzdeki ay yine Hilvan'da 6. duruşması gerçekleşecek mahkemenin heyeti yargılamayı ciddiyetten uzak bir şekilde sürdürmekte ısrarcı davranıyor. Ayrıca mahkeme, hiç yol kat etmediği bir davada yaralıların müdahillik taleplerinin reddederek yaralılara, 'Sen ne gibi zarar gördün' şeklinde sorular yöneltip yarası hala taze olan insanları azarlamakla meşgul. Suruç avukatları Özlem Gümüştaş ve Sezin Uçar'ın tutukluluğu ise sürüyor.
Sorumlular ödüllendiriliyor
M. Lütfi Özdemir, hukuki süreci ve sonrasını şöyle konuştu: "Saldırıdan bir ay kadar önce, 16 Haziran'da Suruç Emniyet Müdürlüğü'ne bombacı hakkındaki 'terör nitelikli aranan şahıs' kaydının ulaştığı ortaya çıkmıştı. Buna rağmen intihar bombacısına karşı bir önlem alınmadı. Emniyet güçleri, bunun yerine Kobanê halkıyla dayanışmak için ellerinde oyuncaklar ve fidanlarla Suruç'a gelen 318 insana karşı önlem alarak katliama zemin hazırladı. Dönemin Suruç Emniyet Müdürü Mehmet Yapalıal'a ise 12 ay taksitle 7 bin 500 TL para cezası verildi.
Katliamın öncesi ve sonrasında gelişen tüm hukuksuzluklar görmezden gelindi. Davanın gizliliği ve uzun bir süre yargılanacak bir sanığın olmayışı davanın zamana yayılmasına ve unutulmasına zemin hazırladı. Suruç Katliamı'na ilişkin Ali Koçak ve Ahmet Oğuz Davarcı isimli iki polis hakkında Suruç Asliye Ceza Mahkemesi tarafından açılan davanın ilk duruşması 26 Mart'ta görüldü. 'Görevi kötüye kullanma ve ihmal' suçlamasıyla yargılanan Ali Koçak duruşmaya başka dosyadan tutuklu bulunduğu Kırşehir Cezaevi'nden SEGBİS ile bağlanırken, Ahmet Oğuz Davarcı ise katılmadı.
21 Eylül'e erteledi
Mağdur avukatlarından Can Tombul, heyete sunulan Vekaletname listesinde isimleri geçen kişilerin davaya dahil edilmesini ve yargılanmanın genişletilmesini talep etti. 'Görevi kötüye kullanma' suçunun yanı sıra sanıkların 'Kasten öldürme ve yaralama' suçunu da işlemiş olduklarını düşündüklerini söyleyen Tombul, bu talep doğrultusunda sanıkların tutuklanmasını istedi.
Avukat Tuğçe Güllüdağ ise, savunmasında sadece sanıkların değil devletin de güvenlik açığı olduğu yönünde kanaat sahibi olduğunu belirtti. Avukatların savunması ve taleplerinin ardından heyet, Emniyet yetkilileri Rüştü Yılmaz, Abdurrahim Özdemir, Oykun İlgün, Tanju Gündüz, Cüneyt Şanlı, Süleyman Küçükkaya ve Mehmet Yapalıal'ın tanık sıfatıyla dinlenilmesi için adreslerine tebligat gönderilmesine, Mehmet Yapalıal hakkında yapılan yargılamadaki dosyanın örneğinin incelenmesine, sanığın beyan ettiği diğer illerin istihbarat şubelerinin Suruç Katliamı öncesi Adıyaman İl Emniyeti'nin gönderdiği yazı ile ilgili herhangi bir çalışma yapıp yapmadığı hususunda araştırma yapılması talebinin bir sonraki celse değerlendirilmesine, Urfa İstihbarat Şube Müdürü Rüştü Yılmaz'ın imzası bulunan EBYS yazılı 13 Haziran 2015 tarihli yazı evrakının değerlendirilmesinde gelen istihbarı büroların bu konuda bir araştırma yapmakla yükümlü olup olmadığına ilişkin bilgi verilmesine dair Urfa Emniyet Müdürlüğü'ne müzekkere yazılmasına karar verildi. Heyet, bir sonraki duruşmayı 21 Eylül tarihine erteledi.
Devlet geçmişiyle yüzleşmeyi reddediyor
Özdemir, Türkiye devletinin geçmişteki Ermeni, Zilan ve Dersim soykırımları ile yüzleşmediğini de belirterek, ”Hala bu soykırımları inkar eden bir politika yürütüyor. Roboskî, Amed, Suruç, Ankara, Antep, Cizre ve Sur katliamları Türkiye devletinin inkarcı ve soykırımcı tabiatının günümüzdeki örnekleridir. Dolayısıyla Suruç Katliamı'nın hesabının sorulması ve adalet için mücadele etmek, Türkiye'de savaş ve devlet eliyle oluşturulan terör politikalarına karşı durmak demektir. Diktatörlüğe karşı barış ve demokrasi için mücadele etmek demektir" diye konuştu.

Bizler için adalet...
Pirsûs’taki katliamda, hafızalarda kalan karelerden biri de, yerde yatan iki yaralı genç kadının, el ele tutuştukları o fotoğraf karesiydi. Fotoğraf karesinde yer alan kadınlardan biri Dr. Çağla Seven, diğeri ise Gökçe Çetin'di. Dr. Çağla Seven, Arnavutluk göçmeni olan 4 çocuklu bir ailenin kızı. İstanbul Tıp Fakültesi'ni bitirdi. Marmara Üniversitesi Pendik Araştırma ve Eğitim Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanlığı'nı kazandı. Daha önce çadır kentlerde gönüllü doktor olarak çalışmıştı. Saldırıda 100'ün üzerinde bilyenin bedenine isabet etmesiyle ağır yaralanmış, hastaneye vardığında solunumu durmuştu. Yapılan müdele geçirdiği zorlu ameliyatla hayata geri döndü ve hala vücuduna isabet eden bilyelerin yarattığı yaraları sarmaya çalışıyor.
"Rakamlarının anlatamadığı insanlardan biriyim. Böylesi bir katliamı sözcüklerle anlatmanın mümkünatı yok" diyen Çağla Seven, diyen Dr. Seven, o günden beri yaşadığı duygularını şöyle anlattı: "20 Temmuz 2015 günü, kapkara eller tarafından bu toprakların aydınlık insanların hayatları, bir saniyede paramparça edildi. Üç yıldır, yere düştüğüm andan, yoğun bakım ünitesine girene kadar… hasta odamdan ilk kez ayağa kalkabilene kadar… yeniden sokaklara çıkabilene… gazetelerden, mahkeme salonlarına…. sosyal medyadan, video belgesellerin kadar bizi ve bize yaşatılan bu vahşetin ve kalleşliği anlatmaya çalıştık. Anlatınca, sesimizi haklılığımız duyurunca, herkes her şeyi bilince, bunlar tekrar yaşanmaz sandık."
“Yan yana, ayakta kalabilmeye çalışarak bu mücadeleyi, ellimizden geldikçe vermeye çalışıyoruz” diyen Çağla, “Bazen yitirdiklerimize-kendimize borcumuz olduğu için, bazen başka türlü nasıl yaşanır bilemediğimizden, bazen nereye gidersek gidelim o bahçede kaybolduğumuzdan… olsa gerek. Katliamdan sonra Amara'yı ziyarete giden ailelerin ve geride kalanların, 'Bu bahçe, bu kadar küçük müydü' diye tarif ettikleri o kocaman acıyı her gün hissettiğimizden mi" diye belirtiyor.
"Oysa bu ülkede Suruç gibi legal-illegal güçlerin ortaklaşa gerçekleştirdikleri kötülükler herkesçe biliniyor" diyen Çağla Seven, Suruç ailelerinin yaşadıklarını şöyle anlatıyor: "Bir elinde sevdiği yakınının fotoğrafı, diğer elinde onun, savaş mağduru çocuklara götürmek için topladığı oyuncaklar. Cezaevinin içine hapsedilmiş bir mahkemenin yolunu arşınlamak kaldı yüreği yanık insanlara, ‘adalet talebi' diye. Oysa bizler için adalet; mahkeme salonunda figüran bir cihatçının yüzünü görmek değil. Tek istekleri suçluların, bu kara sayfada imzası olan herkesin yargı önüne çıkartıldığı günleri inşa edebilmek."

Katliamla eşdeğer soru!
Suruç katliamında annesi Ferdane Kılıç ile ağabeyi Nartan Kılıç'ı kaybeden, kendisi de yaralı kurtulan Sinem Kılıç ise, "Saldırıda yaralı kurtulan arkadaşlarımız ve ailelerimiz hakkında açılan davalar, gözaltılar ve tutuklamalar ile toplumun tamamına yakınında görülen ‘ne işiniz vardı?' sorusu yaşadığımız acıyla eşdeğerdir" diyor.
Kılıç, katliamda kaybettikleri yakınlarının üzerlerinden çıkan eşyaların ailelere geri verilmesi yönünde karar olmasına rağmen eşyaların ailelere teslim edilmediğini de vurguladı. "Katliam denince aklıma çok büyük bir gürültü ve yanmış et kokuları geliyor" diyen Kılıç, üç yıl önce yaşadığı o dehşet anına dair aklında kalanları şöyle belirtti: "O günü düşününce sanırım hayatımı tamamen değiştiren gün diyebilirim. O gün çok büyük bir gürültünün ardından bir süre hiçbir şey hissetmedim. Önceleri hiçbir şey duyamıyordum. Kokular beni çok rahatsız ediyordu. Aradan geçen üç yıla rağmen bu durum hiç değişmedi. Birçok kokuyu yanmış insan kokusuna benzetiyorum. O gün akşama kadar ve ondan sonra da aylarca aynı şeyi yaşadım. Önce küçük ses, sonra çok büyük bir gürültü ve unutmadığım o koku..."
"İlk 10 dakikadan sonra yerde annemin yattığını gördüm. O an ki duyguyu sanırım tanımlayamam" diyen Kılıç, bomba patlamadan az önce ağabeyi Nartan'ı kendisinden uzakta resim çekerken hatırladığını, "Nasıl olsa ona birşey olmaz" diye düşündüğünü ifade ediyor. Sinem Kılıç, "Katliamda sadece annemi ve abimi kaybetmedim. Kaybettiğimiz arkadaşlarımızın aileleriyle tanıştıktan sonra, onların hikayelerini dinledikçe onları daha yakından tanıyamamış olmanın pişmanlığını yaşıyorum" diye de ekliyor.
Bunca acı, haksızlık, sorumsuzluk ve hukuksuzlukla mücadele içinde hayatını nasıl devam ettirdiği sorusuna ise Sinem Kılıç, şu cevabı veriyor: "Kafkasya Kabardey İnşaat Mühendisliği'nden mezun oldum. Annem mezuniyetimi göremedi. Ayrıca kardeşim Nartan'la aramızda olan ve güldüğümüz şeylere onsuz gülmek çok acı vermeye başladı. Öyle ki babamla bile, birçok şeyi konuşmuyoruz. Sanırım bazen konuşmamak daha iyi. Anma günlerinde yaptığımız konuşmalarda birbirimizi dinliyoruz. Belki de babam içinden, ‘Sinem bu acıyla iyi baş etti' diyordur. Ben de içimden ‘Babam bu acıyla iyi baş etti' diyorum. Baş edebildik mi onu da bilmiyorum."