Kasım ENGİN
Geçtiğimiz hafta Kürt Dil Bayramı kutlandı. Bu öyle bir bayramdır ki, sadece bir güne sığmayacak kadar geniş ve derinliğe sahiptir. Kürt dil bayramı öyle bir bayram olmalıdır ki, yaşamın tüm sahalarında hem de yılın 365 günü 6 saatinde hem konuşarak anılsın hem de kutlansın. ”Varlığın evi dildir” demiş bir filozof. Başka biri de, ”Kendi dilini bilmeyen başka dil öğrenemez” demiş. Şair ise, ”Bir dilin kuvveti, yabancı olanı itmesi değil, onu yutmasıdır” diye ifade etmiş. Bir bilim insanı da, ”Dil, vücut dediğimiz geminin dümenidir” diye ekleme yapmış. Büyük insan Hz. Ali ise, ”Dili yabancı olanın kalbi doğru olmaz” demişken Platon, ”Düşünce dilden, dil düşünceden doğar” diyerek, insanın varoluşunun yoluna işaret etmiştir. Dilin, özelde anadilin önemine ilişkin birçok filozof, bilim insanı, sanatçı, siyasetçi, ermiş, hatta peygamberler en güzel sözleri sarfetmişlerdir. Ne var ki, söz konusu Kürtler oldu mu bunca güzel düşünceler onlar için geçersiz olmuş. Geçersiz olmanın da ötesinde yok hükmünde sayılarak, Kürtlerin diline karşı her türlü hakaret yapılmış ve halen de yapılmaktadır. Düşünce eğer dilden ve dilden de düşünce doğuyorsa, bu, Kürtler için yıllardır yok sayıldığı, yasaklandığı için hatta ağızlarına kilit vurulduğu için esasta düşüncelerine kilit vurulmuştur. Bu ise, kendisiyle birlikte çok büyük tahribatları getirmiştir. Felç olma tahribatını... Felçlik, insanı işlevsiz kılan bir hastalıktır. Söz konusu felçlik düşünceye kadar uzanmış ise orada bir toplumun tümü felç haline getirilmiş demektir. Nitekim, yüzyıldır Türklük ideolojisiyle bezenmişler, Kürtleri felç etmek için her şeyi yaptılar, yapmaya devam ediyorlar. Bu felç etmenin özü, bir halkı kırıma uğratmaktır. Bir toplumu felç etmek, soyunu kurutmak istiyorsanız o toplumu içerisine doğduğu dilden koparın. Göreceksiniz ki zamanla -hem de çok az zamanda- o toplum yok olmayla baş başa kalmıştır. Kürtler, İttihat ve Terakki’cilerin milliyetçi-faşist Türkçülük teorileriyle henüz 1916 yıllarında kurulan İlmiye Encümiye kurumlarıyla yok sayıldılar. Hem de Kürtçe diye bir dilin olmadığı iddia edilerek, Kürtçe denilen dilin esasta bozulmuş bir Türkçe olduğu da eklenerek. H atta Kürtlerin Türk oldukları, Kürt diye bir milletin olmadığı bir de bilimsel(!) araştırmalarla ‘ispatlanarak!’ İttihat ve Terakki çizgisini Mustafa Kemal Atatürk 1925 yılının Eylül ayında Kürtleri yok sayma, fiziki ve kültürel soykırımdan geçirme amacıyla geliştirilen “Şark Islahat Planı”yla daha da ileriye taşıdı. Öyle ki, sarf edilen her Kürtçe kelime için insanlara para cezaları verildi. Bunlar yetmedi, gece okulları açılarak yasaklanan Kürtçe yerine Türkçe öğretilmeye başlandı. Yetmedi, kız okulları açılarak, bir medeniyetin kadın eliyle fethedileceği söylenerek çocuk yaştaki Kürt kızları kız okullarına alınarak dilleri Türkçeleştirildiği gibi, ruhları ve kültürleri de Türkleştirilmek istendi. Giyim-kuşamları yasaklandı, başlarındaki poşu alınarak kafalarına zoraki kasket geçirmeleri istendi. Dahası yemekleri yasaklanarak kendi Türk yemekleri özümsetilmeye çalışıldı. Özcesi tümden bir halkın soykırım süzgecinden geçirilmesi hedeflendi. Ve bu hedefi önemli oranda başarmak üzereyken, kendi deyimleriyle Kürtleri “Milli Bütünleşme Projesi” ile hal etmişlerken, PKK diye bir oluşum çıktı ve bu projeyi bozdu. Sonuçlanmak üzere olan bir projeyi tersine çevirdi. Kürtçenin yasaklanması, sadece söz konusu yüzyıl önce olmuş bitmiş bir durum da değil kuşkusuz. Henüz 40 yıl önce bile 12 Eylül faşizmi “Kürtçe diye bir dilin olmadığını, karda yürürken kart-kurt seslerinden dolayı dağlarda yaşayan Türklerin kendilerine Kürt dediğini” ileri sürdü. Bunun için de asıllarını unutan Türkleri yeniden özüne döndürmek için Kürtçenin her yerde yasaklanması, dillerine ket vurulması, kılamlarının yasaklanması derken Kürt ve Kürtlükle alakalı ne varsa ortadan kaldırılması hedeflendi. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi kendilerince tam da başarı sağlamışken PKK denilen bir hareket çıktı ve bu milli uyumu bozdu, İttihat ve Terakki’cilerin devamı ve ardılları olanların planlarına çomak soktu. Halbuki az biraz kendi geçmişlerine dönseler, kendi Türkçü ideologlarını dinleseler, onların yazdıklarını kendilerine okusalar, bu kadar insanlıktan çıkmazlar. Örneğin zamanının en ilerici Türkçüsü olan Ziya Gökalp, "Psikologlara göre, duygu hayatımız asıldır, düşünce hayatımız ona aşılanmıştır. Ruhumuzun normal bir halde bulunabilmesi için, düşüncelerimizin duygularımıza tamamıyla uygun olması gerekir. Düşünceleri duygularına uymayan ve dayanmayan bir adam, ruh bakımından hastadır” demiştir. Kürtleri ve Kürt halkını hasta kılmak ve düşüncelerini duygulardan koparmak için her şeyi yaptılar. Düşünceye derinlik sağlayan dildir, dili yasaklanan toplum hasta olmaktan hem de ruhen hasta olmaktan kurtulamaz. ”Sosyoloji ispat ediyor ki, bu bağ terbiyede, kültürde, yani duygularda ortaklıktır. İnsan en samimi, en içten duygularını ilk terbiye zamanlarında alır. Taa beşikte iken, işittiği ninnilerle anadilinin etkisi altında kalır. Bundan dolayıdır ki, en çok sevdiğimiz dil, anadilimizdir. Ruhumuzu oluşturan bütün din, ahlak ve güzellik duygularımızı bu dil aracılığıyla almışız. Zaten ruhumuzun sosyal duyguları, bu din, ahlak ve güzellik duygularından ibaret değil midir? Bunları çocukluğumuzda hangi toplumdan almışsak sürekli o içinde daha büyük bir imkanla yaşamamız mümkün iken, toplumumuz içindeki fakirliği ona tercih ederiz. Çünkü dostlar içindeki bu fakirlik, yabancılar arasındaki o zenginlikten daha fazla bizi mutlu eder. Zevkimiz, vicdanımız, özleyişlerimiz, hep içinde yaşadığımız, terbiyesini aldığımız toplumdur.” Bu sözler de Türk milliyetçiliğin babası olan Ziya Gökalp’e aittir. Ne var ki, söz konusu Kürtler oldu mu, söylenen sözler geçerliliğini yitiriyor, anlamsızlaşıyor. Hatta söz konusu Kürtler oldu mu bırakalım anlamsızlaşması, yasaklanıyor. Yasaklanarak bir halk düşünemez kılınıp felç ediliyor, yok edilmesi yani soykırımdan geçirilmesi hedefleniyor. Halbuki aynı Türkçü milliyetçi; ”Oysa ki, hiçbir dile, objektif olarak, "diğer dillerden daha güzeldir" denilemez: Her dilin kendine özgü bir güzelliği vardır. Her millet, sübjektif olarak, kendi dilini daha güzel görür. Evet, Arapça güzel bir dildir, Farsça da güzel bir dildir. Fakat bu diller, en çok kendi milletlerine güzel görünür. Bizim için de en güzel görünen bizim dilimizdir. Kelimelerin, kiplerin, edatların, tamlamaların güzelliği, kendi dillerine oranladır” diyor. Sizin için en güzel diliniz olsun, ancak bizim için en güzel olan bizim dilimizdir. Çünkü bu dil bizi var ediyor, bizim ruhumuza uygun, coğrafyamızın rengini, seslerini kendi içerisinde barındırıyor. Gırtlağımız, ağıtlarımız, kılamlarımız, sevmelerimiz, hüzünlerimiz hep bu dile uygundur. Coğrafyanın tarihin çerçevesi olduğu söylenir. Bu coğrafya bizim tarihimizin çerçevesidir, tarihimiz biraz da dilimizle oluştuğu için, bu coğrafya biraz da dilimizdir. Dilimizdir bizi var eden. Varlığın evi dildir, derken söylemek istediğimiz de bu gerçekliğin ta kendisidir. Bu bağlamda, ”Bir milletin dili, kendisini cansız köklerinden değil, canlı kullanımlarından kurulan canlı bir organizmadır” denilmektedir. Başkan Apo; ”Kendi dilini yazdıramayan, kullanamayan bir halk toplumu hor görülmeye layıktır!...” demektedir. Devamında ise, ”Dilin kendisi bir toplumun kazandığı zihniyet, ahlak ve estetik duygu ve düşüncenin toplumsal birikimidir. Anlam ve duygunun bilince çıkmış, ifadeye kavuşmuş kimliksel, ansal varoluşudur. Dile kavuşan toplum, yaşamın güçlü gerekçesine sahip olmuş demektir. Dilin gelişkinlik düzeyi yaşamın gelişkinlik düzeyidir. Bir toplum ne kadar anadilini geliştirmişse o denli yaşam düzeyini geliştiriyor demektir. Ne kadar dilini yitirmeyle ve başka dillerin hegemonyası altına girmeyle karşılaşmışsa o denli sömürgeleşmiş, asimilasyona ve soykırıma uğramış demektir. Bu gerçekliği yaşayan toplumların zihniyet, ahlak ve estetikçe anlamlı bir yaşamları olmayacağı; trajik, hasta bir toplum olarak silininceye dek yaşamaya mahkûm kalacakları açıktır. Anlam, estetik ve ahlak yitimini yaşayan toplumların kurumsal değerleri ancak sömürgenlerin hammaddesi olarak işlenecekleri de bu açık olmanın bir gereğidir” demektedir. Nitekim yıllarca Kürtlerin dilleri, kültürleri sömürgecilerin hammaddesi olarak çok çirkin bir şekilde kullanılmıştır. Tüm kültürel değerlerine el konularak posa haline getirilmek istenmiştir. Bu durumu aştırtmak için neredeyse aralıksız 40 yıl boyunca ağır ve sert bir mücadele verilerek, yaşanan bu trajik durum durdurulabilmiştir. Bu da çok ağır bedeller ödeyerek yapılabilmiş, bu halkın en seçkin 40 bin evladı canını vermiştir. Bu halkın 4 binin üzerinde köyü yakıldığı gibi milyonlarcası ülkelerinden sürülmüşlerdir, 17 bin nur yüzlü insanı failleri belli olup “Faili Meçhul” olarak katledilmişlerdir. Ve daha nice acılar yaşandığını bu coğrafyada yaşayanlar bilir. Kürt Dil Bayramını kutlarken verilen bedellerin ne olduğunun bilinciyle, bu dili kendi bedenleriyle yeniden Anka Kuşu misali kendi küllerinden yaratanların önünde saygıyla eğilmenin bir yolunun, yaşamın her alanında bu güzel dili konuşmayla mümkün olacağının bilinciyle…Düşünce dilden, dil düşünceden doğar